30 Aralık 2010 Perşembe

2010 izlenimleri - 1

Son üç-dört gününde bile bana ders çalıştıran, kan kusturan, sabahlatan 2010... Beni büyüten, güçlendiren sonra da yaşlandıran 2010... Demek bitiyorsun şimdi.

Aralığın 30unda 2010 deyince şimdi 3 şey geliyor gözümün önüne hemen: başta tabii ki Berlin, sonra kağıtlar arasında kaybolmuş kafası karışık bir bünye ve hastaneler... Başlayalım bakalım istediğimiz sorudan.

Çinliler hayvanlarla adlandırırsa yılları ve ben de hani ille zorlamak bi nesne yakıştırmak istersem benim için kağıt yılıydı 2010. Ocakta başlayıp mart sonuna kadar süren kabul-vize-sigorta trafiği, nisandan sonra yerini okul kaydı, yurt kaydı, rathaus bürokrasisi, oturma izni, para verdin-form doldurdun paranı geri aldın, bitti mi sandın haydi şimdi bunnların hepsini bir kez de sondan başa yapalım koşturmacasına adandı ta ki ağustosun 15ine kadar. Sonrasında da geldin, hani belgen, hani schein'ın, hani damgan, al bu formu da doldur, yetmedi bunu da doldur, ders saydır, dilekçe ver, mail yaz bürokrasi bu kolay mı sandın çıldırması ile geldik ekim-kasıma. Bu sırada da Boğaziçi'nin "senior" anlayışıyla kesin olarak yüzleştik. Hiç kıllanmamışız niye senior diye Amerika'dan aparttık demiş geçmişiz. Halbuki gerçekten de bir junior'dan senior'a geçme sürecinden, ders yükünden saçların dökülmesinden, yer yer ağarmasından, yüzümüzün makalelere ya da bilgisayar ekranına yapışmasından, gözlerin 2 numara daha büyümesinden, kafeinin gittikçe etkisizleşmesinden kelli senior demişler bize. Bildiğiniz yaşlanmışız ruhen...

Berlin... Ne güzeldin sen Berlin... Ne de çok saydırmıştık sana oysa bahar-yaz bildiğimiz bize erguvan seyretme-yeşil erik yeme mevsiminde buz gibi soğuktun, sessiz içine kapanık ve depresiftin, mekaniktin bizim gözümüzde. Ama bizimdin sen ya! Özgürlüğümüzdün, kuralsızlığımızdın, başımıza buyrukluğumuzdun onca duvarlarına, sınırlarına rağmen. Yeniliktin, "akşam ne yiyeceğiz?"din, "yine mi tekno müzik?!"tin... Karnavaldın, festivaldin ve aynı zamanda bunalımdın nasıl oldu biz de anlamadık. Şimdi Almanlara, Berlinerlerine bile "Ben böyle kış böyle kar görmedim" dedirtecek kadar beyaz olmuşsun ya bize hep griydin. Amaaa çıldırtan kurallarına, hayatı zor ve dar etmene, monotonluğuna rağmen renkliydin bizim için, sevmiştik seni biz pek çok. Kıymetini de her güzel şey gibi bittikten sonra daha iyi anladığımızdın. Sen bizi istemesen de, "Hep böyle kal, hep bana yakın..." olur mu?

Büyüdük 2010da. Ben kendi adıma büyüdüm ama etrafım da aynı biliyorum. Erasmus'un öte yanından bakınca gerçek hayatı daha da yakınımızda gördük hepimiz. Gidip "yaban ellerde" aylarca kendi başına yaşamış, tek başına başının çaresine bakmış ve evet kaçınılmaz olarak yalnızlığa biraz daha fazla bağlanmış olarak geldiğimizde mutlu sondan sonrası soruldu hepimize, ama sesli ama sessizce... Büyüdük. Bugün en sesli olarak Foreign Policy dersimizin -Allahıma şükürler olsun ki!- son dersinde "Yahu Dışişleri diyorum yok diyorsunuz, akademi diyorum yok diyorsunuz, ne olacaaaanız siz büyüyünce evladım?" diyen pek sevgili hocamıza bakıp "Boşverin Hocam daha büyüyecek 6 ayımız var." dedik. Yalandı, çoktan büyümüştük. Ve büyümüş herkes gibi kafamız karışıktı.

Büyümek demişken es geçmemeli, ne de çok sözlenme, nişanlanma efendime söyleyeyim "niyetimiz ciddi" evresine geçen ilişki gördük, duyduk bu sene değil mi? Neler oluyor? Büyüdük tamam da abartmayalım yani. Gelmeyin benim üstüme böyle şeylerle. Korkuyorum anne...

Arkası yarın...
Spoiler: "Yaşlanmak"

12 Aralık 2010 Pazar

dar mekanlardan kaçmak

Kaçabilir miyiz dar mekanlardan? Bu dönem üstümüzden silindir gibi geçerken biraz zor, içimiz daraldı bir kere önce kendimizi ferahlatmak gerek. Biraz kendimize zaman ayırmak mesela, vazife gibi, saate baka baka kafa dağıtmak gibi değil ama. Hesapsız kitapsız, saate bakmadan, kafamızı kurcalayanları en aza indirmiş şekilde. Biz ferahlarsak biraz bu dar mekanlar da genişler, boğulmaktan kurtulur muyuz acaba?

Daha çok zaman var o güne değil mi? Yine saate tarihe baktığıma göre evet o hale gelmemize daha çok var. Bari şarkılar dinleyelim onlar açsın içimizi şimdilik...

"Gece gündüz bana birdir ah güzelim
Çünkü gözlerim hep kördür
Kanatsız kuş olmak zordur ah güzelim
Denize varmayan ırmak

Gör beni gör beni gör gel gözüm ol gör beni
Sar beni sar beni sar gökyüzüm ol
Uç beni uç beni uç yavru kuş ol uç beni
Geç beni geç beni geç kanadım ol

Bırak uyusun şu deniz kanatlarımın altında
Gel gezmelere gidelim biz bulutların asfaltında
Hiç yaşamamışız gibi olacak sonunda
Ben kendi yoluma gideceğim güneş kendi yoluna

...."

* Ezginin Günlüğü - Martı

11 Aralık 2010 Cumartesi

şaka

Politika, gündem vs. Hani biz bunları okuyoruz falan diye uzaktan çok ciddi işler peşindeyiz gibi mi görünüyoruz acaba? Aslında ortam o kadar laçka ki ciddi olmak isteyen az sayıda kişi de varsa ileri derecede sinir bozukluğundan mütevellit gülme krizleri geçiriyordur gizli gizli. Geri kalanımız boşverdik zaten bu dünyadan adaam olmaz, bizden de...

Geçen haftaki Wikileaks saçmalamalarından sonra buyrun size iki örnek daha. Şaka gibiyiz efem, aslında her şey şaka, her şey zaytung...

1) Thomas Friedman: "I’ve long had a soft spot for Turkey. I once even argued that if the European Union wouldn’t admit Turkey, we should invite Turkey to join Nafta."
Tek kişilik dev gösterinin devamı için buyrunuz:

2) Yumurtayla yatıp yumurtayla kalkıyoruz malum. Yumurtaların atılıp ziyan edilmesine kızan üretici kesimden sonra, onlar için o kadar kuluçkaya yatan tavuklardan da bir açıklama bekler bu halk...

8 Aralık 2010 Çarşamba

çocukluk işte

Bir çocukla oturup vakit geçirmeyeli epey olmuş, ders vermeye başlayınca anlamıştım bunu. Ailede pek yok, etraftakileri de görmezden gelmişim herhalde. Her derste vay be nereden nereye geldik biz ya hey gidi hey diyorum, nostalji yaşıyorum resmen.
Bir de derslerin kendisi var tabii bu durumun yanında. Dersimiz matematik... 1/3 ile 2/3 arasında da bir sayı olabileceğini söyledim bugün 5. sınıfa giden şirin mi şirin kızcağıza. "Bak bu kesri genişletirsen" dedim "arada başka sayılar olduğunu da görürsün, sayı doğrusundan da bakabilirsin veya...". Bana sanki şapkadan tavşan çıkarmışım gibi baktı.
1 ile 2 arasında bile sonsuz sayı olduğunu söylesem mi diye düşünürken o bakışları görünce vazgeçtim. Tuhaf matematik eğitimimizin yoktur dediği her şeyin bir sene sonra vardır olarak görmesine daha var. Daha okuyacağı uzun uzun yıllar var şimdiden okuldan, hayattan soğutmaya gerek yok. Kafası karışmasın, bilmesin mutlu kalsın...

Abileri ablaları gaz manyağı olurken belki de en iyisi bu...

26 Kasım 2010 Cuma

tık tık tık

Evet yazasım gelmiyor doğru... İçim sıkılıyor öyle sebepsiz, açtığım gibi kapatıyorum blogu bu aralar nedense. Affola.

Bayram buruktu efem, çok hem de... Hastaneler, bakımevleri derken iyi gelmedi bize, çok şey vurdu yüzümüze. Yıllar geçiyor dedi mesela, yaşlanıyorsun. Hadi sen yaşlan sorun değil ama etrafındakilerin yaşlanması pek öyle kolay olmuyor dedi. Biz de dinledik. Eskileri, eski günleri andık, hepsi de güzeldi.

Bu bayram bir kez daha nefret ettim içinde yaşadığımız zamandan. Sebepsiz... Eski bayram mendillerini özledim mesela, çocukken biriktirdiğim, hala bir köşede duran bez mendiller. Yanlış zamanda doğduğuma dair inancım had safhada yine ama gelir yoklar beni ara ara bakmayın siz.

Ardından da kabus gibi sınavlarla dolu bir hafta geldi. Bitse de gitsek artık. Bir lise son psikolojisi, duvarlardan taşma isteği, kağıtları fırlatıp atma isteği var hepimizde. Ders çalışmak her zamankinden de zor geliyor artık. Gündemin en çok konuşulan konusu, "hadi bitirdik peki mutlu sondan sonra ne olacak master mı iş mi?" sorunsalında master'ı tercih edenlere ermiş gözüyle bakıyorum uzun zamandır. Daha da çok okuma istekleri olması beni resmen dehşete düşürüyor. Tabii bu dehşeti "bu gidişle benden köy-kasaba olmaz" havası izliyor o ayrı bir yazı konusu. Her şeyden kaçma isteğimiz, bir gün çalışmadan emekli olam amacımız var ya, sanırım yaşımızdan çok ruhumuz yaşlanmış bizim.

Böyle işte...

"Küçük mutluluklar, çok eski hatıralar peşindeyiz..."

5 Kasım 2010 Cuma

OHA!

Polis protestocuları (!) çimlerede itelerken, kargaşada gördüğüm Ceyda aynen böyle dedi bugün. "OHA diyorum başka bir şey diyemiyorum" Kimse bir şey diyemiyor.

4. yılımdayım şu okulda ne önemli adamlar geldi gitti gördük, muhalif grupların onlara tepkisini gördük. Bir-iki pankart, birkaç da kimi zaman kıvrak zeka ürünü, gülümseten kimi zaman da sıradan ötesi slogan. Budur yani. Boğaziçi budur. Herkes özgürce söyler görüşünü, beğenirsin beğenmezsin, ama söyleme hakkına saygı gösterirsin. Öyle önemlidir ki bu hatta, okula ilk girdiğin zamanlar bu duruma alışmakta zorlanırken (eh o zamana kadar öyle yetiştirilmemişizdir malumunuz) aradan geçen zamanla bir bakarsın en katılmadığın görüşün bile dillendirilebilmesi gereğini savunur olmuşsun. O birbirine laf atan bildiriler hoşuna gitmeye başlar, bu ülkede başka yerde göremediğin bir rahatlıktır bu çünkü. İlk zamanlarında "hiç kimlik sorulmuyor güvende miyiz alooo?" derken zaman geçtikçe bu düzenin de rahatlık olduğuna inanırsın. Bırakın 40 yılda bir gelen polisi (sivili bol miktarda tabii onu da yemiyoruz merak etmesinler) kapıdaki güvenliğin kimliğini sorması bile rahatsız eder. Bizim topraklarımızdır orası çünkü. Boğaziçi -en azından verdiği his olarak- bizimdir, öğrencilerin öğretenlerindir. Ya da en azından öyleydi. Bugüne kadar...

Bugüne kadar Başbakan'dan çok daha önemli kişiler gelip gitmiştir dedik ama kimse görmedi bugün gibisini. 7-8 tane benim sayabildiğim çevik kuvvet otobüsü, bir o kadar polis minibüsü ve kim bilir kaç katı polis arabası... Neden? Kimin için? En fazla 40-50 kişi pankart açacak diye mi bu kadar eziyet? Haydi geldiler bir gün deriz polis fobimizi görmezden geliriz diyelim. Nereye geldiniz siz pardon? Yurt binalarına keskin nişancı koymak ne? Burun buruna durduğumuz çevik kuvvetin o silahları ne? O eller niye tetikte ikide bir? Ya o biber gazları ne? Gaz maskelerinizle gelmişsiniz pek tabii ileri görüşlüsünüzdür malum. Bizim maskemiz mi vardı biber gazımız mı silahımız mı? "Başbakan mı geliyormuş Cumhurbaşkanı mı?" diyordunuz ya hani, siz o kim olduğunu bile bilmediğiniz kişileri korurken bizi kim koruyacaktı sizden, bunu da düşünmüş müydünüz?

Bugün o meydandaki çoğu kişi sadece izlemeye gelmişti biliyor muydunuz? Siz kalkanlarınızla insanları ittirip kaktırıp biber gazı sıkmasaydınız üstlerine, bir avuçtu aslında eylem yapan. Sonra bütün meydan oldu birden, acaba neden? Hatta siz de eğleniyordunuz başta itiraf edin, geyik muhabbetlerinizin yanında bir çekirdekleriniz eksikti. Sonra birileri bir şeyler fısıldadı, yollayın bunları dedi herhalde. Siz de haklısınız tabii. Daha ne yaptığınızdan, kimi koruduğunuzdan bihabersiniz durup da "Neden?" diyecek haliniz yok ya!

Biz meydandaydık göremedik geri kalanını tabii. İyi ki görmemişiz. TB'yi basmak ne? İnsanları dersten çıkarmak (ders de yasak artık belki de), tartaklamak bir de orada çok sevgili biber gazını sıkmak ne? Ya kantini dağıtmak? Bir pankart mı battı size? Ne yazıyordu orada baktınız mı hiç? Bu mu battı size? "Ne sermaye ne devlet. İş ekmek adalet". Bu muydu alıp veremediğiniz. O "yakaladıklarınızı" "teslim ettiğinizi" iddia ettiğiniz adalet miydi dillendirilmesi sizi rahatsız eden? Ayna mı tutuldu adaletinize ne oldu? "Biz parasız eğitim pankartı açan liselilere işkence etmiş ülkeyiz, bu üniversitelilerin pankartını mı alaşağı edemeyeceğiz" diye mi düşündünüz yoksa?

Öğrenciler gidince nasıl da güzel oldu ortam değil mi? Hava mis, çimenler güzel, kedi köpek falan oh cennet. Öğrenciler olmasa ne güzel açardınız o laboratuvarları, okulları... Hatta okullar da olmasa ne güzel yönetirdiniz maarifi siz değil mi?

Sahi kimdiniz siz? Bir de bir Kadri Özçaldıran vardı bir aralar sahi ne oldu ona biliyor musunuz?



19 Ekim 2010 Salı

içinden tramvay geçen şarkı

Biraz havamızı dağıtalım dedim. Nedendir bilinmez içinden tramvay geçen şarkı'yı dinlerken buldum kendimi. Nasıl unutmuştum acaba? Aslında çok daha önce, benim Berlin'imden bahsederken anmalıydım onu da...

İçinden tramvay geçen şarkı, Berlin'deki masa başında, ödev başında harcadığım günlerimin eşlikçisi... Ortamın uygunluğuyla listeme dahil olmuş bir daha da çıkmamış bir kuple... Bana Berlin'i, Schlachtensee'yi, odamı, odamdan görünen ağaçları, ahşap duvarımın üstündeki kartları ve notları hatırlatıyor gözümü kapatınca...

Esasında ise -yıl konusunda ben internetin yalancısıyımdır ki- 1986 yılından bir Ferhan Şensoy ve Ortaoyuncular oyunu. Sadece bu videoyla bile Şeşen'lerdeki değişime hayret etme ve Hümeyra'yı sevme sebebi...

17 Ekim 2010 Pazar

devam...

Hala ölenler ve doğanlar geçiyor önümüzden... Hala allak bullağız...

Bir yanda da hesaplaşmalar var aslında, kendinle hesaplaşmak, etrafındakilerle hesaplaşmak... Bazı şeyleri gözden geçiriyor insan, sonra bir daha geçiriyor, sonra gece uyuyamıyor bir daha kuruyor hepsini. Yıkıyor, kuruyor, yıkıyor, kuruyor.. Eline bir şey geçmiyor tabii ama görüyor insan bazı şeyleri. Umulanlar ve bulunanlar olarak... Ha görmek bilmek ne işe yarıyor derseniz, hiçbir işe yaramıyor tabii ki. Ignorance is bliss diye boşuna dememişler.

Cümlelerimin yüklemleri az bu ara. Hayat bize neler hazırlıyor yaşayıp göreceğiz.

11 Ekim 2010 Pazartesi

hastane gerçeği

Hani o çok önemli, hayat memat meselesi sandığımız koca koca dertlerimiz var ya günlük hayatta... Küçücükmüş işte onlar. Günlük hayat böyle pireyi deve yapan bir yapaylıkta akıp giderken gerçekten hayatın ne olduğunu bir hastanede görebilirmişiz, onunla bir yoğun bakım ünitesinin önünde yüzleşebilirmişiz meğer.

Son 3 günü düşününce hayatın ne olduğunu yüzüme yüzüme vuran kareler geliyor gözümün önüne... Cumartesi mesela, annemle yoğun bakımın önündeyiz. "Burası aslında kanser hastanesiymiş aynı zamanda" diyor annem. "Dün geldik daha bismillah birini ex diye çıkardılar önümüzden, prostat kanseri... Yarım saat sonra biri daha götürüldü, kansermiş o da... Daha ilk adımda ne moral kaldı ne bir şey!". Tam o sırada koridorun diğer ucunda kalan doğumhanelerden bir kuvöz çıkarıyorlar. Hemen önümüzde asansör bekliyor hemşire, bebeğin anneannesi ya da babaannesi olduğu anlaşılan bir kadın ve sürekli fotoğrafını çeken bir adamla beraber. Herkesin yüzü değişiyor onunla birlikte, asansör geledursun herkes bir ucundan bakıyor ona. Buruş buruş, minicik, et parçasından hallice bir şey aslında beyazlar arasında görünen. Ama içinde, sımsıkı yumruklarında hayat var. Yoğun bakım önündeki herkesin yüzüne buruk da olsa bir gülümseme konduruyor minik oğlan...

Sonra bugün... Yine aynı yer. "Bak!" diyor annem yine, "Şurdaki bastonlu amca da her gün geliyor, karısı içeride yatıyormuş." 70 yaşın üstünde bir amca, iki büklüm olmuş bastonuna sarılmış... Ama yarım saat hatta belki daha bile az bir süre karısını görmek için her gün kalkıp gelirmiş. Annem devam ediyor yine, "Dün de gelinleri doğumda olan bir çift vardı yanımda, oğulları ikide bir gelip 'Çok bağırıyor, çok canı yanıyor' diye telaş yapıyordu. Sonra çıkardılar içeriden minicik bir bebek Allah bağışlasın". Bu sözler bitiyor bu sefer yoğun bakımdan elini ağzına bastırmış, çığlığını içine atmış gözyaşları içinde bir kadın ve yakını olsa gerek 2 adam çıkıyor. Kalakalıyor herkes. Kimsenin düşünmek istemediği ihtimal bir kişinin başına gelmiş o an işte. Annem tanıyor kadını, "3 gün önce girişimizi beraber yapmışlardı. Kalp kriziymiş. 3 güne uyanması gerek demişlerdi. Demek ki..." diyor. Tamamlamasına gerek yok...

Değişik yerler hastaneler. İnsanı rahatsız edecek hatta allak bullak kadar gerçek yerler. Bunları gördükçe bazen farklı bir boyutta sanıyor kendini insan. Ya da belki dışarıda farklı bir boyuttayız haberimiz yok. Öyle işte... Biz mi nasılız? Nasıl olabilir ki insan?

8 Ekim 2010 Cuma

bir istanbul masalı (!)

Bu İstanbul masalında, yağmur yağınca trafiğin yanı sıra hastaneler de sıkışıyormuş anlaşılan. Allah kimseyi düşürmesin diyorum ne diyeyim.

An itibariyle, an be an annemlerle telefonla konuşmak suretiyle, evden bildiriyorum ki Şişli Etfal'de kalp piliyle ilgili bir müdahalede bulunacak birim yok, yoğun bakımında da yer yok. GATA'ya bağlanıyoruz, ilgili birim mevcut ve fakat yoğun bakım yine dolu. Florence Nightingale diyoruz ilgili müdahale SGK kapsamında değil. 4. seçenekte kalp piliyle ilgilenebilecek ve yoğun bakımında yer olan bir yer bulabiliyoruz, ne mutlu (!) bize...

ŞAKA MISINIZ AKŞAM AKŞAM??

00:09 itibariyle edit: Masal devam eder.. Şişli Etfal'in yanlış bilgilendirmesi yüzünden 4. seçenek olarak gidilen Ethica'da da kalp piline bakan kimse olmadığı görülür. Meğer Şişli Etfal sadece yoğun bakım için araştırma yapmıştır. Ethica, Medical Park'a sevk eder ancak bir de bakılır ki oranın yoğun bakımında da yer yoktur. 112 elemanları bile çıldırır, bizden bahsetmiyorum... Neyse ki ölüm kalım seviyesinde değiliz şu an ama bu gidişle nolur, kaç kişi daha hastanelik olur bilemem. Televizyonda gördüğümüz skandallar yanı başımızdaymış aslında da unutmuşuz... İbretlik...

son edit: Avrupa Yakası'ndan umut kesildi. Anadolu Yakası'nın yaşanacak yer olduğuna bir kez daha inandım! Bu da bu geceki ne yapacağını bilemeyen hezeyanlarımın sonudur!

3 Ekim 2010 Pazar

İstanbul özürlü olmak

Kağıt üstünde doğma büyüme İstanbullu olsam da pratikte İstanbul bilgimin İstanbul'un Avrupa Yakası'nın yarısından ibaret olduğunu bir kez daha test ettim onayladım bugün. "Ohh ferah ferah ya Anadolu Yakası'nda yaşamak vardı." diyen ben, bugün köprü yolunu bir türlü bulamayıp, türlü saçma yollara saparak kaybolmayı başardıktan sonra bazı kararları gözden geçirmeliyim sanırım. Daha erken galiba, havalanmamak gerek...

Yolumu bulup toprağıma vardım sonunda ama Moda güzel tabii:)

Not: Toprağım dedim deprem oldu, hadi bakalım..

28 Eylül 2010 Salı

garip

Büyük bir aksilik olmadığı sürece Boğaziçi'nde son senemi açmış bulunuyorum efem. Genel ruh halimin çok parlak olmamasından mıdır yoksa artık gerçekten okuldan gitme zamanımın geldiğinden midir bilinmez oldukça tahammülsüzüm bugünlerde etrafa karşı. Lise Son'da da böyleydim ben bilen bilir, hatırlayan hatırlar. Aşina yüzlerin azalmış olması, etrafa baktığında kimseyi tanımıyormuşsun hissi, misafir olma hissi, her zamanki gibi oturmayan ders programı vs. vs. gibi nedenlerden dolayı ne yapacağını bilemeyen ve sayıları hatırı sayılır derecede artmış yeni gelenlerin kocaman bir kalabalık halinde etrafta koşuşturmasından çıkarıyorum sanırım sinirimi. Yerim dar durumlarına döndük yine...

Garip günler aslında... "Peki 'mutlu son'dan (!) sonra ne olacak?" sorularını her köşe başında birbirimize sorup birbirimizi karamsarlığa itiyoruz bir yandan. Bir yandan da aile ortamında uzun vadeli planlardan uzak durulması gereken bir dönemden geçiyoruz. Yarını düşünmemeye çalışıp sene sonuna kafa yormak insanda kafa bırakmıyor haliyle.

Tüm bu garip ruh halleri içinde Berlin'den bir zarf geçti bugün elime. Sevgili "exmatrikulationsbescheinigung". Şimdi düşündüğümde sanki bir rüyaymış görmüşüm bitmiş gibi ya da başkasının yaşadığı benim izlediğim bir şeymiş gibi gelen Berlin zamanlarının somut kanıtı... O zamanları resmen sonlandıran, FU'dan kaydımı aldığımı bildiren belge... Hayat garip... Çok...

20 Eylül 2010 Pazartesi

dönüş

Pek çok konuda geri dönüşler yaşamaktayım bu aralar. Tatilden eve dönüş, ders seçme telaşına dönüş, bürokrasi peşinde koşmaya dönüş, yavaştan okula geri dönüş... Bir yandan da hastane durumlarına dönüş, kaygılara ve hüzünlere dönüş...

Bodrum güzeldi, iki yılın ardından denizin tadına varmak da öyle. Zaman zaman yaşlandığımı da düşündüm tatilde şakayla karışık ama eve dönüşte yaşlılık ne olduğunu hatırlattı bana bir kez daha. Biraz yoğunum ve biraz düşünceliyim bu aralar yani. Şimdilik bir süre daha ara, sonra dönerim yine...

13 Eylül 2010 Pazartesi

sıkıntı

Malumunuz referandum sonuçları geldi, hayırlı olmadı. Ha şaşırdık mı, ben çok şaşırdım. Sonuca değil tabii ki, her kanalda karşımıza çıkan sonuçlara göz atmaya gerek duymayacak kadar iyi biliyordum evet çıkacağını. Kimse kimseyi kandırmasın, bal gibi biliyorduk da formaliteden oy kullandık işte...

Peki, neye şaşırdım? O da belli tabii. Muhalefetin inatla sonsuza giden saçmalama sınırına şaşıyorum. Ne yazık ki her seferinde şaşıyorum üstelik. Çocukların bile yapmayacağı işler yapıp da hemen "Onlar hile yaptı ondan oldu örtmenim!" moduna gimelerine her seferinde şaşıyorum. Mantığımın sınırlarını her seferinde zorluyorlar zira. Muhalefet lideri oy kullanamamış çünkü neymiş birileri silmişmiş. Onlar sildi demesi kolay çünkü, o ana kadar nasıl fark etmediniz bunu açıklamak güç. Gerçi bunun nasıl bir açıklaması olur o da ayrı mesele. Ama "bizim buralarda" böylesi bir, en kibar tabiriyle, kafasızlığın ardından bile kimse istifa etmeyi düşünmez, bir de zilyonuncu kez üstüne "Bu sonuç da bizim için başarıdır." der çekilir köşesine geçer. Ve bir umut fark yaratır denen adam da ilk sınavında seleflerinden farkı olmadığını başarıyla gösterir, oturur.

Bir başka muhalefet lideri de sanki kendi lehine bir sonuç çıkmış gibi hemen erken seçim ister, istemsiz güldürür insanı. Seçim demişken... Çok merak ediyorum Kılıçdaroğlu önümüzdeki seçimde nasıl bir propaganda yapabilir? Oy verip veremeyeceğini bilmekten aciz bir insan nasıl ülkeyi yönetmeye talip olur ve insanları buna ikna edebileceğine inanır? Nasıl utanmadan "Bana güvenin" der? Hangi yüzle sorumluluktan, seçim bilinciden bahseder? Yoksa herkesin her zaman yaptığı gibi yalnız ve güzel ülkemin balık hafızasına mı güvenir?

Şimdi gitsin birileri kına yaksın, birileri Obama'dan gelen telefonunun mutluluğuna varsın. Öte yandan başka birileri nafile kafasını duvarlara vursun, tatilini kesip oy vermeye gelmeye üşenen beyzadeler ve han'fendiler de güneşin altında yanmaya devam etsin. Ben sizin yerinize de geleceğimi düşünüp sıkıntıyla dolarım merak etmeyin, gölge etmeyin yeter.

"Karışır hüzünlenirim sen aldırma"

9 Eylül 2010 Perşembe

boş zaman eğlenceleri

Yaklaşık 10 gündür, hasret giderme toplantılarının bitmesi ve herkes bir iş güç peşindeyken benim boş gezenin boş kalfası durumuna düşmem sebebiyle kendimi boş zaman eğlencelerine verdim: Friends ve 2010 Dünya Basketbol Şampiyonası...

Friends canımdır, saatlerce aynı şeyleri izleyip aynı şeylere güldüğümdür:) Final zamanlarının en güzel ders çalışmama yöntemlerinden olmasının yanı sıra benim gözümde en güzel boş vakit değerlendirme şeklidir:)

Öte yandan basket maçları bitince ne yaparım diye düşünüyorum aslında. Malum bir Friends değiller kendileri sarıp sarıp başa seyredesin. Ama bu benim fena halde sarmış olmamı değiştirmiyor. Normalde amaaan "x ve y'nin maçından bana ne yaa" derken şimdi deli gibi bütün maçları takip ediyorum. Eh bir yandan da bizim açımızdan bakınca da ortam müsait, haliyle evin içinde "Oooo ooo oo oooo" diye dolaşıyorum. İçime ne kaçtı bilmem ama Hidayet'e selamlar, "Nasıl sakin olayım abi, manyak mısın?" :P

Yine de Friends ve basketbol şampiyonası bitince ne yapacağımı da biliyorum gerçi. 2 yılın ardından, bekle beni tatil, bekle beni deniz, bekle bizi Bodrum!!

6 Eylül 2010 Pazartesi

SeSe

Bu KPSS ile başlayıp bilumum SeSe'lere yayılan kopya haberlerine baktıkça oh çekiyorum açıkçası "iyi ki bitmiş o günler, iyi ki bundan sonra saçma sapan kutucuk doldurmak zorunda kalmayacağım." diye. ÖSS'den ve hasarlarından kurtulduk çoktan, KPSS'ye de girmek gibi bir düşüncem yok, haliyle hayatımdan SeSe'ler silsilesini çıkardım diye mutlu oluyorum açıkçası.

Ama bugün yine aynı düşünceler içindeyken durdum birden. İroniyi gördüm güldüm. Fazla sert olmuşum herhalde ki bütün SeSe'ler çıkmış hayatımdan...


alakasız not: Nihayet Inception'ı gördüm, kafamı karıştırdım, mutluyum, gururluyum!

3 Eylül 2010 Cuma

istanbul'da turist olmak

Geçen hafta Erasmus arkadaşlarımdan -ve Prag yol arkadaşlarımdan- Isabelle İstanbul'a geldi. 7 kişilik koccaman bir grup olarak geldiklerinden ve Isabelle'in arkadaşlarıyla dil sorunu yaşadığımızdan sadece bir kez eşlik edebildim onlara. (İngiliz Dili okuyan Fransız'ın bile İngilizce konuşmaması-konuşamaması da ayrıca beni benden aldı. Bizim üniversitelerdeki eğitime fazla mı yükleniyoruz acaba dedirtti, bu da bir kıssadan hisse.) Aralarından birinin dev boy İstanbul rehberinin eşliğinde ve rehberin ait olduğu kişinin o kitaptan öğrendiği kelimelerle Türkçe konuşma hevesiyle bir hafta geçirdiler İstanbul'da...

Isabelle'in treni akşam, diğerlerinin uçak/trenleri erken olduğundan, son gününde bir kez daha ve bu kez yalnız olarak buluştuk Isabelle ile. Anlat bakalım dedim neler yaptınız? Nasıl buldunuz? Beğendiniz mi? Ne yediniz ne içtiniz vs.

Aldığım cevaplarla büyük hayal kırıklığına uğradım açıkçası. Hayır hepsi çok beğenmişti şehri. Tabii gördükleri kadarına şehir denirse... 1 haftada ne yaptıklarını kısaca özetlemek gerekirse: Ayasofya civarında bir hostelde kaldılar. 3 gece İstiklal'e gitmişler. Bir gün tekne turu yapmışlar ki bence burada geçirdikleri zamanın hakkını veren tek etkinlik o olmuş. Sonracığıma Tam 3 kere Kapalıçarşı'ya gitmişler. Sürekli döner yemişler. 1 kez de Anadolu yakasına geçelim demişler ama vapurdan inip McDonalds'a kadar gidip hamburger yedikten sonra artık kayboluruz diye mi, rehber başka bir şey önermediğinden mi, yapacak bir şey bulamadıklarından (!) mı bilinmez geri dönmüşler. (Vapurda ayaklarını demirlere de dayamamışlardır kesin! hıçk!) Zamanlarının çoğunu da yine Sultanahmet'te geçirmişler! Bu mudur? Ne anladım böyle İstanbul'dan???

Isabelle ile Bebek-Ortaköy yaptık o son gününde. Mini'den dondurma alıp parkta yayıldık. Ortaköy'e geçince ise Isabelle "Ortaköy Camii'ni tekne turunda görüp çok beğenmiştik ama buranın bu kadar güzel bir yer olduğunu bilmiyorduk. Bilsek mutlaka gelirdik." deyip üzüldü diğerleri için. Isabelle orada hayatında ilk kez kumpir ve kokoreç gördü, kafelere ve takı standlarına aşık oldu, midyelerde ve gözlemede gözü kaldı. Rakı içtiniz mi dedim, hiç görmedik ki dedi!!! Hiç balıkçıya gitmediniz mi dedim, mezeler, zeytinyağlılar, rakı ne ararsan orada olur. Yok ucuz diye hep döner yedik dedi. O dedikçe ben saç baş yoldum. Bir balık ekmek de mi gösterilmez bu rehberlerde nedir? Sultanahmet'te kalıp da Galata'ya gitmez mi bu insanlar? Bu mudur turistlerin İstanbul algısı? Ben rehberde bunlar nasıl olmaz deyince "Fransa'da en çok satan gezi rehberi oydu." dedi! Bu kadar kolay yani gel, Sultanahmet'i gör, sadece Sultanahmet'i yaz, sadece döneri yaz, tavsiyeler kısmına "mutlaka tekne turu yapın" ya da "Anadolu yakasına geçmeyi ihmal etmeyin" gibisinden yuvarlak ifadeler salla, bir-iki Türkçe kelime çiziktir al sana turist rehberi!

Neyse ki bir diğer Erasmus insanımız Rocco'nun İstanbul macerası fotoğraflarınan bile belli olarak, kendisini gezdirenlerin İstanbullu olmasından kelli gerçekten İstanbul turu gibi yaşanmış da rahat bir nefes aldım. Yoksa Isabelle ve grubunun gördüğü İstanbul değil. Benim İstanbul'um hiç değil!

27 Ağustos 2010 Cuma

karışık...

Bazen yaşananları, ağızdan ya da kalemden çıkan sözleri düşünüyorum da soruyorum kendime: Acaba insanlara hak ettiklerinden fazla mı değer veriyorum yoksa başkalarına verdiğim değerin karşılığını göremediğim için mi sinirleniyorum?

Sanırım "Ben olsam şöyle yapardım o yapmadı", "Ben onun için bu kadar uğraştım o umursamadı" ya da "Ben olsam bunu demezdim ama o dedi" çocukluğundan kurtulmak gerek artık. Zaman geçiyor ve hepimiz değişiyoruz her gün, her an. "Ben böyle yapardım" ile değerlendirmemeli başka insanları ve onlardan gördüğümüz değeri... Yoksa sonu boşu boşuna sinirleri yıpratmak olacak. Elindekiyle yetinmeyi bilmiyorsan ve gemileri yakmak da istemiyorsan susup oturmayı bilmek gerek sanırım.

Tezer Özlü güzel demiş zamanında zira, "Aynı dili konuşan iki kişi yok!"

21 Ağustos 2010 Cumartesi

yoğurdu sarımsaklamak...

Son hız İstanbulum'a kavuşmuş durumdayım, pek bir mesudum efem. Berlin gerçekten bir masaldı sanki, gerçekten yaşandı mı şüheye düşüyorum bazen. Orada edindiğim arkadaşlar dürtüyor mesajlarıyla da gerçek olduğuna emin oluyorum tekrardan... Bir de arada bir serbest çağrışımla gözümün önüne gelen Berlin anıları var tabii, güldüren, gülümseten...

İstiklal'de bir büfe görünce Dirk geliyor mesela aklıma. İlk ayki kabus evimin karşı komşularından -evin üyelerinden biri haline gelmiş bir komşu(!)- Dirk'in anlattığı İstanbul maceralarından bir sahne... Şöyle ki, Dirk birkaç yıl önce o zamanki sevgilisiyle birlikte kızın Erasmus'ta tanıştığı Türkleri ziyarete İstanbul'a gelir. Anlattıklarından çıkardığıma göre Beşiktaş ve Nişantaşı civarlarında konaklayarak ve hali hazırda İstanbullular tarafından gezdirilerek son derece kaymak bir tatil geçirirler. Bir gece kahramanlarımız İstiklal'de tek başlarına o bar senin bu bar benim şeklinde gezip eğlenirler ve haliyle kafalar bir dünya olur. Ama bu kadarı onları kesmemiştir, o halde bira aramaya başlarlar. Çok da zor olmaz, hemen bir büfenin önünde bulurlar kendilerini ve fakat büfeciyle ne konuşacaklarını bilememektedirler, zaten bilseler de hatırlayacak durumda değildirler. Bu gelgitler içinde Dirk büfeciye hatırlayabildiği tek Türkçe cümleyi söyler: "Şu yoğurdu sarımsaklasak da mı saklasak, sarımsaklamasak da mı saklasak?" Büyük ihtimalle bir turistten bunları duyunca hayatının şoklarından birini yaşayan büfeci, gülme krizini atlattıktan sonra (Dirk'in deyimiyle "er hat kaputtgelacht" zira) iki birayı kahramanlarımıza uzatır, para filan da almaz. Öte yandan bu durum İstanbul'u konu mankeni turistlerimizin gözünde "rüya şehir" yapmaya yetecektir.

Meraklıları için söyleyeyim Dirk yarım yamalak da olsa hala bu tekerlemeyi söyleyebiliyor- en azından yaklaşık 5 ay önce söyleyebiliyordu... Anlamını da biliyor... Ben ise İstiklal'de gördüğüm büfelerde bu hikayeyi hatırlıyorum artık. Sonrasında muhteşem WG'min de aklıma düşmesini engellemek için başka şeyler düşünmeye yönelsem de:)

Hani derler ya, "bu da böyle bir anımdır" işte.

bir kuple...

...

Uyu ağır uykunu
Taşların altında ve su isteğinle kal.
Geniş bir avluda gece kapanan kapıların ağırlığı.
Sürecek olan dilsizlik.
Rüzgar tırmalıyor kapını
Aşk uzakta.

...

Çok sade, çok direkt geldi bu dizeler. Çok da tanıdık sanki...

(Onun Çölünde / Bejan Matur)

16 Ağustos 2010 Pazartesi

orda mıyım burda mıyım?

Döndüm!

Çok inanılmaz geliyor şu an sanki hala Berlin'deymişim gibi... Sanki yine uyanıp yığınla kağıt işi peşinden koşacakmışım gibi.. Gibi gibi...

İnsanın her şeye nasıl kendini uydurduğunu görmek beni korkutuyor. Son 4.5 aya göre yatağım yüksek, masam alçak, ışık ters yerde. Nasıl da otomatikleşmişim, nasıl da "makinalaşmışım" meğer. Bilmezdim ya da inanmazdım diyelim.

Rötarlı ve uykusuz bir uçuş ve sersem bir kafaylayım ama sürekli bir sırıtma var yüzümde. Sabah kahvaltısında çay (suyunun tadının güzel olduğu, çayın çay gibi tat verdiği bir çay), simit, anne elinden kek, özellikle son günlerde dilime pelesenk olan tost, sonra öğlen ıspanaklı kiş ve güllaç, akşam dolmalar. Aile saadeti yaşıyoruz ben ve midem:)

Söylenecek çok şey var ya da hiçbir şey yok aslında. Bir doğru dürüst uyuyup uyansam daha düzgün cümleler kurabilirim belki... Ya da yine tembellik ederim, başkaları kurar benim için.

Evime, şehrime, trafiğine, kalabalığına, ve sıcağına; İstanbulum'a

"Anladım ki hiç kimse, hiç kimse sen değil..."

14 Ağustos 2010 Cumartesi

berlin neydi?

Eveet buz gibi ve yağmurlu son günümde içimdeki tüm dışarı çıkma isteğini öldürünce sen, şöyle bir düşündüm de neydin ki sen Berlin? Berlin neydi?

Bokdonduran soğukları: Madem soğuktan başladık, başa bunu koyalım. Ekşisözlükten aşırdığımız Berlin tanımımız. Bize burada hepi topu 2 hafta yaz, 2 hafta kadar da bahar yaşatıp geri kalanını bokdonduran soğukları kıvamında geçiren bir şehirdi Berlin. Sahi, biz yaz dönemine gelmiştik değil mi?

Caipirinha: Bir içecek olsaydı Berlin, bence Caipirinha olurdu boşuna Berliner Weisse serileriyle uğraşmasınlar. Brezilya'ya kafa tutar Berlin Caipirinha konusunda... Her köşeden mi çıkar Caipirinha yahu? (Bir de Caipiroshka versiyonu var bunun ama cıvıtmamak gerek diye düşünüyorum.) Diğer kokteyllere göre ucuz, tadı da genellikle -istisnalar kaideyi bozmaz- güzel. Resmi Berlin içkimiz Caipirinha'ydı.

Perşembe günü=müze günü: Ha cidden perşembe günleri gözümüz dönmüş bir şekilde müzelere mi saldırdık, tabii ki hayır. Ama gitmek istediğimiz müzeler için perşembeleri seçtik hep en azından. Müzeye mi gidilecek? Orda bir perşembe var uzakta, o perşembe bizim perşembemizdir. Gitmesek de, görmesek de...

Pfand oh pfand: Bir ara her yerde olan Eurovision şarkısı Satellite, (bizden başkalarının da hala bunu ciddiye aldığını görmek de rahatlatıcıydı bu arada...) Schland oh Schland'a evrilebildiyse, ben de kendisini "Pfand oh pfand! Wir sind von dir begeistert" diye yorumlamak isterim şahsen. Bize ne yaptın böyle Berlin ki, "Dur! Naayır nolamaz natamazsın onun pfand'ı varrr!" dramaları yaşadık hepimiz??

Çiçek paketi: Evet senin bir de böyle garip bir huyun var Berlin. Ne istiyorsun zavallı çiçeklerden anlamadım gitti. Bir buket çiçek alıyor insan resmen hediye paketi gibi sarıp sarmalıyorlar çiçekleri, ne çiçek görebiliyor insan ne yaprak. Elinde bir buket çiçek yerine eciş bücüş açık mor paketler taşıtıyorsun insanlara... Halbuse biz de yoldan geçen naçizane insanlar olarak görsek o başkalarının elindeki çiçekleri, şöyle senin grilerinin arasına iki damla renk düşse fena mı olur Berlin he?

Frida Kahlo: Renk demişken, Berlin'deki Frida Kahlo çılgınlığını da es geçmemek gerek. Şahsen iki kez gitmeye kalktım, birinde arkadaşlara yetişemedim kuyruğu da gözüm almadı; ikincisinde de "sabah erken saatte gelmezseniz 4-6 saat beklersiniz" uyarısı üstüne sabah erken gidelim dedim ama uyku ağır bastı. Etrafımda aşağı yukarı herkesin bir Frida'ya gitmek isteyip de gidememe, kapısından dönme hikayesi oldu, ne Frida'ymış ki Berlin maceramızın bir parçası olmuş. Neyse efem kısmet böyleymiş, restoran Frida Kahlo'ya gittik biz de kaç kez hem o karın da doyuruyordu:P

Bisiklet Sevdası: Dümdüz bir şehir olunca sen Berlin haliyle insanlarda bir bisiklet sevdasına yol açıyorsun. Biz de kapıldık gittik bu bisiklet sevdasına, amaaa bir yere kadar. Senin Berliner'lerinin bisiklet sevdasıyla boy ölçüşemem ben Berlin. Mazallah iki adımlık yeri bile en azından pedalın üstünde hız alarak gitmezse, bahnhof'larda merdivenin ta başına kadar bisikletle gelip merdivenden inince adım atmadan bisiklete oturmazlarsa ölecek onlar, öyle bir halleri var. Neyse ki birileri bu sevda uğruna üstüme çıkmadan, kazasız belasız atlattık bu durumu da, pek çok kez ramak kalmış olmasına rağmen.. Güzeldi ama bisikletimle günlerim, orası ayrı:)

Yalın ayak başı kabak: Şimdi eskiler olsa bu senin insanlarının çıplak ayak gezme takıntısına tamıtamına böyle derdi sevgili Berlin. "Yalın ayak başı kabak geziyorlar" derlerdi üstüne bir de cıkcıkcık ederlerdi. E ama hak ediyorsun da. Hani sokaklar öyle bal dök yala kıvamında olsa, bir derece diyeceğim ama sen de biliyorsun ki Berlin bu şehirde temizlik zor bulunan bir şey. Evlerde yok öyle temizlik de sokakta mı olacak. Havalar çok sıcak, ayakabıya/terliğe bile dayanamıyor insanlar desem, cümleyi kurarken bile gülüyorum, ne sıcağı? Nedir senin Berliner'lerin ayaklarıyla dertleri anlamadım gitti.

Sparen: Burada insan hayatı sparen üzerine kurulu. Geld sparen, elektrizitaet sparen, wasser sparen. Bunların hepsine tamam, cansın, keşke herkes yapsa.. Ama bu "wasser sparen"la gelen hijyen sorununu ne yapmalı onu bilemedim bak. Gözleri kapasak olur belki?

Tost!: Birileri sana tostun büfelerinde, mensalarında satıldığı zaman ne kadar pretik ve doyurucu olduğunu öğretmeli Berlin! Yeri geldiğinde günde iki öğün tost yiyen ve "bıktım artık içim kurudu" diye şikayetler eden beni tosta hasret bıraktın ya alacağın olsun. Her şey aklıma gelirdi de bir şehirde tost bulamayacağım aklıma gelmezdi sanırım. Sen, herkesin yurtdışında hasret kaldığı Türk yemeklerinin hemen hemen hepsini rahatlıkla bul, elinde ayranla tostsuz kal. Tost sayıklattın bana Berlin, tostsuzluğun başıma vurdu; tost tost diye nicesine sarıldım, benim sadık yarim Boğaziçi kantinleridir!

Schlachtensee: Şimdi evimi, köyümü, ormanımı es geçmek olmaz di mi Berlin? Schlachtensee yeşildir, Schlachtensee kuştur; tanımı budur, gerisi boştur! Ama hakkını yemeyelim Alman mantığından en seçmece incileri de burada gördük hakikaten. Hele bri "Göl pis olsa ne fark eder, nasılsa çıkınca duş yapmıyor musun?" vecizesi vardır ki burada şahit olunan, üstüne tez yazsan yine de hakkını veremezsin öyle bombadır.

Döner: Pes ettim, döner senindir Berlin. Al tepe tepe kullan. Ben hayatımda buradaki kadar çok döner yemedim. Senin elinde bambaşka bir şey olmuş döner ama her "başkalaşma" böyle lezzetli olacaksa bir itirazım yok açıkçası:) Ben demiyorum zaten sen diyorsun döner macht schöner diye... Yine de Ege'yi unutmayalım bu konuda, haksız değil sonuçta, dööööööner de değil ki o arkadaşım. Not: NRW'den gelen haberlere göre avokado soslu döner kasıp kavuruyormuş ortalığı, geri mi kaldık Berlin ne??

Happy Meal!: Fast food sektöründe dönercilerin hamburgere karşı çoktaaan atı alıp Üsküdar'ı (ahh ah!) geçmiş konumda olduğu Berlin'de, dönerden başka bir fast food istemek benim için çocuk menüsüne kalmak demek oldu burada. Normal bir hamburger/cheeseburger menü pek olmadığından ya double'ı ya çocuk menüsü geliyor önümüze seçenek olarak. Bir sürü ıvır zıvır oyuncağım oldu bu yüzden, kime vereceğimi bilemediğim:) Beni çocukluğuma döndürdün, sağol Berlin:)

Paper: Ve evet Berlin kesinlikle "paper" demekti aynı zamanda. Bir Boğaziçi politika öğrencisini bile "yandım çavuş bu paperların eliiiinden" diye saçmalayacak, sigortaları attıracak seviyeye getirdin ya brav mein kind! O nedir öyle her pazarlığı 4500 kelimeden açmak Allahaşkına?

Eveeet bir çırpıda aklıma gelen, "Berlin" tanımları ve Berlin'de benim için öne çıkanlar bunlardı. Bazı konuların Berlin'e değil Almanya'ya özgü olduğunu ben de biliyorum ama ben Berlin'de yaşadım, Berlin'de gördüm, Berlin'de öğrendim kendilerini. O yüzden onlar benim Berlin tanımıma dahiller, öyle bir kayırma söz konusu. Blogumla istediğim kadar meşgul olmamı bir şekilde engelledin Berlin, umarım dönüşte yeniden bir düzene oturtabileceğim yazıları.

Son olarak sorarsak Berlin neydi? Selvi Boylum Al Yazmalım Berlin bazen emekti. Ama sadece emek de değildi gördük, bildik. Emek versen de ona, seni dışlardı zaman zaman. Katıydı, kuralları vardı, başka türlüsüne alışan için hayatı zorlaştırmaktan başka işe yaramayan kuralları vardı. Kendini Londra sanırdı Berlin. Yağmurları bazen küfür ettirir, bazen kollarını iki yana açtırır yüzünü gökyüzüne kaldırtırdı insanın, mutlu mutlu ıslatırdı. Heveslere karşıydı Berlin. Bazı şeyler için çok heveslenirsen onu hemen bozardı mesela. Nadiren de hiç beklemezken karşına çok hoş şeyler çıkartırdı.

Berlin benim karşıma çok güzel bir şehir, çok şahane bir Erasmus, çok eğlenceli günler çıkarmadı belki ama çok iyi insanlar çıkardı. Yeni arkadaşlar çıkardı, bir kısmının hayat boyu, araya mesafeler de girse hayatımın bir yerlerinde mutlaka var olmaya devam etmesini istediğim. Bu da Berlin'den kalan en güzel hediyemiz herhalde.

Yarın dönüş günü. Mutluyum, heyecanlıyım, hem de gelirken olduğumdan daha fazla! İstanbulum'u ailemi, dostlarımı istiyorum artık. Madem ki içimdeki çocuğu çıkardın Berlin, o zaman bir daha yolumuz kesişene kadar hoşçakal!

Aldım, verdim ben seni yendim!

3 Ağustos 2010 Salı

yerim dar...

Geçen haftanın boğuculuğunda en çok içimden geçirdiğim şeydi bu herhalde: Off yerim dar! Fonda Grup Gündoğarken çalıyordu avutur gibi, Yaz Bulutları diyordu; "şimdi bu dar yerlere sığılmaz gibi, düz maviler olmalı uçsuz bucaksız..."

Cumartesi yerim genişledi birden tekrar nefes almaya başladım, artık dışarılara vuracağım kendimi diyordum ki dün geceden beri durup durup bardaktan boşanırcasına yağan yağmur başladı bu kez. Fakat artık yağmur gene mutlu etmeye başladı beni, etrafı temizledi içim açıldı..

Pekii "yerim dar"a nasıl geldik yine? Okula gitmiştim bugün yine ve politika binasının en üst katını bugün keşfettim. Aslında keşfedemedim, önce oranın depo filan olduğunu düşündüm ama değilmiş meğer. Daha önce, kolayca tahmin edilebileceği gibi bir kez daha schein peşinde koştururken, resmen süpürge odasından bozma bir oda görmüştüm FU'da ama bu depomtrak yer iyice üstüne tuz biber ekti. Bir de Boğaziçi'nde binaların garip garip yerlerine yapılan odaları komik bulurduk ya, o kadar da komik değillermiş meğer. Meğer herkesin yeri darmış aslında...



31 Temmuz 2010 Cumartesi

annneeee bittiiiiiiii

Aynen böyle bağırmak istiyorum işte şu an, ne yaptıysam yaptım ve: Anneeee bittiiiiii!

Yaklaşık bir haftadır evden dışarı sadece caddenin karşısındaki markete gitmek için çıktıktan, onun haricinde odaya kapalı, sandalyeye yapışık, gözler bilgisayar ekranına dikili şekilde yaşadıktan sonra nihayet bitti. Ödev bitti, FU serüveninin de benden istenenler kısmı bitti. Şimdi bir şeyler isteme sırası bende, "Schein"larımı ver FU!!! :)

Böyle neşeli konuştuğuma bakmayın efem, aslında son derece yorgunum ve balataları da dün gece kesin olarak sıyırdım sanırım. Sabaha kadar oturup 15 sayfanın 14'ünü bitirdikten sonra nedendir bilinmez paranoyağa bağlayıp "ya bilgisayara bir şey olursa?!" dedikten sonra işimi sağlama alarak ödevi usb'ye attım. Sonra da normal insanlar için sabah benim yarasa saatlerim için gece vakti rüyamda s-bahn'da (ne alaka?) laptop'u çaldırıp (bu ne alaka? laptop'un yanımda ne işi var? benim ne menem bir bilinçaltım var? bunlar sorulası sorular tabii) gene de "yok yok ödevi usb'ye atmıştım, önemli değil!" diyebilecek kadar kendimden geçtim. Bozulan psikolojimi bundan sonra Berlin'e havale ediyorum, nasıl bozduysan beni öyle düzelt şu son iki haftamda Berlin! Ve evet resmen "Berlin'den dönmeden önce yapılacaklar listesi"ni gündemime alıyorum şu andan itibaren. Sıradaki!

Ben kendimi artık içinde bulunmaya dayanamadığım odamdan dışarı, sokağa, insanların arasına atarken, bu resim de burada duruversin bakalım, "nasıl insanlıktan çıktım?" serimizden bir bölüm niyetine...

27 Temmuz 2010 Salı

schlachtensee'den...

4 aylık evimiz, şehre uzaklığından nefret ettiğimiz, bizi bir arada tutup yeni insanlarla -ormanın (!) ortasında haliyle- kaynaştırmasını sevdiğimiz, karışık duygular beslediğimiz, millet gölde yüzmek için çıldırırken bizim pis bulup yanına yanaşmadığımız Schlachtensee'mizden bildiriyorum. Boğaziçi'nin Schlachtensee'de kalan son temsilcisi olaraktan.

Cumartesi Ceyda ve Ege'yi yolcu edip dün de Yaprak'ın ardından suyunu döktükten sonra Schlactensee'nin ağaçları, kuşları, böcekleri bana kaldı. Kapıyı çalanlara "gel gel" dememin ne kadar manasız olduğunu gördüm dün, burada beni anlayan kalmadı zira.. Son kalan, ve maalesef ekonomi üzerine olması sebebiyle "neden ben??!" çığlıkları attıran paper'ımı yazmak için de eve kapanınca önümde iki seçenek kaldı: Ya susmak bilmeyen kuşlara uyup kuş dili öğreneceğim ya da evdeki Yunan misafirlerin artması ve her köşeden Yunanca duyulması nedeniyle Yunanca'yı sökeceğim. Buraya geldiğimedn beri kuşlara garez beslediğim için ikincisi daha mantıklı ve eğlenceli görünüyor sanki...
Biri paper mı dedi? Hmm şey o da olur canım neden olmasın?

Ben çalışma-çalışmama stresimin arka fonuna 90lar radyosunu uygun gördüm bu aralar... Fonda çocukluğum çalıyor.. Ama buranın fonunda, artık benimle söyleyecek kimse kalmayınca unutulmaya başlayan Berlin'de son günlere adadığımız türkümüz çalabilir mesela:

26 Temmuz 2010 Pazartesi

love parade?

"Love Parade" kavramını, organizasyonunu ya da her neyse işte onu ilk duyduğumda lise hazırlıktaydım. Lise yıllarının kabus Almanca kitabı Moment Mal!'den bir bölümdü benim için... Benim için Love Parade, suyu çıkarılarak yapılan sınavda bütün sınıfın dökülmesi demekti. Üstünden yaklaşık 8 yıl geçmiş de olsa, hemen hemen hepimiz hatırlarız o sınavdan kaç üzerinden 1 aldığımızı hala (16), tıpkı sınıfın en yüksek, efsane notunu (42) hatırladığımız gibi... Love Parade lise yıllarının nefret anlarından sadece biriydi. Erasmus için Berlin'e geldiğimde 17. Juni Straße'nin ne zaman yakınından geçsem ya da konusu açılsa yüz ekşitme sebebiydi.

İşte tam da bu Berlin'de Erasmus münasebetiyle ve yine oldukça münasebetsiz bir şekilde yine hayatıma girdi Love Parade bu akşam... Yaşanan izdihamdan dolayı ölenler olduğunu dün öğrenmiştik dün gerçi. Ama benciliz işte, yakından duymayınca, acısı yakına gelmeyince inanmıyoruz sanki ya da gerektiği kadar sarsılmıyoruz belki de. Yaklaşık 1 saat önce ölenlerden birinin, bi ev arkadaşlarımızın Münster'de Erasmus yapan arkadaşı olduğunu öğrendik. Ve evet sarsıldık... Biz de Erasmus'uz, oraya gidenler arasında bizim de arkadaşlarımız vardı... Ya da aslında Berlin'de yapılsa son birkaç yıla kadar olduğu gibi, bir ihtimal biz de orada olacaktık. Hadi o olmadı, burada az mı gittik böyle festivale, Karneval der Kulturen senin 1 Mayıs benim derken? Aslında ne kadar çok şeyi kılpayı kaçırıyoruz hayatın akışında, belki de kılpayı yaşıyoruz çoğu kez hatta...

Elena'nın arkadaşı kurtulamadı bu kez kılpayı. Aynı yaştaydık oysa, yaşayacağı daha çok şey vardı. Evine dönmesine 1 hafta kalmıştı. Son bir kutlama yapmak istemişti sadece belki de. Ve şimdi... Kimseye yakışmıyor ölüm ya, hele de böylesine diyecek bir şey bulamıyor insan. Çok bile dedim aslında ama yetmiyor. Love Parade benim için sözün bittiği yer artık...

21 Temmuz 2010 Çarşamba

Berlin'i içselleştirmek

Dönüş tarihi kesinleşti... 16 Ağustos sabah saatlerinde, İstanbulum'a kavuşmuş olacağım bir terslik olmazsa. Sevinç ve heyecanla bekliyorum efem...

Berlin cephesindeyse ilginç ve hüzünlü anlar yaşanıyor aslında. Geri dönüşler çoktan başladı, hafta sonu gidenlerin ardından el sallamakla, içimizi burkmakla geçti. Pazar ritüeli Mauerpark'a gidip büyük tezahüratlarla, çocuksu bi mutlulukla aldığım; bir süre düzenli kullandıktan sonraysa tembelliğe vurup ihmal ettiğim bisikletimi de yeniden sattım haftasonu. Bu hafta da bir yandan bitmek tükenmek bilmeyen ödev telaşı bir yandan da Ege, Ceyda ve Yaprak'ı uğurlamakla geçiyor ve geçecek. Onlar gidince Berlin iyice boşalacak gözümde, bir yanı eksik kalacak hep. İçim buruk, içim tuhaf, elde var hüzün...

Bugün Almanca sınıfından arkadaşım Katarina'nın Facebook'unda gördüğüm -ders miktarıyla Facebook'ta geçirilen zamanın artışındaki uyuma dikkat!- "Sanki daha dün geldim buraya ve sanki yıllardır buradayım..." sözü, Berlin günlerimizin özeti adeta. Daha yapılacak çok şey vardı, yeni gelmiştik. Ama tadında kalmalıydı, yıpratmaya başlamıştı Berlin bizi, sanki yıllardır buradaydık...

Giderayak Berlin gerçekten de içselleşti bizde, alıştık buralara, Berlin'i de sevdik hatırı kalmasın muhabbeti bir yana bu durumun somut halini de yaşadık geçen gün. Yaprak'la hararetli hararetli konuşup kendimizi rastgele - ya da içgüdülerimizin yönlendirmesiyle- bir U-Bahn'a attıktan sonra, "Dur ya biz n'apıyoruz, bu tren nereye gidiyor, hiç bakmadık" diyerek kafamızı kaldırdığımızda, doğru trene bindiğimizi görüp hayrete düştük. Ey Berlin'in labirent bahn sistemi, sen de bizim bir parçamız mı oldun artık ne?

Son olarak söylenmeli ki, durup durup birbirimize bakarak söylemeye başladığımız şarkıların da karakteri değişti bu aralar... İlk aylarda, moralimizi bozan türlü olumsuzluklara karşı durabilmek için yüksek sesle söylediğimiz neşeli ritmler, yerini mırıldanmalara bırakmaya başladı. Bu aralar Berlin repertuarımızda Mamak Türküsü açık ara önde...

"Geldiğimizde otlar yemyeşildi,
Ve kuzeydeydi güneş...."

15 Temmuz 2010 Perşembe

az biraz nostalji

Facebook nelere kadirsin. Ders çalışmamak uğruna her şeyi yaparken dün beni bu videoların karşısına çıkardın yüzümü güldürdün resmen. Gündüzün tersliklerini geride bıraktıktan sonra buraya da videoların bağlantılarını koyuyorum şimdi, siz de bakın, çocukluğumuzu hatırlayın. Ve gülümseyin...

sezon 1

sezon 2

sezon 8

Jess Dayı'yı sevin, araları da kendiniz tamamlayın:)

14 Temmuz 2010 Çarşamba

terslik terslik üstüne

Eveet sabahtan beri her işi ters giden Ebru kendini kapattığı kütüphaneden bildiriyor efem:
Sabah yarım saatten fazla otobüs bekledikten sonra kendimi kütüphaneye attım. Öğle yemeği için kütüphaneden çıkayım derken fark ettim ki öğrenci kimliğim yok! Kütüphane girişinde gösterdiğim için burada bir yerdedir dediysem de bulamadım, kütüphaneyi herkesi sinir edene de dolaştıysam ve önüme gelene sorduysam da dört duvar mekan içinde en hayati şeyimi kaybettiğim gerçeğiyle yüzleştim artık. Kayıt belgem yanımda o yeter diyerek Mensa'ya yemeğe gittiysem de, bu sefer kasiyerin benden kimlik ya da pasaport istemesi üzerine bir de onunla kavga ettim. (Pasaport kütüphanede dolaptaydı zira) Neymiş efem kayıt belgesinden anlamıyormuş onun ben olduğumu, kimlik lazımmış. Şu üç ayda bir kez öğrenci kartının yanında kimlik istemediler benden. Öğrenci kartından çok mu anlıyorlar acaba, sanki onda resim var, sanki onun görünümü farklı! Nato kafa nato mermer ama, es geht nicht!... Ha yemekler de buraya geldiğimden beri ilk kez bu kadar kötüydü ayrıca yarısını bile yiyemeden kalktım geldim, hoş sinirden açlık da gitti zaten.
Bu sinir anca beni bekleyen 15'er sayfalık iki paper ile atılır belki dedimse de daha sadece 1 sayfa yazabilmiş olmak pek de iç açıcı yapmıyor durumumu. Ve de şimdi de tam karşımda bir örümcek bir oraya bir buraya salına salına yürüyor aman ne güzel. Sırada ne var?

Mazeretim var,
Asabiyim ben...

huzur...

"Evvel zaman içinde dostlar,
Ağaçlara ev kurardık
Tatlı bir düş içinde
Bir yere bir göğe bakardık.
Gönlümüz kuş gibiydi dostlar,
Dünyaya kanat açardık
Tutsak değildik zamana
Başına buyruk yaşardık..."

Hayır aslında çocukken ağaçlara ev kurmadım ben... Ama gerisi az çok doğru. Dün Yaprak'ın doğumgünü sebebiyle Tiergarten'a gidip piknik yaptık. Sıcaklar münasebetiyle akşam pikniği oldu biraz ama Berlin'in koordinatları sağolsun hava 10 buçuğa kadar aydınlık buralarda nasıl olsa. Ve evet dün sıcaktan sararmış çimlerin arasında örtümüzün üstüne uzandım karıncalarla birlikte... Fonda güzel müzikler çaldı... Ben bir yere bir göğe baktım... Yıllar sonra yeniden çocuk gibi bulutların şekline anlamlar yüklemeye çalıştım... Parmaklarımla uçan kuşları takip ettim... Etrafımızda adeta bir daire çizip de üstümüze yağmayan ama şimşekleriyle ve gökgürültüsüyle ortama ayrı bir anlam katan yağmur dolu bulutlarla huzur buldum dün...

Dün yağmur üstümüze yağmadı. Ama "günebakan düşlerimiz yağmur sesiyle çoğaldı" biraz daha. Yaprak bir yıl daha yaşlandı, benim cümlelerim hala yarım, hala "denizini arayan akarsular" olmaya devam ediyoruz. Günebakan, göğe bakan, düne uyan her şarkıya teşekkürler.

Dönüş yaklaşıyor adım adım. Nostaljik ve melankolik takılmalar da artıyor haliyle...

5 Temmuz 2010 Pazartesi

koş koş koş

son günleri özetlemek gerekirse yine sayıklama tarzı şeyler çıkıyor karşımıza.. eh alışmışsınızdır artık herhalde diyorum:)

Önceki hafta bütün hafta boyunca ders çalış, çalış çalış yine çalış, dön dolaş yine paper'a gel şeklinde geçti. cuma günü bu ruh haliyle şalteri indirdim ve ver elini Amsterdam... Ve fakat ilk izlenim: "ee ben yanlış yere geldim sanki, burası Amsterdam değil de uzakdoğu filan olmasın? Uzağa uzağa daha uzağa derken turunculara karışmışız da?!" Olayımız Hollanda'nın Brezilya'yı elemesiydi efem, her taraf turunculara boyandı: Hup Oranje, oh yeah!

Sonra ver elini Rotterdam, bu sefer de Tour de France'ın başı... Trendeki abiler "Kimi tutuyosunuz Tour de France'da?" dediğinde "eee şey bilmem ki.. " diyerek kekelemek, "Lance Armstrong?" dediklerinde "O bırakmamış mıydı?" diyerek iyice cehaleti kanıtlamak... "Niye gidiyorsunuz ki o zaman Rotterdam'a?" ezişi karşısında da "eee biz şey kuzenimi ziyaret edeceeedik, bi karpuz kesip döneceeedik" diye savunmaya geçmek... Dönmüş ama yine bırakıyormuş Armstong da bu arada, bu son yarışıymış meğer... Sonra haliyle onca insanın arasından yer kapma telaşı, fotoğraf-video çekme telaşı... Çektin mi derseniz çektim, gördün mü derseniz göremedim, geçen neydi anlayamadım... Bu sırada tabii ki bir Ebru klasiği olarak ayakların davul olması, şişmesin diye giyilen basınçlı çorapların bacaklara resmen kan oturtması...

Sonra yine Berlin yine paper... Ve şimdi de bir hafta kadar mola.. "Ekinciim"le Özge'yi biraz sonra havaalanından karşılamaca ve 1 haftalık mutlu Berlin turisti moduna geri dönüş...

anlayacağınız Ebru var şimdi koşmak...

30 Haziran 2010 Çarşamba

saç baş yolduran bir derse...

Orta Doğu dersim efem kendileri ve evet saç baş yolduruyor bana. Dersin bana kattığı pek bir şey yok Orta Doğu açısından ama Almanca işlenen tek politika dersim olması sebebiyle ve kulağıma 2 gram ciddi Almanca girsin amacıyla gitmekteyim ısrarla.

Ders dediğime bakmayın yalnız. Bence adı "bütün öğrenciler toplandık, sorduk okuduğumuzdan ne anladık?" gibi bir şey olabilirmiş ama uzun diye hadi ders olsun denmiş zannımca. Evet böyle de saçma yaklaşımları hak ediyor bence. Dersi bir kere tamamen o günün metinlerini okumuş öğrenci ya da öğrenciler sözde anlatıyor. Daha doğrusu dersin girişinde önce yine 1-2 kişi o günün konusu ülke hakkında bir medya taraması sunuyor, sonra yine 1-2 kişi o günün metnini anlatıyor ucundan. Metnin kendisini değil yani, ama yazar hangi okuldanmış şimdi neler yapmaktaymışı verip kısaca ana fikri söyleyip 3 tartışma sorusu veriyorlar. Sonra çalışma grupları oluşturuluyor, o sorular tartışılıyor, Ebru buralarda daha çok azimli dinleyici rolü üstleniyor. Sonra gruplar neler konuştular bi de sınıfa dönüp anlatıyorlar -ve Ebru azimli dinleyici rolüne daha sıkı sarılıyor- ve ders bitiyor. Haftalık rutinimiz bu. Hocadan hiç bahsetmedim dikkatinizi çektiyse çünkü bu sıralarda bir köşede oturup dinliyor kendisi, olaya fazla bir dahli yok. Konuyla ilgili gerçekten bilgilendirici, destekleyici 2 kelam ettiğine rastlamadım daha.

Peki her şey güzel hoş da ben neden bunu yazıyorum ve neden şimdi yazıyorum diye soran olabilir. Sanılanın aksine biraz yük olsa da bu dersin makalelerine yazmam gereken eleştiri yazıları da sorun gibi gözükmüyor gözüme oysa. Onlar da olmasa boş gelip boş çıkmış olacağım zira, tabii ki ödev yazmam gereken makaleler dışındakileri okumadığımdan. O zaman sorun ne?

Sorun bugünkü derste zurnanın zırt demesi. "3 kişi bir araya gelip şu makaleden çıkara çıkara bu 3 soruyu çıkardınız ya" demek istedim ama daha vahimi de vardı. Bugün "Acting “As If”: Symbolic Politics and Social Control in Syria" adlı bir makaleyi yaparken bir kere bile metinde de defalarca geçen Zizek ve Foucault'nun ismini söylemeden 2 saati geçirdik. Weber'i bir kez duydum gibi geldi. Ne yaptık peki derseniz ben de bilmiyorum. Saçma sapan "acaba burda ne demeye çalışmış"larla dolu 2 saat geçirip saçlarım biraz daha azalmış olarak çıktım sınıftan. Bi konuşabilsem o kadar politik politik neler derdim size ya, Lost in Translation!

Boğaziçi'min gözünü seveyim!

25 Haziran 2010 Cuma

Ne ne ne???

Ben paper peşinde koştururken ve beynimin dille ilgilenen zavallı bölgesi hangisiyse o da İngilizce ve Almanca arasında gidip gelmekten bitap düşmüşken, bu metinlerin Türkçeleri yok mudur acaba diye kendimce "zeki" bir çabaya girdim. Ya şurada 3 ay uzak kaldık kaşla göz arasında Türkiye'de başka bir dil kabul edildi ya da bu yazılanar Türkçe değil. Karar veremedim, bilemedim ben onu...

"Dizge, insan dilinin ikinci eksenini oluşturur. Saussure dizgeyi bir dizi çağrışımsal alan biçiminde tasarlamıştır."

"Sonsuz betik'in bölümlenmesi değiştirim denilen sınamayla gerçekleştirilir"

Eminim çok güzel şeyler diyodur... Hı hı...

23 Haziran 2010 Çarşamba

küçük mutluluklar

İçimde belli belirsiz taşıdığım sıkıntılar ve aklımda yazmak istediğim pek çok konu var. Ama şu an hiçbirinin zamanı değil. Bugün mutlulukların ve küçük çaplı sevinçlerimin günü.

Birilerinin kendisine değer vermesi nasıl da mutlu eder insanı değil mi? Hayır nedenini, niçinini, insan doğasını vs.yi sorgulamayacağım bugün. Tadını çıkartacağım, olduğu kadar, hatırlandığı kadar... Hatırlanmasa da, ki tarihi nedeniyle bir keşmekeşe düşer arada sırada alışkınım o nedenle, içimden bir yerlerden bencil bir ses bir yerlerde birileri beni düşündü, birileri beni seviyor diye düşünecek. Öyledir bu işler çünkü. Her şey bir "iyi ki doğdun"a bakmaz her zaman...

Uzağımızı paylaşırken, bana bugüne kadar gördüğüm en sevimli doğumgünü sürprizini yapan Yaprak'a teşekkürümdür bu yazı aynı zamanda. Şu an odamda bulunan balonların ve "happy birthday" mumlarının adına küçük mutluluk sebepleri diyorsam da aldanmasın kimse. Küçük olan sadece o nesnelerdir, mutluluklar değil... Yoksa elimde fotoğraf makinemle gece yarısı deli gibi ortada dolanıp "bütün bunları çekiceeeeem" diye koşturmazdım. Şu anda yüzümde sırıtık bir ifadeyle bunları yazıyor da olmazdım.

Unutulmaması gerekirdi bu mutlu anların çünkü. Kendi tarihime not düşmek içindi hepsi. İyi ki doğdum...









18 Haziran 2010 Cuma

multikultinin dibi

Dünya Kupası başladığından beri Berlin'in -çok sevdikleri kavramları- multikulti hali iyice kendini gösterdi. Kupaya katılan ülkelerin bayrakları henüz her tarafı saran Alman bayraklarıyla yarışamasa da orada burada tek tük göze çarpıyor. Her maçtan sonra bir yerlerden vuvuzela sesleri yükseliyor. (Yine de vuvuzelanın çoluk çocuğun eline verilmemesi gerektiğini düşünmekteyim naçizane... Ya da en azından toplu taşıma aracında verilmesin bilemem)Ve tüm bunların yanında dün ben en somut şekilde gördüm multikultiyi, multikultinin sözlük anlamını. Baştan anlatmak gerekir yalnız ve ben sanırım yine ortadan girdim konuya. O zaman başa sarıyoruz efem:

Aynı Almanca kursunda olduğumuz ve beraber Prag'a gittiğimiz Fransız arkadaşlardan biri dün beni Fransa-Meksika maçını izlemek için Kreuzberg'e çağırdı. Meksikalı arkadaşları varmış onlarla birlikte bir Meksika restoran-barında olacaklarmış. Kreuzberg dediğimiz yer malumunuz adeta İstanbul'dan bir parça. Etraftan yükselen maç seslerine karışan yarı Türkçe yarı Almanca (Deukisch) konuşmalar arasında, pek sayın simit sarayı "Eurocan"ın ve biraz ilerledikten sonra çeşitli birahanelerin, "Diyanet İşleri Türk-İslam Birliği" ve içindeki "Merkez Camii"nin yanından geçip Doğu yemekleri yapan bir büfenin (Orientalische Küche) karşısındaki aranan Meksika restoran-bar-açık havada yayılmaca mekanına ulaştım. Büyük olasılıkla Berlin'de bulunan tüm Meksikalıların arasında 3 kişi kalmış Fransız grubun yanına iliştim ve böylece bir Türk'ün katılımıyla mekanda Fransız desteği (!) 4'e çıktı, nihayetinde beni onlar çağırmıştı. Az sonra anladım ki 4 kişilik grubumuzun biri de Alman imiş zaten. Bu sırada yanımda oturan, Fransızların arkadaşı kızınsa aslında Macar olduğunu ancak biraz İspanyolca bilmesine dayanarak -en az Meksikalılar kadar ateşli şekilde- Meksika'yı tuttuğunu da öğrendim. Arkadaş hatrına Fransa'yı tutmam onlar için pek hayırlı olmadı yalnız, şahane kısmetim sayesinde Fransa sadece yenilmekle kalmadı kupadan da elenmiş oldu. Ama şanslıydık, Meksika mekanındaydık, en azından o sevinci gördük- hayır hayır bunu dememin her golden sonra bedava tekila dağıtmalarıyla hiçbir ilgisi yok:P

Maç sonrası yakındaki başka bir cafe'ye gidip biraz oturduktan sonra Schlachtensee sakinleri olarak biz kalktık. Dönüş yolunda metroda muhtemelen Abiturlarını yeni tamamlamış ve liseyi bitirmiş, kendinden geçmiş kafa binbeşyüz bir Alman grubuyla aynı vagona düştük. Hemen ardından da bir Latin Amerikalı rastalı gitarist bindi trene ve istek şarkı üzerine Jamaika'ya uzanarak bütün vagonu inlettik: NO WOMAN NO CRY!!

Kültür şoku bu olsa gerek, merhaba dünyalı!

15 Haziran 2010 Salı

hüzünler başıma vurdu yine...

Aslında pek de gitmemişti hüzünler zaten. Yanında olmak, destek olmak istediklerimin hayatlarına uzaktan bakmak zorluyor beni. Bir yerlerde birileri için bir şeyler yapabilecekken burada eli kolu bağlı oturmak yoruyor. Dile getirmek istemediğim nedenlerden ötürü üstü kapalı konuşuyorum ve sayıklıyorum yine bugün. Hiçbir şey yapamamak canımı sıkıyor.

Yaprak'a selam olsun bu şarkı da...

4 Haziran 2010 Cuma

içimden şehirler geçiyor...

Yine çok spontane bir şekilde verilen bir karar ve iki hafta önce ansızın bulunan ucuz biletle bu kez Paris'teyim:)
Salı günü rotamı tekrar Berlin'e çeviriyorum, fakat sadece bir günlüğüne. Sonra yine ver elini Hamm üstelik bu kez bir de ver elini annem ve babam. Özledim, hem de çok ve gelecek hafta hasret giderme haftası...

İşte böyle, bir süre yollarda olma durumundan, gezmekten tozmaktan yine uğrayamayabilirim buralara. İçimden şehirler geçiyor zira, ama her durakta dursam da inmiyorum merak etmeyin...

31 Mayıs 2010 Pazartesi

"örovizyon"

Berlin'in havasından bıkmış, çoktan sıla hasreti çekmeye başlamışken oldu olacak iyice gurbetçiliğin dibine vuralım, hep beraber oturup "örovizyon" seyredelim dedik dün. Yurttaki restoranımsı diskomsu A18'de canlı vereceklerini öğrenip küçük Akdeniz grubumuzla geçtik eurovizyon karşısına.

Eurovizyon'un bütün klişelerini yerine getirdik böylece bu sene de, hiçbiri içimizde kalmadı çok şükür:P 1 euroluk oy bile kullandım gurbet psikolojisiyle, maksat eğlence olsun, laf olsun torba dolsun. Alman birası ve Türk marketinden alınan çekirdeklerin eşliğinde izledik diye mi sıralama böyle oldu bilemem ama fena da olmadı belki, yazık pek bir hazırlanmıştı Almanlar çünkü. Puanlar açıklanırken birkaç kez "Georgia"nın okunuşunu "Germany"e benzetip kelimenin sonu gelmeden çığlıklar attıkları, Gürcistan olduğu anlaşılınca da bir sessizleştikleri oldu ki, biz çok eğlendik bu anlarda. "Almanya ilk 8'e girerse sürpriz var." dedikoduları çıktı sonra, birinciliğin açıklanmasıyla birlikte de Alman partilerinin vazgeçilmezi haline gelmiş olan "Klopfer"ler ve marakas ile disko topu şeklinde anahtarlıklarla dolu koca koca sepetler dolaştırdılar. Hep beraber -hep beraberden kasıt yaş gruplarıdır, koca koca amcalar teyzeler gelmişlerdi bir ara, villalarının televizyonu mu çekmiyordu nedir?- Klopferlerimizi hep birlikte tak tak vurup içtik, anahtarlıkları da dönünce yıllardır içine tek bir yeni anahtarlık atmadığım, bir köşede unuttuğum koleksiyonuma atarım artık. (Ahh ah dönünce..)

Öte yandan Eurovizyonla Alman milliyetçiliğinin hortlamasını da gördüm dün, Dünya Kupası'na neler yapacakları konusunda endişelenmeye başladım. Yani biz de savaş kazanmış gibi sevinmiştik tamam da e o bizim ilk seferdi, yıllarca manasız çabalarla, gazlarla hazırlanıp sonra yine dibe vurmanın etkisiyleydi. Açıkçası bizden başka -ya da bizim gibi Avrupa'ya kıyısından köşesinden dahil olmuş ülkeler dışında- Eurovizyon'u bu kadar ciddiye alan yoktur derdim ama bu "enternasyonal" Erasmus ortamında gördüm ki, gayet de ciddiye alınıyormuş hala. Bir de daha sonra Ege ve Ceyda'nın evinde, bir grup marjinal takılan Alman kızın, "Papa'nın Alman seçilmesi gibi bu da öyle işte, aslında normalde hiç alakan olmaz ama Alman oldu diye sevinirsin." deyişlerine bile tanıklık ettim ya; tuhaf çok tuhaf...

not: Bugün deli gibi dolu yağdıran Berlin'e benden 12 puan!

28 Mayıs 2010 Cuma

vee Sex and the City 2

Yolu Berlin'de Erasmus'a düşmüş, hasbelkader kendini Berlin'in güzide bir köyü olan Schalchtensee'de bulmuş kızlar grubu olarak dün ilk gününden Sex and the City'e gittik, bu anı bekliyormuşuz:) Sanki yapacak hiçbir şey yokmuş gibi, beni bekleyen dağlarca ödevi elimin tersiyle itip sinemaya koştum resmen. Yalnız Sex and the City'nin bende böyle bir etkisi ve derslerimle bir organik bağı var. İlk filme de finallerin çıkışında gitmiştim, sabahlara kadar October Revolution, demokrasi, milliyetçilik akımı, sosyalizm çalışmış ve 3 saat boyunca son finalini yazmış yorgun bünye, sınav sonrası gidilen birinci filmde sıfırlamıştı kendini bir yerde, böyle bir kafa boşaltmak yoktu. Final zamanı kim bilir kaçıncı kez ve komple sezonlar halinde izleme ritüelime girmiyorum bile...
Dün de, Orta Doğu ödevi yazılmak için beni beklerken Sex and the City'nin bana Orta Doğu'dan el sallamasını tercih edip boşalttım kafayı ki bu haftasonu aşırı yüklemeyi kaldırabilsin. Yine de Orta Doğu'nun peşimi bırakmamasını da ayrı bir ironi olarak bir köşeye koyuyorum.
Filmi anlatmak niyetinde değilim, kızlar "gitsin görsün gülsün" diyorum. Uzun zaman sonra kalabalık ve de beklentiyle gidilen bir filmden oldukça zevk aldım. Deli gibi güldüğüm yerler oldu, çok çok eğlendim haliyle. İlk filmine göre çok daha başarılı buldum ayrıca, ilk film bu kadar komik değildi. Samantha'yı özüne döndürünce eski havasına kavuşmuş Sex and the City.

ek: Her zamanki gibi ders çalışmamak için türlü gereksiz aktiviteler buldum kendime ve nette neler yazılmış film hakkında bir bakındım. Film gelmeden önce hakkında söylenenlerin, şu olacakmış bu olacakmış denenlerin hepsi yalan baştan söyleyeyim:)


ve de:

çok sovyet....

Geçen çarşamba, "Erinnerungsorte in Berlin" dersim için topcanak Treptow Parkı'ndaki anıta gittik ve bir kez daha Avrupa mantığının beni çıldırtışını yaşadım. Avrupalıları alıp Sovyet anıtına götürünce sovyet fobileri tekrar gösterdi kendini, anıt için demedikleri abukluk kalmadı.
Şimdi efem anıt bildiğiniz, şeref anıtı. Hemen her ülkede olan devlet törenleri vs.lerin düzenlendiği anıtlardan biri. DDR zamanında burası da o görevi görüyormuş, hatta zırt pırt burada tören düzenliyorlarmış ki o kısımlar abartılı güç gösterileri kabul ediyorum. Ama anıtın bugünkü hali, şehrin bir ucunda, bir parkın içinde; özellikle gitmedikçe, yoldan geçerken göremeyeceğin bir anıt; öldürülen Yahudiler için yapılan Mahnmal gibi değil mesela. Ama "Avrupalılar" (ders Erasmus öğrencilerine açık bir ders sadece) anıtı "oh monşer bu ne korkunç bir yer böyle" diye değerlendirmeyi tercih etti. Efendim "bu kadar büyük ve ihtişamlı olması çok tehditkar"mış (ki ihtişamlı olsa da anıt sonuçta ve sade olmak zorundaymış, sade olmuş), "insan burada kendini Almanya'da değil Sovyetler Birliği'nde hissediyormuş, cık cık cık"mış, "çok Sovyet bir görüntüsü varmış, niye taşlarda Stalin'in sözleri varmış"mış... Uzar gider.
Bir an için bunları duyunca bayılıyorum sandım, ama topladım kendimi, kolonyalı mendil filan da yok buralarda rezil olmayalım... Evet bazıları bu kadar saçmalayınca ben de böyle saçmalama hakkını gördüm kendimde açıkçası. Düşünmüyorlar ki, 2. Dünya Savaşı bitmiş, Rusya kazananlardanmış ve ölen Sovyet askerleri için Doğu Almanya'da bir şeref anıtı yapılmış. Stalin gözden düşünce onun sözlerini kaldıralım mı diye tartışmalar ve sözlerin yazılı olduğu temsili mezarlara saldırılar olduysa da en sonunda bırakmışlar orjinal haliyle. Sovyetler tarafından Sovyet askerlerine yapılan anıtın Sovyetlere benzemesine şaşmak başka kimin aklına gelirdi bilmiyorum. Ama ben onlara bakıp bakıp şaşıyorum. Sadece şaşıyorum artık...

Checkpoint Charlie

Almanca sınıfıyla taz'ın yazı işlerine gittiğimiz gün, birkaç saat sonra referatımın olduğunu nedense(!) hiç mi hiç umursamadan, gazetenin yakınında dolaştım. İkinci Dünya Savaşı sonrası Berlin'in paylaşılmasının ardından Amerikan-Rus bölgelerinin arasındaki geçiş kapısı halini alan "Checkpoint Charlie"yi turladım azıcık... Buraya koyacağım resimler Duvar'ın tarihini anlatan yazılar değil yazıların yanında yer alan dönemin singe fotoğrafları olacak şimdi. Zaten Duvar tarihi de bir yere kadar, bıkkınlık geldi bana artık, ille de isterük diyenler için parmaklar google'a diyorum... Eski siyah beyaz fotoğrafları seviyorum...







Amerikan bölgesine geçtiğinizi gösteren levhalar ve gümrük kapısı, adı üstünde Checkpoint Charlie, bugün turistler bakıp eğlensinler, iki de fotoğraf çeksinler para gelsin mantığıyla hala duruyor. Bence simgesel anlamını bir kenara bırakırsak, gayet gereksizmiş levhanın, sınır kapısının, temsili askerlerin durması. Tam o noktadaki devasa McDonalds da aynı işlevi görebilirmiş...

Mittelmeertisch / Akdeniz Sofrası

Karnavalın "ver coşkuyu ver coşkuyu" moduyla baharı anımsatan hava, pazartesi günü berbat haline kesin dönüş yaptı. O günün Pfingsten'den dolayı tatil olmasından faydalanıp yurtta, bahçede Akdeniz soframızı hazırlamak istemiştik halbuki yalnız buz gibi hava ve gündüz deli gibi yağan yağmurdan ötürü sırılsıklam olan banklarla dışarıda pek eğlenceli anlar yaşayamayacağımızı düşünüp soframızı içeri kurmak zorunda kaldık...
Hevesimiz kırıldı tabii ama pek bir gazdık efem, üç Türk iki Yunan bir sofra donatmışız ki en son Ramazan'da filan görmüşümdür böyle sofrayı sanırsam. Her şey bitip yemekleri masaya dizince bir durup birbirimize döndük "Biraz abartmış mıyız ne?" dedik ama çok da abartmamışız aslında, arta kalanlar öyle çok atla deve olmadı sofranın ilk halini düşündüğümzüde.. Ve evet itiraf ediyorum "Mhaha 1 haftalık yemek kalacak bize buradan!" deyip sevindirik olmuştuk:P
Daha fazla uzatmıyorum soframızı anlatmayı, sözü resimlere bırakacağım, sözlerle ortamı bozulmasın diye. Resimlere bile baktıkça içim bir tuhaf oluyor zira, kalabalık ve mutlu bir sorfa, havanın kötülüğüne inat gülen eğlenen yüzler, sıcak bir ortam ve... Akdeniz işte, bildiğimiz Akdeniz... Ve tabii ki Ege... Rakıya Yamas, Uzoya Şerefe...



Not: Hakkında mütevazı davranamayacağım, yurt kıtlığında herkesin ağzını açık bırakan sofraya bakıp "uu nicht schlecht" diyen Alman arkadaşı da kınım kınım kınıyorum burada. Anladık kötü bir şey demedin de en son ne zaman böyle masa gördün ki sen peeeh, kızdırma beni.. Havamızı bozmayınız lütfen evet ne diyorduk; "Akdeniz meltemi altındaaa..." ya da "Akdeniz merhaba".

ek: Bu sefer bloga yazacağım, sabahın körüne kadar da olsa aklımdakileri yazacağım azmiyle gecenin üçünde karaladıklarımın arasında hatalar bol bol çıkıyor. Kelimelerin birbirine girmiş olması vs. gibi şeyler önemsiz ama 2 Türk 2 Yunan diyerek Ege'yi unutmuş olmam vahim bir hata cidden. Masayı, sucuklu, hellimli, ve zeytinin güzelliğini anlamak istemeyenlere inat zeytin ezmeli kanepeleriyle donatan, sonrasında da diğer Akdenizlileri lokum, pişmaniye ve cevizli sucukla tanıştıran Ege böyle ayrı bir paragrafı hak ediyordu aslında. Özellikle de cevizli sucuğu yemeye korkan insanlar görüntüsü gözümün önünden uzun süre gitmeyecekken...

Karneval der Kulturen

Bir haftadır yazmak isteyip de bir türlü yazamadıklarımı içimde patlamamaları için şimdi toptan yazmaya karar verdim. Yalnız hepsini aynı başlık altına atmak haksızlık olacaktı o yüzden ayrı ayrı yazmak istiyorum hepsini. Belki bugünün tarihiyle pek çok başlık olmuş olacak böylece ama en azından hakkını vererek kelimelere döktüğümü hissedeceğim bir şekilde. Tarih sırası da aynen kalıyor zaten...

1996'dan beri her yıl mayıs ayında düzenlenen ve bu yıl 21-24 Mayıs tarihlerine denk gelen Karneval der Kulturen geçen haftasonumuzun tamamını kapladı, iyi de etti. Cuma, cumartesi karnaval için kurulan sahnelerin önünde dans etmekle, pazar ise Hermannstraße'den başlayıp Yorckstraße'de son bulan ancak bizim Yorckstraße'deki 4-5 saatlik kısmına katıldığımız "Straßenumzug"da dans etmekle ile geçti. Karnavalda kurulan ve incik boncuk, giysi miysi, kültürel çağrışımı olan her türlü eşya satan standları biraz pahalı buldum ve bizde yazlık bölgelere kurulan tezgahların biraz daha geniş kapsamlısına benzettim açıkçası. Yine de berlin'in kesinlikle böyle renkli bir pazara ihtiyacı vardı, Mauerpark'taki Flohmarkt bir yere kadar idare ediyor çünkü, sonrasında kasvet basıyor insanları ve kendilerini bira-kokteyl-karaoke üçlüsüne vuruyorlar. Cuma-cumartesi kısmına dönersek, daha çok Balkan müzikleri çalan sahnenin önünde takılmayı tercih ettik, grubun çoğunluğunun Türk-Yunan olmasından da kaynaklı olabilir tabii bu durum ama herkesin Akdenizli olduğunu düşünürsek bir yerden yakalıyor onları da 9/8likler:) Böylece multikulti olarak halay çekip ve sirtaki yapmamızdan sonra, multikulti olarak roman havası, zeybek, misket de oynamış olduk, ucundan horon da denedik bakalım dans yelpazemiz daha ne kadr genişleyecek?
Pazar günü ise iyice çocukluğumuz tuttu, "parade" havasına kaptırdık kendimizi, yüzümüzü boyadık ve geçit töreni sırasında (çok resmi geldi kulağa birden böyle ya neyse artık) bir konvoyun arkasından diğer konvoyun arkasına attık kendimizi, utanmadan sokağın sonuna gelince "Burada bitti başa dönüp diğerlerinin peşine takılalım yeniden" deyip başa bile döndük. Salsamız da Afrika tamtamlarımız da eksik kalmadı kültür kotamızı doldurduk. Bir de sanırım kısa süreli ünü de yaşamışız orada, Berlin'de olduğumuz şu kısacık zamanda kimleri tanıdıysak hepsi görmüş bizi o gün saçma sapan şekillerde dans ederken, hatta resimlerimiz bile çekilmiş. Erasmus'tur ne yapsa yeridir diyor ve geçiyoruz efem...

Son olarak yine Ebru'dan tespitler diyorum,
1) Berlin'in karnavala ihtiyacı varmış bunu anlamış olduk. Karnaval olunca Berlin de rengarenk bir şehir olabiliyormuş meğer, insanlar menopoz havası kasvetini üzerilerinden atabiliyormuş ve hatta menopoz havası bile gaza gelip yarım günlüğüne de olsa ısınabiliyormuş- tabii ki acısını sonradan çıkarmak üzere...
2) Yabancılardan çok hoşlaşmadığı bir gerçek Almanya'nın, ama bir kez daha gördüm ki bu ülkeyi -başkentinde yaşadıklarıma ve diğer yerlerini de az çok görmüş olmama dayanarak genelleme yapma hakkımı kullanıyorum- yabancılar ve yabancı kökenliler eğlendirip doyuruyor. Yani yabancılar olmasa eğlence biter, ki hadi bunu çok önemsemediler diyelim, aç kalırsınız vallahi currywurstlar çıkar içinizden o derece...
3) Bu da benden erkeklere, kız gözüyle bir tavsiyedir: Dans etmek için pek çok seçeneğiniz var, ne bileyim zeybek olur, halay olur, vals olur, tango olur her kültürden biraz oturaklı dans örnekleri bulunabilir. Yalnız çok rica ederim elektriğe tutulmuş gibi garip danslar, tekno figürler filan yapmaya kalkışmayın gözünüzü seveyim, berbat bir sonuç çıkıyor ortaya zira...

ve resimler...



20 Mayıs 2010 Perşembe

Türk marketinde nirvana

Pekala; sinir bozucu sessizlik devm ediyor olabilir, iki haftadır güneşi gördüğümüz anları toplasak 1 gün bile etmeyebilir. Şu an Berlin'deki -hatta Almanya'nın genelindeki- Erasmusların ülkenin onyıllardan beri gördüğü en soğuk bahara denk gelmelerine artık söyleyebildikleri tek şey "Çocuklar inanın, inanın çocuklar. Güzel günler göreceğiz güneşli günler..." da olabilir. Liste uzar gider...

Ama en azından Türk Erasmuslara dayanma gücü vermekte Türk marketlerinin çok çok çok başarılı olduklarını itiraf etmek gerek. Hatta birtakım Akdeniz ülkesi insanlarında da benzer etkileri göstermişliği var. Şahsen ben burada hamsi satıldığını -donmuş da olsa- gördükten sonra daha fazlasına şaşırmam, bu zirvedir diyordum ama tabii ki her zamanki gibi büyük konuşmuşum. Bugün tekrar Türk marketine gittiğimde Fiskobirlik'in fındık ezmesini görünce karar verdim ki yeni nirvanam bu- korkuyorum devamı da gelir mi diye. Bilen bilir Fiskobirlik fındık ezmesinin gönlümde ayrı bir yeri vardır, Bodrum günlerimin canıdır, bana göre üstüne fındık ezmesi de yoktur. Öyle bir aşk var aramızda yani.

Kısaca efem, bugün marketten aldığım sigara böreği, yaprak sarma vs vs gibi yemeklerin yanına Fiskobirlik'imi ve Ramazan pidesini de kattım. Evet burda Ramazan pidesi sürekli var, benim için çok Ramazanla özdeşleşmiş bir şeydi o yüzden bugüne dek almamıştım ama fındık ezmemin yanına düşününce kendimi tutamadım. Pidem ve Fiskobirlik'imle eriştiğim mutluluk beni birkaç gün -bitene kadar- götürür. Böyle yani küçük şeyler de mutlu eder insanı buralarda... Fındık ezmesi ve pide, nirvanadayım...



binalar

Taş binaları, tarihi görünümü ve/veya önemi olan binaları, geçmişe tanıklık ettiğini anlatan binaları sevdim hep. Berlin'in genelinde 2. Dünya Savaşı'ndan sonra uzak geçmişe dair fazla sağlam bina kalmadıysa da, yakın geçmişteki yoğun yaşanmışlıkların izleri hoşuma gidiyor. FU binaları içinden de abuk sabuk Rost- Silberlaube ya da abartılmış "Beyin"dense "ben neler gördüm geçirdim" hissi veren Politika bölümü binaları güzel geliyor bana. Taş binası Boğaziçi'mi hatırlatıyor, denizimi arıyorum zaman zaman... Otto-Suhr-Institut binasıysa gerek içindeki 68'lerin öğrenci hareketlerinden kalma resimlerle gerekse "isimlerinin" protest duruşuyla hoşuma gidiyor. Binalara ruhunu katmış isimleri ve o ruhla isimlerini taşıyan binaları seviyorum...

18 Mayıs 2010 Salı

bisiklet!!!

Daha Almanya'ya gelmeden aylar önce "Berlin'e bir gideyim, yerleşeyim ilk iş kendime bisiklet alacağım!" diye büyük büyük laflar ediyordum. Nerden bileyim o "bir gidip yerleşmenin" bir buçuk ay süreceğini... Saflık işte naparsınız.

Neyse ama sonunda muradıma erdim, geçtiğimiz pazar Mauerpark'taki bit pazarından kendime ikinci el bir bisiklet aldım. Sıkı pazarlıklar sonucu aldığım bisikleti dönmeden önce geri satabileceğim konusunda da anlaştık adamla, ki bu duruma annem "sen almadın onu o zaman kiraladın" yorumunu getirmeyi tercih etti. Yine de ağustos ortası gibi Berlin'deki köyümde duran bisikletime talip varsa, geliştirdiğim pazarlık yeteneklerimle bir orta yol da bulabiliriz, ben de bisikleti tekrar ta Mauerpark'a taşımak zorunda kalmam -bisiklet beni taşımalı zira ben onu değil. Yani satıyoruuum saattııım muhabbetine girebiliriz ilgilenen çekirgelerle:)

Neyse efenim, bisiklet dedik bağrımıza bastık, pazartesi günü soluğu bisikletlerle Potsdam'da aldık. Burada kısa bir bilgi girmeli belki de, bisikletle başka şehre gitmiş olmam "havalı" gözükebilir, "uuu" denebilir bu duruma ama bilir misiniz ki Potsdam bana Berlin'in şehir merkezinden daha yakın. Sabancı Üniversitesi'ndekilerle empati geliştirdim burada, aynı kaderi paylaşıyoruz bir yerde. Neyse ne diyorduk, bisiklet dedim bağrıma bastım ilk günden canıma okudu! 3 yıldır adam gibi spor yapmayan, 1-2 kez adada atılan yarım saatlik turları saymazsak bisiklete doğru dürüst en son yine Almanya'da 6 yıl önce binmiş olan lapacı Ebru bir günde nakavt oldu. İki gündür resmen popomun üstüne doğru dürüst oturamıyorum, varlığını çoktan unuttuğum kasların hepsi aynı anda ağrımakta, ellerimi kollarımı bacaklarımı kaldırasım gelmiyor. Ama bana verdiği tüm bu ağrılara rağmen -ki az önce söylediğim lapacı modumla çoktan hak etmiştim bunu oh olsun bana- pek bir seviyorum bisikletimi, bisikletimle dolaşmayı. Okul yolunun metroya kadarki kısmında beni 1 buçuk aydır delirten otobüse (118!!) el sallamak müthiş zevkli oluyor. Yağmur yağmasın bisikletimle mutluluğumuz devam etsin diyordum ama az önce tekrar şakırdadı yağmur sağolsun, yarına kadar dinmezse bu sefer 118 bana nanik yapacak sanırım. Yine de inatla umuyoruz ki havalar güzelleşecek ve ben İstanbul'da neredeyse hiç binemeden eskiyen bisikletimin acısını sende çıkaracağım bisikletceğizim...

İşte bu da henüz adı konmayan gıcır olmayan ama gururlu Mercedes'im:P

15 Mayıs 2010 Cumartesi

kahvaltı sorunsalı

Bana kendi çapımda bir survivor deneyimi yaşatan Erasmus sayesinde artık eve dönerken yolda "Acaba bu akşam ne yesek?" benzeri sorularla boğuşmaya alıştım. 1 buçuk ayda bu konuda epey pratik de edindim, aç kalmazmışım öğrendim. Ha odamın orasından burasından çıkan ritter, bounty vs.lere karşı henüz bir kontrol yöntemi bulamadım ama bulmak istiyor muyum bilinmez:) Akşam yemeğini hallettik diyelim. Sıradaki sorunumuz olarak kahvaltı ortaya çıkıyor. Neyse ki zamanımız bu konuda kısıtlı olduğundan bu o kadar sorun olmadı. uzun süre dönüşümlü olarak müsli ya da otobüste elma-muz ikilisiyle idare ettim ama kendimi tavşan gibi hissetmeye başlayınca eski dost peynir ekmeğe geri döndüm.

Kahvaltı sorunsalım da burada başladı. Akdeniz ülkeleri karması şeklinde "damak zevkimiz nasıl da benziyor ah ah" tadında konuşurken fark ettik ki aslında kahvaltılarımız hiç benzemiyor, hatta alakası yok. Mesela Prag'dayken Fransızlar bize "Siz buraya gelmeden önce de böyle kahvaltıda ekmek ve peynirle kahvaltı eder miydiniz?" diye sordu, biz dumurların arasında "e e evet" diyebilince bu sefer de onlar şaştı. Böyle peynir-ekmek türü kahvaltıyı "typisch deutsch" sanırlarmış. Sonra bir de zeytin düşkünü diye bildiğimiz İtalyanların kahvaltıda zeytin yeme fikri için bile suratlarını ekşitmesi durumu var. "Peki siz kahvaltınızda ne oluyor?" sorusuna "Kahve" demişliği var bir İtalyan'ın ki biz buradan kahvaltıyı yemek olarak algılamadıklarını çıkarabildik sadece. Kırk yılda bir tatil günü keyiflenip sucuk yapınca -ki o da saat öğlen 1 olmuştu zaten- İspanyol ve Yunanlardan gelen tepkinin "Bu kahvaltı için miii?" olması sonucu kahvaltı anlayışlarımızın ne kadar değişik olduğunu kabullendik. Yüreklerine indirmemek için de "bu hem kahvaltı hem öğle yemeği olacak bizim için" dedik ki yalan değildi, başımız ağrımadı.

İşte böyle. Gözünü seveyim dolu dolu kahvaltının. Ben ki önümde çeşit çeşit kahvaltılık olsa da hep aynı şeyleri yiyen biri olarak, masada her şeyin bulunmasını ne çok seviyormuşum meğer. Zeytine burun kıvırılınca, peynir garipsenince daha iyi anladım. Zamansızlıktan benim için kahvaltı tavşan modunda olabilir ama bir yerlerde büyük ve içinde her şeyi bulunduran kahvaltı sofralarının varlığını bilmek de güzel. Özledim yine bir şeyleri galiba. Gitmesek de görmesek de...

12 Mayıs 2010 Çarşamba

la tribu de Dana

Efenim bu şarkı beraber Prag'a gittiğimiz Fransız arkadaşların çocukluklarından kalma bir şarkıymış. Bizdeki "Nıaaahh kkanasın dünyıııaaammm... Yansıınnn oldu ol-lacak.." etkisinin bir benzerini yaratıyor onlarda. Hep bir ağızdan söyleyip eğlendiler, baktık hakkaten eğlenceli oluyor biz de katılmaya çalıştık. Fransızca'yı katlettiğimizi söyleyebilirim ama "ooo ooo" ve la li la la" kısımlarındaki üstün başarımızın da altını çizmek istiyorum. Berlin'e döndük hala dinliyorum, sanırım artık benim de hatıralarımda yer edindi La Tribu de Dana.