3 gün 3 gecedir mezuniyet telaşında ve öncesinde de birkaç günü hazırlık peşinde geçirdikten sonra nihayet olduk biz. Mezun olduk.
Kep atma töreninden aklımda kalacaklar bizim bölümün pankartının unutulması olmasına rağmen yılmayıp yürüyüş sırası için sıkıştığımız çalılık kılıklı yerde duruma el koyarak pankartı "Küresel ve Uluslararası İlişkiler"den el yordamıyla olması gereken "Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler"e çevirmemiz ve akabinde gelen ne menem bölümmüşüz demek ki bizi unutmuşlar hissi olsa da... Hocalarımız törene gelmeye tenezzül etmemiş olsa da... Uzun konuşmalar, saçma konuşmalar, o konuşmaların içine giren "Hong Kong'a giderken bavula konan ekmekler", "Bu okulda çok çınar var" ile başlayan Wikipedia çınar ağacı bilgileri ya da uzayıp giden "Selam olsun!!"lar duygusallıktan değil sinirden bizi ağlama noktasına getirse de... Diploma töreninde birbirini alkışlayan tek bölüm ve fakat bu arada en oturmak bilmez yaramaz çocuk havasında bölüm olduğunu da gösteren tek bölüm olsak da... Diplomalarımızı alma şeklimize çok bayılmasak da...
Boğaziçi bizim evimizdi 4 yıldır. İçinde türlü mutluluklar, sıkıntılar, üzüntüler yaşadığımız, saçmalıklar yaptığımız ve çimlerinde yata yata büyüdüğümüz yerdi. Ben iki yıl daha bu evde olacağım evet. Ama eskisi gibi de olmayacak tabii. "Those were the days" demeyi bilmek gerek şimdi. O güzel günlere katkısı olan herkese iyi ki varsınız demek de gerek. Seviyorum sizi bilin demek gerek.
Çok duygusal olduysam takılmayınız bana efem. Lisede yaşayamadığım mezuniyeti doya doya ve daha anlamlı şekilde yaşıyorum günlerdir ondandır. Okulun bitimiyle etraftan peş peşe duyulan evlilik planları ve hatta baloda şahit olunan evlenme teklifinin ardından "ya biz hakikaten büyüdük ya böhüüü" etkisi de olabilir o ayrı.
Bir günün ardından aklıma takılan kareler ve sayıklamadan hallice dağınık düşünceler... İşte öyle bir şey...
bir an etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bir an etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
3 Temmuz 2011 Pazar
10 Haziran 2011 Cuma
final...
Sıkıntıdan patlamaya ramak kala biten finallerin ardından mezuniyet hissiyle şampanya patlatmak... Final.. Bitmek.. Okul... Bitmek.. Mezun?
Seviyoruz seni boun, her şey için teşekkürler :)
Seviyoruz seni boun, her şey için teşekkürler :)
28 Nisan 2011 Perşembe
kitap...
Uzun bir ara olmuş yine buraya yazmayalı... Nedense başka şeyler yazmaya zorlandığım zamanlar durup kendi düşüncelerimi, kendi sayıklamalarımı ve zaman zaman saçmalamalarımı yazmak içimden gelmiyor. Yazmak zora binince ne şekilde olursa olsun anlamını kaybediyor. Öyle işte...
Ama madem şimdi kendi saçmalarımı dinliyorum o zaman başlayalım. Bugün bir kez daha "kitapların dili olsa" diye geçirdim içimden. Dili olsa anlatsa, gördüklerini bize gösterse... Çantalarda o kadar çok yer görüyor, o kadar ses duyuyor ki kitaplar. Eminim dili olsa bizden çok daha iyi yorumlarlardı. Evet biliyorum nereden çıktı? Çantamda bir kitap vardı bugün, bir ödev için kütüphaneden aldığım, bir punduna getirip belki okurum diye işe götürdüğüm. Okumayı başardığım 2-3 sayfası oldu ama onun yerine daha çok gezdi benimle. Gezdi dediysem... Haber için Güven Sazak'ın cenazesine geldi benimle ve bugün "işi olmayan" birtakım "önemli" devlet erkanını gördü. Oysa çok da yabancısı değildi kitap bu durumların. Eminim onları benden daha iyi tanıyordu. Zaten ihtilal (!) konulu kitap bizim kütüphaneye Tarık Zafer Tunaya koleksiyonundan gelmişti. Aldığım günden beri düşünürdüm aslında kim bilir ne operasyonlar ne aramalar görmüştü, nefes almanın yasak olduğu dönemlerde...
Kitap... yasak... nefes... aynı cümleye düşüvermişler, sebepsiz mi? Ahmet Şık'la başlayan kitap avı ikinci hedefini William Burroughs ile devam edince sebepsiz miydi? Sebep sadece "marjinale olan kronik nefretimiz" miydi? Daha derin miydi? Sıra kimdeydi?
Pekiyi bizim ama marjinal ama klişe ötesi kitaplarımızın başına bir şey gelmeyeceğini bilebilir miyiz? Yoksa sadece güzel anılar yaşamasını ummak mıdır bize düşen?
Buyurun buradan yakın...
Ama madem şimdi kendi saçmalarımı dinliyorum o zaman başlayalım. Bugün bir kez daha "kitapların dili olsa" diye geçirdim içimden. Dili olsa anlatsa, gördüklerini bize gösterse... Çantalarda o kadar çok yer görüyor, o kadar ses duyuyor ki kitaplar. Eminim dili olsa bizden çok daha iyi yorumlarlardı. Evet biliyorum nereden çıktı? Çantamda bir kitap vardı bugün, bir ödev için kütüphaneden aldığım, bir punduna getirip belki okurum diye işe götürdüğüm. Okumayı başardığım 2-3 sayfası oldu ama onun yerine daha çok gezdi benimle. Gezdi dediysem... Haber için Güven Sazak'ın cenazesine geldi benimle ve bugün "işi olmayan" birtakım "önemli" devlet erkanını gördü. Oysa çok da yabancısı değildi kitap bu durumların. Eminim onları benden daha iyi tanıyordu. Zaten ihtilal (!) konulu kitap bizim kütüphaneye Tarık Zafer Tunaya koleksiyonundan gelmişti. Aldığım günden beri düşünürdüm aslında kim bilir ne operasyonlar ne aramalar görmüştü, nefes almanın yasak olduğu dönemlerde...
Kitap... yasak... nefes... aynı cümleye düşüvermişler, sebepsiz mi? Ahmet Şık'la başlayan kitap avı ikinci hedefini William Burroughs ile devam edince sebepsiz miydi? Sebep sadece "marjinale olan kronik nefretimiz" miydi? Daha derin miydi? Sıra kimdeydi?
Pekiyi bizim ama marjinal ama klişe ötesi kitaplarımızın başına bir şey gelmeyeceğini bilebilir miyiz? Yoksa sadece güzel anılar yaşamasını ummak mıdır bize düşen?
Buyurun buradan yakın...
6 Mart 2011 Pazar
haberler...
Sevmiştim seni. Kıyıdan köşeden, ya da bazen tam ortadan üstüne yapışan çamura rağmen bir duruşun var diye sevmiştim. Hayal de kurmuştum evet...
Meğer hakikaten de hayalmiş hepsi. Fazla idealistmiş, neredeyse gerçek dışıymış. Bir buçuk aydır sende gördüklerime bir bakıyorum da, senin görmezden geldiklerinle başıma ağrılar giriyor. Sağduyulu bir ses değilsin sen aslında, üç maymunsun çünkü.
Meğer sorun içine sızmış birkaç "korkunç insan" değilmiş. Sen sorunun kendisi haline gelmişsin. Siparişle haber yapan siparişle susan bir sistem yaratmışsın. Ben yaratmadım deme sakın. Elinde fırsatın varken bu sistemin yaratılmasına, sonrasında da işlemesine karşı çıkmamışsın iste, çıkmıyorsun. Perde arkasında, lafta her şeyden şikayettesin ama kameranın gösterdiği, elinin yazdığı tam da şikayet ettiğin şey.
Geçen gün eylemdeydik seninle değil mi? Ne oldu peki o eylemde? "İnanamıyorum, normalde birbirnin yüzüne bakmayacak insanlar birleşti, tek ses oldu, haksızlığa tepkisini koydu, beraber yürüdü" diyorsun hep bir ağızdan. Şaka mısın? O günü ne kadar gösterdin sen başkalarına? Başkalarına, sana ket vuranları gösterip kendi kendine yürüdün haydi itiraf edelim. Kendi protestonu bile hakkıyla yayınlayamadın değil mi?
Sevdiğim, beğenerek izlediğim bir abim "Ne biçim bir topraklar ki her dönem kendi zalimlerini üretiyor, her kesim zalim üretiyor" demişti geçen günlerde. Ne kadar doğru. Ama o zalimler üretilirken ne yapıldı ki?
Görmedin, duymadın, yazmadın. Şimdi ağzını kapatıyorsun ya tepki diye. Fazla söylenecek şey yok zaten dert etme. Durumun böyle olmasında suçlulardan biri de sensin. Bu kayıtsızlığın şok ediyor insanı önce, sonra sinir ediyor. Mide bulandırıyor sonunda da... Sen kendine umutlar üretiyorsun ama bende sana dair umut yok. Bu saçma sistemin ve onun içindeki sidik yarışlarınla adam olmazsın sen. Kaygılanıp sıra kimde deme boşuna. Bu kayıtsızlıkla sana bir şey olmaz. Kayda değer iş yapanlar birer birer gitmeye başladı zaten, kaygılanması gereken onlar. Boş laf üretiyorsan dinlerler seni, bakarlar. Tıpkı senin onlara baktığın gibi bakarlar. Karşılıklı bakışırsınız uzaktan.
"Bıçak kemiğe dayandı artık susamayız" diyorsun. Bıçak yaklaşırken neredeydim demiyorsun. Değil mi ki bu insanlar sadece gördüklerine inanıyor, sen onlara göstermediklerin kadar suçlusun. Hayal kırıklığısın...
Meğer hakikaten de hayalmiş hepsi. Fazla idealistmiş, neredeyse gerçek dışıymış. Bir buçuk aydır sende gördüklerime bir bakıyorum da, senin görmezden geldiklerinle başıma ağrılar giriyor. Sağduyulu bir ses değilsin sen aslında, üç maymunsun çünkü.
Meğer sorun içine sızmış birkaç "korkunç insan" değilmiş. Sen sorunun kendisi haline gelmişsin. Siparişle haber yapan siparişle susan bir sistem yaratmışsın. Ben yaratmadım deme sakın. Elinde fırsatın varken bu sistemin yaratılmasına, sonrasında da işlemesine karşı çıkmamışsın iste, çıkmıyorsun. Perde arkasında, lafta her şeyden şikayettesin ama kameranın gösterdiği, elinin yazdığı tam da şikayet ettiğin şey.
Geçen gün eylemdeydik seninle değil mi? Ne oldu peki o eylemde? "İnanamıyorum, normalde birbirnin yüzüne bakmayacak insanlar birleşti, tek ses oldu, haksızlığa tepkisini koydu, beraber yürüdü" diyorsun hep bir ağızdan. Şaka mısın? O günü ne kadar gösterdin sen başkalarına? Başkalarına, sana ket vuranları gösterip kendi kendine yürüdün haydi itiraf edelim. Kendi protestonu bile hakkıyla yayınlayamadın değil mi?
Sevdiğim, beğenerek izlediğim bir abim "Ne biçim bir topraklar ki her dönem kendi zalimlerini üretiyor, her kesim zalim üretiyor" demişti geçen günlerde. Ne kadar doğru. Ama o zalimler üretilirken ne yapıldı ki?
Görmedin, duymadın, yazmadın. Şimdi ağzını kapatıyorsun ya tepki diye. Fazla söylenecek şey yok zaten dert etme. Durumun böyle olmasında suçlulardan biri de sensin. Bu kayıtsızlığın şok ediyor insanı önce, sonra sinir ediyor. Mide bulandırıyor sonunda da... Sen kendine umutlar üretiyorsun ama bende sana dair umut yok. Bu saçma sistemin ve onun içindeki sidik yarışlarınla adam olmazsın sen. Kaygılanıp sıra kimde deme boşuna. Bu kayıtsızlıkla sana bir şey olmaz. Kayda değer iş yapanlar birer birer gitmeye başladı zaten, kaygılanması gereken onlar. Boş laf üretiyorsan dinlerler seni, bakarlar. Tıpkı senin onlara baktığın gibi bakarlar. Karşılıklı bakışırsınız uzaktan.
"Bıçak kemiğe dayandı artık susamayız" diyorsun. Bıçak yaklaşırken neredeydim demiyorsun. Değil mi ki bu insanlar sadece gördüklerine inanıyor, sen onlara göstermediklerin kadar suçlusun. Hayal kırıklığısın...
4 Şubat 2011 Cuma
bağlamalar
Hani çok şey yapar giğbi gözüküp de aslında hiçbir şey yapmadığınız günler vardır ya, hah işte tam da öyle bir dönemdeyim. Baksanız haftanın 6 günü staja gidiyorum ama esasen ne yapıyorsun derseniz uzayıp giden bir "eee" dışında bir cevabım yok pek...
İşte bu boş kafa durumları ilginç bence. Bir yerinden bir şey yakalıyorsunuz sonrası bir deli kuyuya taş atmış misali çıkar çıkarabilirsen. Mesela bugün arabada giderken birisi, bilmem nerede Çelik çıkıyormuş ha-ha-ha dedi, üstüne de radyoda Grup 84'ün o bir yıl kadar her tarafı inleten (evet inlemek...) "Ölürüm Hasretinle"si çaldı, aman ya bu şarkı bile eskimiş peeeh dedik bir hesapladık rahat 6-7 yıl olmuş. Hah, şimdi çok alakasız bu ikisi değil mi? Değil. Boş kafa bunu bağlar, hem beni bilen bilir acımam en olmadık yerlerden itinalyla bağlantı kurarım.
Çelik... Bizim çocukluğumuz... Bu inleten şarkı da birilerinin çocukluğu haline gelmiş biz büyürken fark ettiğim buydu. Bizler beraber ve ayrı ayrı İzel-Çelik-Ercan'ı, Hakan Peker'i ne bileyim Gülşen'in o evrim geçirmeden önceki sevimli kız hallerini gördüğümüzde/duyduğumuzda ne kadar kitsch olursa olsun bebek görmüş insan gibi "aman da aman agucuk gugucuk" tarzı tepkiler veriyoruz hani. İşte sanırım "yeaaarrr elleeeeğriiiiin neeeeğrrdeeeeeee yağ beeni de gööötüüüüür yaaa dağ giiiiitmeeeğğ" diye inleyen şarkıyı duyduğunda da aynı tepkiyi veren bir kesim var artık. Böyle böyle derken epey isim-şarkı bulmuştum bugün hatta 2000lerin çocuklarının agucuk gugucuk nostaljisiyle yaklaşacağı ama uçmuş gitmiş aklımdan nedense. Evet, biz 90ların çocukları için "2000lerin çocukları" kavramıyla tanışma vakti gelmiş. Hatyatına teknoloji sonradan giren, o yüzden nispeten daha şanslı bulduğum devir son üyeleri olarak bizimle kapanmıştı ya üstümüze gıcır gıcır bir teknoloji kuşağı bile gelmiş aklınızda olsun. İlk oyuncağı kurmalı köpekler değil, bilgisayar oyunları olan; "yakışıklı babam gibi aşık oldum anam gibi" yerine "kalbini mi kırdım af edersin" gibisinden şarkı sözleri ezberlemiş; TV başında ilk Susam Sokağı'nı değil Pokemon'u beklemiş ve artık büyümüş bir kitle oluşmuş. Biz ise çoktan büyümüşüz ve kirlenmiş dünya.
Fakat hem 90ların hem 2000lerin çocuklarının ortaklaşa muzdarip olduğu tek konu Serdar Ortaç olmuş sanırım. Kendisi azimle gözünü 2010ların çocuklarına da dikmiş bulunmakta, nesiller heba olmakta. Vur kadehlere hadi içelim.
İşte bu boş kafa durumları ilginç bence. Bir yerinden bir şey yakalıyorsunuz sonrası bir deli kuyuya taş atmış misali çıkar çıkarabilirsen. Mesela bugün arabada giderken birisi, bilmem nerede Çelik çıkıyormuş ha-ha-ha dedi, üstüne de radyoda Grup 84'ün o bir yıl kadar her tarafı inleten (evet inlemek...) "Ölürüm Hasretinle"si çaldı, aman ya bu şarkı bile eskimiş peeeh dedik bir hesapladık rahat 6-7 yıl olmuş. Hah, şimdi çok alakasız bu ikisi değil mi? Değil. Boş kafa bunu bağlar, hem beni bilen bilir acımam en olmadık yerlerden itinalyla bağlantı kurarım.
Çelik... Bizim çocukluğumuz... Bu inleten şarkı da birilerinin çocukluğu haline gelmiş biz büyürken fark ettiğim buydu. Bizler beraber ve ayrı ayrı İzel-Çelik-Ercan'ı, Hakan Peker'i ne bileyim Gülşen'in o evrim geçirmeden önceki sevimli kız hallerini gördüğümüzde/duyduğumuzda ne kadar kitsch olursa olsun bebek görmüş insan gibi "aman da aman agucuk gugucuk" tarzı tepkiler veriyoruz hani. İşte sanırım "yeaaarrr elleeeeğriiiiin neeeeğrrdeeeeeee yağ beeni de gööötüüüüür yaaa dağ giiiiitmeeeğğ" diye inleyen şarkıyı duyduğunda da aynı tepkiyi veren bir kesim var artık. Böyle böyle derken epey isim-şarkı bulmuştum bugün hatta 2000lerin çocuklarının agucuk gugucuk nostaljisiyle yaklaşacağı ama uçmuş gitmiş aklımdan nedense. Evet, biz 90ların çocukları için "2000lerin çocukları" kavramıyla tanışma vakti gelmiş. Hatyatına teknoloji sonradan giren, o yüzden nispeten daha şanslı bulduğum devir son üyeleri olarak bizimle kapanmıştı ya üstümüze gıcır gıcır bir teknoloji kuşağı bile gelmiş aklınızda olsun. İlk oyuncağı kurmalı köpekler değil, bilgisayar oyunları olan; "yakışıklı babam gibi aşık oldum anam gibi" yerine "kalbini mi kırdım af edersin" gibisinden şarkı sözleri ezberlemiş; TV başında ilk Susam Sokağı'nı değil Pokemon'u beklemiş ve artık büyümüş bir kitle oluşmuş. Biz ise çoktan büyümüşüz ve kirlenmiş dünya.
Fakat hem 90ların hem 2000lerin çocuklarının ortaklaşa muzdarip olduğu tek konu Serdar Ortaç olmuş sanırım. Kendisi azimle gözünü 2010ların çocuklarına da dikmiş bulunmakta, nesiller heba olmakta. Vur kadehlere hadi içelim.
24 Ocak 2011 Pazartesi
deney
Bu final sonrası dönemlerde, hele de "mutlu son"a hemen hemen 6 ayımızın kaldığı şu günlerde finallerin ertesi boşluk anında sosyolojik-psikolojik deneyde gibi hissediyorum kendimi. Tuhaf mı? Bence değil...
Kendime bakıp görüyorum ben şu anki ruh halimde, insan önemli değişikliklere doğru giderken;
-her şeyi sermek, kendini yaymak istermiş,
-her şeyi manasızca ertelemeye çalışırmış,
-insanlardan kaçıp duvarlar öresi gelirmiş,
-sonra da ördğü duvarları kırmaktan korkarmış.
Ama en çok da gelen değişimden korkarmış insan.
Kendime bakıp görüyorum ben şu anki ruh halimde, insan önemli değişikliklere doğru giderken;
-her şeyi sermek, kendini yaymak istermiş,
-her şeyi manasızca ertelemeye çalışırmış,
-insanlardan kaçıp duvarlar öresi gelirmiş,
-sonra da ördğü duvarları kırmaktan korkarmış.
Ama en çok da gelen değişimden korkarmış insan.
4 Ocak 2011 Salı
izdivaç
Peşpeşe evlilik, nişan vs haberleri duyup şaşı bak şaşır olduğumuz, izdivaç mevzuunun gündemimizde gittikçe daha geniş yer kapladığı (!) şu zamanlarda annem olaya çok farklı bir yönden yaklaşmayı tercih etti dün.
Yeni 2-3 tane izdivaç programının başlayacağını öğrenmenin hışmıyla odama gelip "Bak bu kadarı yetmemiş x,y ve z de izdivaç programı yapacaklarmış. Vallahi bilemiyorum biz nerede hata yaptık, senin burada yok siyaset yok orta doğu diye sabah 4lere kadar niye gözlerin çıkıyor anlamıyorum ben artık zaten! cık cık cık yazık size!!" dedikten sonra kafasını sallaya sallaya televizyonun başına geri döndü ve arkasında "?!!!" ifadeli bir ben bıraktı.
Sokakta top peşinde koşan oğlunu zorla eve sokup ders çalıştıran, oğlu mühendis olduktan sonra da futbolculara bakıp başını duvarlara vuran ailelerin kız çocukları için aradıkları model bulunmuştur. Erkek topçu-popçu, kız izdivaççı olmasın diye itinayla uğraşılmalıdır, toplu duvara kafa vurma ayini için gelecekten bir gün seçip size haber vereceğim...
Yeni 2-3 tane izdivaç programının başlayacağını öğrenmenin hışmıyla odama gelip "Bak bu kadarı yetmemiş x,y ve z de izdivaç programı yapacaklarmış. Vallahi bilemiyorum biz nerede hata yaptık, senin burada yok siyaset yok orta doğu diye sabah 4lere kadar niye gözlerin çıkıyor anlamıyorum ben artık zaten! cık cık cık yazık size!!" dedikten sonra kafasını sallaya sallaya televizyonun başına geri döndü ve arkasında "?!!!" ifadeli bir ben bıraktı.
Sokakta top peşinde koşan oğlunu zorla eve sokup ders çalıştıran, oğlu mühendis olduktan sonra da futbolculara bakıp başını duvarlara vuran ailelerin kız çocukları için aradıkları model bulunmuştur. Erkek topçu-popçu, kız izdivaççı olmasın diye itinayla uğraşılmalıdır, toplu duvara kafa vurma ayini için gelecekten bir gün seçip size haber vereceğim...
8 Aralık 2010 Çarşamba
çocukluk işte
Bir çocukla oturup vakit geçirmeyeli epey olmuş, ders vermeye başlayınca anlamıştım bunu. Ailede pek yok, etraftakileri de görmezden gelmişim herhalde. Her derste vay be nereden nereye geldik biz ya hey gidi hey diyorum, nostalji yaşıyorum resmen.
Bir de derslerin kendisi var tabii bu durumun yanında. Dersimiz matematik... 1/3 ile 2/3 arasında da bir sayı olabileceğini söyledim bugün 5. sınıfa giden şirin mi şirin kızcağıza. "Bak bu kesri genişletirsen" dedim "arada başka sayılar olduğunu da görürsün, sayı doğrusundan da bakabilirsin veya...". Bana sanki şapkadan tavşan çıkarmışım gibi baktı.
1 ile 2 arasında bile sonsuz sayı olduğunu söylesem mi diye düşünürken o bakışları görünce vazgeçtim. Tuhaf matematik eğitimimizin yoktur dediği her şeyin bir sene sonra vardır olarak görmesine daha var. Daha okuyacağı uzun uzun yıllar var şimdiden okuldan, hayattan soğutmaya gerek yok. Kafası karışmasın, bilmesin mutlu kalsın...
Abileri ablaları gaz manyağı olurken belki de en iyisi bu...
Bir de derslerin kendisi var tabii bu durumun yanında. Dersimiz matematik... 1/3 ile 2/3 arasında da bir sayı olabileceğini söyledim bugün 5. sınıfa giden şirin mi şirin kızcağıza. "Bak bu kesri genişletirsen" dedim "arada başka sayılar olduğunu da görürsün, sayı doğrusundan da bakabilirsin veya...". Bana sanki şapkadan tavşan çıkarmışım gibi baktı.
1 ile 2 arasında bile sonsuz sayı olduğunu söylesem mi diye düşünürken o bakışları görünce vazgeçtim. Tuhaf matematik eğitimimizin yoktur dediği her şeyin bir sene sonra vardır olarak görmesine daha var. Daha okuyacağı uzun uzun yıllar var şimdiden okuldan, hayattan soğutmaya gerek yok. Kafası karışmasın, bilmesin mutlu kalsın...
Abileri ablaları gaz manyağı olurken belki de en iyisi bu...
26 Kasım 2010 Cuma
tık tık tık
Evet yazasım gelmiyor doğru... İçim sıkılıyor öyle sebepsiz, açtığım gibi kapatıyorum blogu bu aralar nedense. Affola.
Bayram buruktu efem, çok hem de... Hastaneler, bakımevleri derken iyi gelmedi bize, çok şey vurdu yüzümüze. Yıllar geçiyor dedi mesela, yaşlanıyorsun. Hadi sen yaşlan sorun değil ama etrafındakilerin yaşlanması pek öyle kolay olmuyor dedi. Biz de dinledik. Eskileri, eski günleri andık, hepsi de güzeldi.
Bu bayram bir kez daha nefret ettim içinde yaşadığımız zamandan. Sebepsiz... Eski bayram mendillerini özledim mesela, çocukken biriktirdiğim, hala bir köşede duran bez mendiller. Yanlış zamanda doğduğuma dair inancım had safhada yine ama gelir yoklar beni ara ara bakmayın siz.
Ardından da kabus gibi sınavlarla dolu bir hafta geldi. Bitse de gitsek artık. Bir lise son psikolojisi, duvarlardan taşma isteği, kağıtları fırlatıp atma isteği var hepimizde. Ders çalışmak her zamankinden de zor geliyor artık. Gündemin en çok konuşulan konusu, "hadi bitirdik peki mutlu sondan sonra ne olacak master mı iş mi?" sorunsalında master'ı tercih edenlere ermiş gözüyle bakıyorum uzun zamandır. Daha da çok okuma istekleri olması beni resmen dehşete düşürüyor. Tabii bu dehşeti "bu gidişle benden köy-kasaba olmaz" havası izliyor o ayrı bir yazı konusu. Her şeyden kaçma isteğimiz, bir gün çalışmadan emekli olam amacımız var ya, sanırım yaşımızdan çok ruhumuz yaşlanmış bizim.
Böyle işte...
"Küçük mutluluklar, çok eski hatıralar peşindeyiz..."
Bayram buruktu efem, çok hem de... Hastaneler, bakımevleri derken iyi gelmedi bize, çok şey vurdu yüzümüze. Yıllar geçiyor dedi mesela, yaşlanıyorsun. Hadi sen yaşlan sorun değil ama etrafındakilerin yaşlanması pek öyle kolay olmuyor dedi. Biz de dinledik. Eskileri, eski günleri andık, hepsi de güzeldi.
Bu bayram bir kez daha nefret ettim içinde yaşadığımız zamandan. Sebepsiz... Eski bayram mendillerini özledim mesela, çocukken biriktirdiğim, hala bir köşede duran bez mendiller. Yanlış zamanda doğduğuma dair inancım had safhada yine ama gelir yoklar beni ara ara bakmayın siz.
Ardından da kabus gibi sınavlarla dolu bir hafta geldi. Bitse de gitsek artık. Bir lise son psikolojisi, duvarlardan taşma isteği, kağıtları fırlatıp atma isteği var hepimizde. Ders çalışmak her zamankinden de zor geliyor artık. Gündemin en çok konuşulan konusu, "hadi bitirdik peki mutlu sondan sonra ne olacak master mı iş mi?" sorunsalında master'ı tercih edenlere ermiş gözüyle bakıyorum uzun zamandır. Daha da çok okuma istekleri olması beni resmen dehşete düşürüyor. Tabii bu dehşeti "bu gidişle benden köy-kasaba olmaz" havası izliyor o ayrı bir yazı konusu. Her şeyden kaçma isteğimiz, bir gün çalışmadan emekli olam amacımız var ya, sanırım yaşımızdan çok ruhumuz yaşlanmış bizim.
Böyle işte...
"Küçük mutluluklar, çok eski hatıralar peşindeyiz..."
17 Ekim 2010 Pazar
devam...
Hala ölenler ve doğanlar geçiyor önümüzden... Hala allak bullağız...
Bir yanda da hesaplaşmalar var aslında, kendinle hesaplaşmak, etrafındakilerle hesaplaşmak... Bazı şeyleri gözden geçiriyor insan, sonra bir daha geçiriyor, sonra gece uyuyamıyor bir daha kuruyor hepsini. Yıkıyor, kuruyor, yıkıyor, kuruyor.. Eline bir şey geçmiyor tabii ama görüyor insan bazı şeyleri. Umulanlar ve bulunanlar olarak... Ha görmek bilmek ne işe yarıyor derseniz, hiçbir işe yaramıyor tabii ki. Ignorance is bliss diye boşuna dememişler.
Cümlelerimin yüklemleri az bu ara. Hayat bize neler hazırlıyor yaşayıp göreceğiz.
Bir yanda da hesaplaşmalar var aslında, kendinle hesaplaşmak, etrafındakilerle hesaplaşmak... Bazı şeyleri gözden geçiriyor insan, sonra bir daha geçiriyor, sonra gece uyuyamıyor bir daha kuruyor hepsini. Yıkıyor, kuruyor, yıkıyor, kuruyor.. Eline bir şey geçmiyor tabii ama görüyor insan bazı şeyleri. Umulanlar ve bulunanlar olarak... Ha görmek bilmek ne işe yarıyor derseniz, hiçbir işe yaramıyor tabii ki. Ignorance is bliss diye boşuna dememişler.
Cümlelerimin yüklemleri az bu ara. Hayat bize neler hazırlıyor yaşayıp göreceğiz.
20 Eylül 2010 Pazartesi
dönüş
Pek çok konuda geri dönüşler yaşamaktayım bu aralar. Tatilden eve dönüş, ders seçme telaşına dönüş, bürokrasi peşinde koşmaya dönüş, yavaştan okula geri dönüş... Bir yandan da hastane durumlarına dönüş, kaygılara ve hüzünlere dönüş...
Bodrum güzeldi, iki yılın ardından denizin tadına varmak da öyle. Zaman zaman yaşlandığımı da düşündüm tatilde şakayla karışık ama eve dönüşte yaşlılık ne olduğunu hatırlattı bana bir kez daha. Biraz yoğunum ve biraz düşünceliyim bu aralar yani. Şimdilik bir süre daha ara, sonra dönerim yine...
Bodrum güzeldi, iki yılın ardından denizin tadına varmak da öyle. Zaman zaman yaşlandığımı da düşündüm tatilde şakayla karışık ama eve dönüşte yaşlılık ne olduğunu hatırlattı bana bir kez daha. Biraz yoğunum ve biraz düşünceliyim bu aralar yani. Şimdilik bir süre daha ara, sonra dönerim yine...
9 Eylül 2010 Perşembe
boş zaman eğlenceleri
Yaklaşık 10 gündür, hasret giderme toplantılarının bitmesi ve herkes bir iş güç peşindeyken benim boş gezenin boş kalfası durumuna düşmem sebebiyle kendimi boş zaman eğlencelerine verdim: Friends ve 2010 Dünya Basketbol Şampiyonası...
Friends canımdır, saatlerce aynı şeyleri izleyip aynı şeylere güldüğümdür:) Final zamanlarının en güzel ders çalışmama yöntemlerinden olmasının yanı sıra benim gözümde en güzel boş vakit değerlendirme şeklidir:)
Öte yandan basket maçları bitince ne yaparım diye düşünüyorum aslında. Malum bir Friends değiller kendileri sarıp sarıp başa seyredesin. Ama bu benim fena halde sarmış olmamı değiştirmiyor. Normalde amaaan "x ve y'nin maçından bana ne yaa" derken şimdi deli gibi bütün maçları takip ediyorum. Eh bir yandan da bizim açımızdan bakınca da ortam müsait, haliyle evin içinde "Oooo ooo oo oooo" diye dolaşıyorum. İçime ne kaçtı bilmem ama Hidayet'e selamlar, "Nasıl sakin olayım abi, manyak mısın?" :P
Yine de Friends ve basketbol şampiyonası bitince ne yapacağımı da biliyorum gerçi. 2 yılın ardından, bekle beni tatil, bekle beni deniz, bekle bizi Bodrum!!
Friends canımdır, saatlerce aynı şeyleri izleyip aynı şeylere güldüğümdür:) Final zamanlarının en güzel ders çalışmama yöntemlerinden olmasının yanı sıra benim gözümde en güzel boş vakit değerlendirme şeklidir:)
Öte yandan basket maçları bitince ne yaparım diye düşünüyorum aslında. Malum bir Friends değiller kendileri sarıp sarıp başa seyredesin. Ama bu benim fena halde sarmış olmamı değiştirmiyor. Normalde amaaan "x ve y'nin maçından bana ne yaa" derken şimdi deli gibi bütün maçları takip ediyorum. Eh bir yandan da bizim açımızdan bakınca da ortam müsait, haliyle evin içinde "Oooo ooo oo oooo" diye dolaşıyorum. İçime ne kaçtı bilmem ama Hidayet'e selamlar, "Nasıl sakin olayım abi, manyak mısın?" :P
Yine de Friends ve basketbol şampiyonası bitince ne yapacağımı da biliyorum gerçi. 2 yılın ardından, bekle beni tatil, bekle beni deniz, bekle bizi Bodrum!!
27 Ağustos 2010 Cuma
karışık...
Bazen yaşananları, ağızdan ya da kalemden çıkan sözleri düşünüyorum da soruyorum kendime: Acaba insanlara hak ettiklerinden fazla mı değer veriyorum yoksa başkalarına verdiğim değerin karşılığını göremediğim için mi sinirleniyorum?
Sanırım "Ben olsam şöyle yapardım o yapmadı", "Ben onun için bu kadar uğraştım o umursamadı" ya da "Ben olsam bunu demezdim ama o dedi" çocukluğundan kurtulmak gerek artık. Zaman geçiyor ve hepimiz değişiyoruz her gün, her an. "Ben böyle yapardım" ile değerlendirmemeli başka insanları ve onlardan gördüğümüz değeri... Yoksa sonu boşu boşuna sinirleri yıpratmak olacak. Elindekiyle yetinmeyi bilmiyorsan ve gemileri yakmak da istemiyorsan susup oturmayı bilmek gerek sanırım.
Tezer Özlü güzel demiş zamanında zira, "Aynı dili konuşan iki kişi yok!"
Sanırım "Ben olsam şöyle yapardım o yapmadı", "Ben onun için bu kadar uğraştım o umursamadı" ya da "Ben olsam bunu demezdim ama o dedi" çocukluğundan kurtulmak gerek artık. Zaman geçiyor ve hepimiz değişiyoruz her gün, her an. "Ben böyle yapardım" ile değerlendirmemeli başka insanları ve onlardan gördüğümüz değeri... Yoksa sonu boşu boşuna sinirleri yıpratmak olacak. Elindekiyle yetinmeyi bilmiyorsan ve gemileri yakmak da istemiyorsan susup oturmayı bilmek gerek sanırım.
Tezer Özlü güzel demiş zamanında zira, "Aynı dili konuşan iki kişi yok!"
21 Temmuz 2010 Çarşamba
Berlin'i içselleştirmek
Dönüş tarihi kesinleşti... 16 Ağustos sabah saatlerinde, İstanbulum'a kavuşmuş olacağım bir terslik olmazsa. Sevinç ve heyecanla bekliyorum efem...
Berlin cephesindeyse ilginç ve hüzünlü anlar yaşanıyor aslında. Geri dönüşler çoktan başladı, hafta sonu gidenlerin ardından el sallamakla, içimizi burkmakla geçti. Pazar ritüeli Mauerpark'a gidip büyük tezahüratlarla, çocuksu bi mutlulukla aldığım; bir süre düzenli kullandıktan sonraysa tembelliğe vurup ihmal ettiğim bisikletimi de yeniden sattım haftasonu. Bu hafta da bir yandan bitmek tükenmek bilmeyen ödev telaşı bir yandan da Ege, Ceyda ve Yaprak'ı uğurlamakla geçiyor ve geçecek. Onlar gidince Berlin iyice boşalacak gözümde, bir yanı eksik kalacak hep. İçim buruk, içim tuhaf, elde var hüzün...
Bugün Almanca sınıfından arkadaşım Katarina'nın Facebook'unda gördüğüm -ders miktarıyla Facebook'ta geçirilen zamanın artışındaki uyuma dikkat!- "Sanki daha dün geldim buraya ve sanki yıllardır buradayım..." sözü, Berlin günlerimizin özeti adeta. Daha yapılacak çok şey vardı, yeni gelmiştik. Ama tadında kalmalıydı, yıpratmaya başlamıştı Berlin bizi, sanki yıllardır buradaydık...
Giderayak Berlin gerçekten de içselleşti bizde, alıştık buralara, Berlin'i de sevdik hatırı kalmasın muhabbeti bir yana bu durumun somut halini de yaşadık geçen gün. Yaprak'la hararetli hararetli konuşup kendimizi rastgele - ya da içgüdülerimizin yönlendirmesiyle- bir U-Bahn'a attıktan sonra, "Dur ya biz n'apıyoruz, bu tren nereye gidiyor, hiç bakmadık" diyerek kafamızı kaldırdığımızda, doğru trene bindiğimizi görüp hayrete düştük. Ey Berlin'in labirent bahn sistemi, sen de bizim bir parçamız mı oldun artık ne?
Son olarak söylenmeli ki, durup durup birbirimize bakarak söylemeye başladığımız şarkıların da karakteri değişti bu aralar... İlk aylarda, moralimizi bozan türlü olumsuzluklara karşı durabilmek için yüksek sesle söylediğimiz neşeli ritmler, yerini mırıldanmalara bırakmaya başladı. Bu aralar Berlin repertuarımızda Mamak Türküsü açık ara önde...
"Geldiğimizde otlar yemyeşildi,
Ve kuzeydeydi güneş...."
Berlin cephesindeyse ilginç ve hüzünlü anlar yaşanıyor aslında. Geri dönüşler çoktan başladı, hafta sonu gidenlerin ardından el sallamakla, içimizi burkmakla geçti. Pazar ritüeli Mauerpark'a gidip büyük tezahüratlarla, çocuksu bi mutlulukla aldığım; bir süre düzenli kullandıktan sonraysa tembelliğe vurup ihmal ettiğim bisikletimi de yeniden sattım haftasonu. Bu hafta da bir yandan bitmek tükenmek bilmeyen ödev telaşı bir yandan da Ege, Ceyda ve Yaprak'ı uğurlamakla geçiyor ve geçecek. Onlar gidince Berlin iyice boşalacak gözümde, bir yanı eksik kalacak hep. İçim buruk, içim tuhaf, elde var hüzün...
Bugün Almanca sınıfından arkadaşım Katarina'nın Facebook'unda gördüğüm -ders miktarıyla Facebook'ta geçirilen zamanın artışındaki uyuma dikkat!- "Sanki daha dün geldim buraya ve sanki yıllardır buradayım..." sözü, Berlin günlerimizin özeti adeta. Daha yapılacak çok şey vardı, yeni gelmiştik. Ama tadında kalmalıydı, yıpratmaya başlamıştı Berlin bizi, sanki yıllardır buradaydık...
Giderayak Berlin gerçekten de içselleşti bizde, alıştık buralara, Berlin'i de sevdik hatırı kalmasın muhabbeti bir yana bu durumun somut halini de yaşadık geçen gün. Yaprak'la hararetli hararetli konuşup kendimizi rastgele - ya da içgüdülerimizin yönlendirmesiyle- bir U-Bahn'a attıktan sonra, "Dur ya biz n'apıyoruz, bu tren nereye gidiyor, hiç bakmadık" diyerek kafamızı kaldırdığımızda, doğru trene bindiğimizi görüp hayrete düştük. Ey Berlin'in labirent bahn sistemi, sen de bizim bir parçamız mı oldun artık ne?
Son olarak söylenmeli ki, durup durup birbirimize bakarak söylemeye başladığımız şarkıların da karakteri değişti bu aralar... İlk aylarda, moralimizi bozan türlü olumsuzluklara karşı durabilmek için yüksek sesle söylediğimiz neşeli ritmler, yerini mırıldanmalara bırakmaya başladı. Bu aralar Berlin repertuarımızda Mamak Türküsü açık ara önde...
"Geldiğimizde otlar yemyeşildi,
Ve kuzeydeydi güneş...."
25 Haziran 2010 Cuma
Ne ne ne???
Ben paper peşinde koştururken ve beynimin dille ilgilenen zavallı bölgesi hangisiyse o da İngilizce ve Almanca arasında gidip gelmekten bitap düşmüşken, bu metinlerin Türkçeleri yok mudur acaba diye kendimce "zeki" bir çabaya girdim. Ya şurada 3 ay uzak kaldık kaşla göz arasında Türkiye'de başka bir dil kabul edildi ya da bu yazılanar Türkçe değil. Karar veremedim, bilemedim ben onu...
"Dizge, insan dilinin ikinci eksenini oluşturur. Saussure dizgeyi bir dizi çağrışımsal alan biçiminde tasarlamıştır."
"Sonsuz betik'in bölümlenmesi değiştirim denilen sınamayla gerçekleştirilir"
Eminim çok güzel şeyler diyodur... Hı hı...
"Dizge, insan dilinin ikinci eksenini oluşturur. Saussure dizgeyi bir dizi çağrışımsal alan biçiminde tasarlamıştır."
"Sonsuz betik'in bölümlenmesi değiştirim denilen sınamayla gerçekleştirilir"
Eminim çok güzel şeyler diyodur... Hı hı...
15 Haziran 2010 Salı
hüzünler başıma vurdu yine...
Aslında pek de gitmemişti hüzünler zaten. Yanında olmak, destek olmak istediklerimin hayatlarına uzaktan bakmak zorluyor beni. Bir yerlerde birileri için bir şeyler yapabilecekken burada eli kolu bağlı oturmak yoruyor. Dile getirmek istemediğim nedenlerden ötürü üstü kapalı konuşuyorum ve sayıklıyorum yine bugün. Hiçbir şey yapamamak canımı sıkıyor.
Yaprak'a selam olsun bu şarkı da...
Yaprak'a selam olsun bu şarkı da...
28 Mayıs 2010 Cuma
Karneval der Kulturen
Bir haftadır yazmak isteyip de bir türlü yazamadıklarımı içimde patlamamaları için şimdi toptan yazmaya karar verdim. Yalnız hepsini aynı başlık altına atmak haksızlık olacaktı o yüzden ayrı ayrı yazmak istiyorum hepsini. Belki bugünün tarihiyle pek çok başlık olmuş olacak böylece ama en azından hakkını vererek kelimelere döktüğümü hissedeceğim bir şekilde. Tarih sırası da aynen kalıyor zaten...
1996'dan beri her yıl mayıs ayında düzenlenen ve bu yıl 21-24 Mayıs tarihlerine denk gelen Karneval der Kulturen geçen haftasonumuzun tamamını kapladı, iyi de etti. Cuma, cumartesi karnaval için kurulan sahnelerin önünde dans etmekle, pazar ise Hermannstraße'den başlayıp Yorckstraße'de son bulan ancak bizim Yorckstraße'deki 4-5 saatlik kısmına katıldığımız "Straßenumzug"da dans etmekle ile geçti. Karnavalda kurulan ve incik boncuk, giysi miysi, kültürel çağrışımı olan her türlü eşya satan standları biraz pahalı buldum ve bizde yazlık bölgelere kurulan tezgahların biraz daha geniş kapsamlısına benzettim açıkçası. Yine de berlin'in kesinlikle böyle renkli bir pazara ihtiyacı vardı, Mauerpark'taki Flohmarkt bir yere kadar idare ediyor çünkü, sonrasında kasvet basıyor insanları ve kendilerini bira-kokteyl-karaoke üçlüsüne vuruyorlar. Cuma-cumartesi kısmına dönersek, daha çok Balkan müzikleri çalan sahnenin önünde takılmayı tercih ettik, grubun çoğunluğunun Türk-Yunan olmasından da kaynaklı olabilir tabii bu durum ama herkesin Akdenizli olduğunu düşünürsek bir yerden yakalıyor onları da 9/8likler:) Böylece multikulti olarak halay çekip ve sirtaki yapmamızdan sonra, multikulti olarak roman havası, zeybek, misket de oynamış olduk, ucundan horon da denedik bakalım dans yelpazemiz daha ne kadr genişleyecek?
Pazar günü ise iyice çocukluğumuz tuttu, "parade" havasına kaptırdık kendimizi, yüzümüzü boyadık ve geçit töreni sırasında (çok resmi geldi kulağa birden böyle ya neyse artık) bir konvoyun arkasından diğer konvoyun arkasına attık kendimizi, utanmadan sokağın sonuna gelince "Burada bitti başa dönüp diğerlerinin peşine takılalım yeniden" deyip başa bile döndük. Salsamız da Afrika tamtamlarımız da eksik kalmadı kültür kotamızı doldurduk. Bir de sanırım kısa süreli ünü de yaşamışız orada, Berlin'de olduğumuz şu kısacık zamanda kimleri tanıdıysak hepsi görmüş bizi o gün saçma sapan şekillerde dans ederken, hatta resimlerimiz bile çekilmiş. Erasmus'tur ne yapsa yeridir diyor ve geçiyoruz efem...
Son olarak yine Ebru'dan tespitler diyorum,
1) Berlin'in karnavala ihtiyacı varmış bunu anlamış olduk. Karnaval olunca Berlin de rengarenk bir şehir olabiliyormuş meğer, insanlar menopoz havası kasvetini üzerilerinden atabiliyormuş ve hatta menopoz havası bile gaza gelip yarım günlüğüne de olsa ısınabiliyormuş- tabii ki acısını sonradan çıkarmak üzere...
2) Yabancılardan çok hoşlaşmadığı bir gerçek Almanya'nın, ama bir kez daha gördüm ki bu ülkeyi -başkentinde yaşadıklarıma ve diğer yerlerini de az çok görmüş olmama dayanarak genelleme yapma hakkımı kullanıyorum- yabancılar ve yabancı kökenliler eğlendirip doyuruyor. Yani yabancılar olmasa eğlence biter, ki hadi bunu çok önemsemediler diyelim, aç kalırsınız vallahi currywurstlar çıkar içinizden o derece...
3) Bu da benden erkeklere, kız gözüyle bir tavsiyedir: Dans etmek için pek çok seçeneğiniz var, ne bileyim zeybek olur, halay olur, vals olur, tango olur her kültürden biraz oturaklı dans örnekleri bulunabilir. Yalnız çok rica ederim elektriğe tutulmuş gibi garip danslar, tekno figürler filan yapmaya kalkışmayın gözünüzü seveyim, berbat bir sonuç çıkıyor ortaya zira...
ve resimler...



1996'dan beri her yıl mayıs ayında düzenlenen ve bu yıl 21-24 Mayıs tarihlerine denk gelen Karneval der Kulturen geçen haftasonumuzun tamamını kapladı, iyi de etti. Cuma, cumartesi karnaval için kurulan sahnelerin önünde dans etmekle, pazar ise Hermannstraße'den başlayıp Yorckstraße'de son bulan ancak bizim Yorckstraße'deki 4-5 saatlik kısmına katıldığımız "Straßenumzug"da dans etmekle ile geçti. Karnavalda kurulan ve incik boncuk, giysi miysi, kültürel çağrışımı olan her türlü eşya satan standları biraz pahalı buldum ve bizde yazlık bölgelere kurulan tezgahların biraz daha geniş kapsamlısına benzettim açıkçası. Yine de berlin'in kesinlikle böyle renkli bir pazara ihtiyacı vardı, Mauerpark'taki Flohmarkt bir yere kadar idare ediyor çünkü, sonrasında kasvet basıyor insanları ve kendilerini bira-kokteyl-karaoke üçlüsüne vuruyorlar. Cuma-cumartesi kısmına dönersek, daha çok Balkan müzikleri çalan sahnenin önünde takılmayı tercih ettik, grubun çoğunluğunun Türk-Yunan olmasından da kaynaklı olabilir tabii bu durum ama herkesin Akdenizli olduğunu düşünürsek bir yerden yakalıyor onları da 9/8likler:) Böylece multikulti olarak halay çekip ve sirtaki yapmamızdan sonra, multikulti olarak roman havası, zeybek, misket de oynamış olduk, ucundan horon da denedik bakalım dans yelpazemiz daha ne kadr genişleyecek?
Pazar günü ise iyice çocukluğumuz tuttu, "parade" havasına kaptırdık kendimizi, yüzümüzü boyadık ve geçit töreni sırasında (çok resmi geldi kulağa birden böyle ya neyse artık) bir konvoyun arkasından diğer konvoyun arkasına attık kendimizi, utanmadan sokağın sonuna gelince "Burada bitti başa dönüp diğerlerinin peşine takılalım yeniden" deyip başa bile döndük. Salsamız da Afrika tamtamlarımız da eksik kalmadı kültür kotamızı doldurduk. Bir de sanırım kısa süreli ünü de yaşamışız orada, Berlin'de olduğumuz şu kısacık zamanda kimleri tanıdıysak hepsi görmüş bizi o gün saçma sapan şekillerde dans ederken, hatta resimlerimiz bile çekilmiş. Erasmus'tur ne yapsa yeridir diyor ve geçiyoruz efem...
Son olarak yine Ebru'dan tespitler diyorum,
1) Berlin'in karnavala ihtiyacı varmış bunu anlamış olduk. Karnaval olunca Berlin de rengarenk bir şehir olabiliyormuş meğer, insanlar menopoz havası kasvetini üzerilerinden atabiliyormuş ve hatta menopoz havası bile gaza gelip yarım günlüğüne de olsa ısınabiliyormuş- tabii ki acısını sonradan çıkarmak üzere...
2) Yabancılardan çok hoşlaşmadığı bir gerçek Almanya'nın, ama bir kez daha gördüm ki bu ülkeyi -başkentinde yaşadıklarıma ve diğer yerlerini de az çok görmüş olmama dayanarak genelleme yapma hakkımı kullanıyorum- yabancılar ve yabancı kökenliler eğlendirip doyuruyor. Yani yabancılar olmasa eğlence biter, ki hadi bunu çok önemsemediler diyelim, aç kalırsınız vallahi currywurstlar çıkar içinizden o derece...
3) Bu da benden erkeklere, kız gözüyle bir tavsiyedir: Dans etmek için pek çok seçeneğiniz var, ne bileyim zeybek olur, halay olur, vals olur, tango olur her kültürden biraz oturaklı dans örnekleri bulunabilir. Yalnız çok rica ederim elektriğe tutulmuş gibi garip danslar, tekno figürler filan yapmaya kalkışmayın gözünüzü seveyim, berbat bir sonuç çıkıyor ortaya zira...
ve resimler...
18 Mayıs 2010 Salı
bisiklet!!!
Daha Almanya'ya gelmeden aylar önce "Berlin'e bir gideyim, yerleşeyim ilk iş kendime bisiklet alacağım!" diye büyük büyük laflar ediyordum. Nerden bileyim o "bir gidip yerleşmenin" bir buçuk ay süreceğini... Saflık işte naparsınız.
Neyse ama sonunda muradıma erdim, geçtiğimiz pazar Mauerpark'taki bit pazarından kendime ikinci el bir bisiklet aldım. Sıkı pazarlıklar sonucu aldığım bisikleti dönmeden önce geri satabileceğim konusunda da anlaştık adamla, ki bu duruma annem "sen almadın onu o zaman kiraladın" yorumunu getirmeyi tercih etti. Yine de ağustos ortası gibi Berlin'deki köyümde duran bisikletime talip varsa, geliştirdiğim pazarlık yeteneklerimle bir orta yol da bulabiliriz, ben de bisikleti tekrar ta Mauerpark'a taşımak zorunda kalmam -bisiklet beni taşımalı zira ben onu değil. Yani satıyoruuum saattııım muhabbetine girebiliriz ilgilenen çekirgelerle:)
Neyse efenim, bisiklet dedik bağrımıza bastık, pazartesi günü soluğu bisikletlerle Potsdam'da aldık. Burada kısa bir bilgi girmeli belki de, bisikletle başka şehre gitmiş olmam "havalı" gözükebilir, "uuu" denebilir bu duruma ama bilir misiniz ki Potsdam bana Berlin'in şehir merkezinden daha yakın. Sabancı Üniversitesi'ndekilerle empati geliştirdim burada, aynı kaderi paylaşıyoruz bir yerde. Neyse ne diyorduk, bisiklet dedim bağrıma bastım ilk günden canıma okudu! 3 yıldır adam gibi spor yapmayan, 1-2 kez adada atılan yarım saatlik turları saymazsak bisiklete doğru dürüst en son yine Almanya'da 6 yıl önce binmiş olan lapacı Ebru bir günde nakavt oldu. İki gündür resmen popomun üstüne doğru dürüst oturamıyorum, varlığını çoktan unuttuğum kasların hepsi aynı anda ağrımakta, ellerimi kollarımı bacaklarımı kaldırasım gelmiyor. Ama bana verdiği tüm bu ağrılara rağmen -ki az önce söylediğim lapacı modumla çoktan hak etmiştim bunu oh olsun bana- pek bir seviyorum bisikletimi, bisikletimle dolaşmayı. Okul yolunun metroya kadarki kısmında beni 1 buçuk aydır delirten otobüse (118!!) el sallamak müthiş zevkli oluyor. Yağmur yağmasın bisikletimle mutluluğumuz devam etsin diyordum ama az önce tekrar şakırdadı yağmur sağolsun, yarına kadar dinmezse bu sefer 118 bana nanik yapacak sanırım. Yine de inatla umuyoruz ki havalar güzelleşecek ve ben İstanbul'da neredeyse hiç binemeden eskiyen bisikletimin acısını sende çıkaracağım bisikletceğizim...
İşte bu da henüz adı konmayan gıcır olmayan ama gururlu Mercedes'im:P
Neyse ama sonunda muradıma erdim, geçtiğimiz pazar Mauerpark'taki bit pazarından kendime ikinci el bir bisiklet aldım. Sıkı pazarlıklar sonucu aldığım bisikleti dönmeden önce geri satabileceğim konusunda da anlaştık adamla, ki bu duruma annem "sen almadın onu o zaman kiraladın" yorumunu getirmeyi tercih etti. Yine de ağustos ortası gibi Berlin'deki köyümde duran bisikletime talip varsa, geliştirdiğim pazarlık yeteneklerimle bir orta yol da bulabiliriz, ben de bisikleti tekrar ta Mauerpark'a taşımak zorunda kalmam -bisiklet beni taşımalı zira ben onu değil. Yani satıyoruuum saattııım muhabbetine girebiliriz ilgilenen çekirgelerle:)
Neyse efenim, bisiklet dedik bağrımıza bastık, pazartesi günü soluğu bisikletlerle Potsdam'da aldık. Burada kısa bir bilgi girmeli belki de, bisikletle başka şehre gitmiş olmam "havalı" gözükebilir, "uuu" denebilir bu duruma ama bilir misiniz ki Potsdam bana Berlin'in şehir merkezinden daha yakın. Sabancı Üniversitesi'ndekilerle empati geliştirdim burada, aynı kaderi paylaşıyoruz bir yerde. Neyse ne diyorduk, bisiklet dedim bağrıma bastım ilk günden canıma okudu! 3 yıldır adam gibi spor yapmayan, 1-2 kez adada atılan yarım saatlik turları saymazsak bisiklete doğru dürüst en son yine Almanya'da 6 yıl önce binmiş olan lapacı Ebru bir günde nakavt oldu. İki gündür resmen popomun üstüne doğru dürüst oturamıyorum, varlığını çoktan unuttuğum kasların hepsi aynı anda ağrımakta, ellerimi kollarımı bacaklarımı kaldırasım gelmiyor. Ama bana verdiği tüm bu ağrılara rağmen -ki az önce söylediğim lapacı modumla çoktan hak etmiştim bunu oh olsun bana- pek bir seviyorum bisikletimi, bisikletimle dolaşmayı. Okul yolunun metroya kadarki kısmında beni 1 buçuk aydır delirten otobüse (118!!) el sallamak müthiş zevkli oluyor. Yağmur yağmasın bisikletimle mutluluğumuz devam etsin diyordum ama az önce tekrar şakırdadı yağmur sağolsun, yarına kadar dinmezse bu sefer 118 bana nanik yapacak sanırım. Yine de inatla umuyoruz ki havalar güzelleşecek ve ben İstanbul'da neredeyse hiç binemeden eskiyen bisikletimin acısını sende çıkaracağım bisikletceğizim...
İşte bu da henüz adı konmayan gıcır olmayan ama gururlu Mercedes'im:P
15 Mayıs 2010 Cumartesi
kahvaltı sorunsalı
Bana kendi çapımda bir survivor deneyimi yaşatan Erasmus sayesinde artık eve dönerken yolda "Acaba bu akşam ne yesek?" benzeri sorularla boğuşmaya alıştım. 1 buçuk ayda bu konuda epey pratik de edindim, aç kalmazmışım öğrendim. Ha odamın orasından burasından çıkan ritter, bounty vs.lere karşı henüz bir kontrol yöntemi bulamadım ama bulmak istiyor muyum bilinmez:) Akşam yemeğini hallettik diyelim. Sıradaki sorunumuz olarak kahvaltı ortaya çıkıyor. Neyse ki zamanımız bu konuda kısıtlı olduğundan bu o kadar sorun olmadı. uzun süre dönüşümlü olarak müsli ya da otobüste elma-muz ikilisiyle idare ettim ama kendimi tavşan gibi hissetmeye başlayınca eski dost peynir ekmeğe geri döndüm.
Kahvaltı sorunsalım da burada başladı. Akdeniz ülkeleri karması şeklinde "damak zevkimiz nasıl da benziyor ah ah" tadında konuşurken fark ettik ki aslında kahvaltılarımız hiç benzemiyor, hatta alakası yok. Mesela Prag'dayken Fransızlar bize "Siz buraya gelmeden önce de böyle kahvaltıda ekmek ve peynirle kahvaltı eder miydiniz?" diye sordu, biz dumurların arasında "e e evet" diyebilince bu sefer de onlar şaştı. Böyle peynir-ekmek türü kahvaltıyı "typisch deutsch" sanırlarmış. Sonra bir de zeytin düşkünü diye bildiğimiz İtalyanların kahvaltıda zeytin yeme fikri için bile suratlarını ekşitmesi durumu var. "Peki siz kahvaltınızda ne oluyor?" sorusuna "Kahve" demişliği var bir İtalyan'ın ki biz buradan kahvaltıyı yemek olarak algılamadıklarını çıkarabildik sadece. Kırk yılda bir tatil günü keyiflenip sucuk yapınca -ki o da saat öğlen 1 olmuştu zaten- İspanyol ve Yunanlardan gelen tepkinin "Bu kahvaltı için miii?" olması sonucu kahvaltı anlayışlarımızın ne kadar değişik olduğunu kabullendik. Yüreklerine indirmemek için de "bu hem kahvaltı hem öğle yemeği olacak bizim için" dedik ki yalan değildi, başımız ağrımadı.
İşte böyle. Gözünü seveyim dolu dolu kahvaltının. Ben ki önümde çeşit çeşit kahvaltılık olsa da hep aynı şeyleri yiyen biri olarak, masada her şeyin bulunmasını ne çok seviyormuşum meğer. Zeytine burun kıvırılınca, peynir garipsenince daha iyi anladım. Zamansızlıktan benim için kahvaltı tavşan modunda olabilir ama bir yerlerde büyük ve içinde her şeyi bulunduran kahvaltı sofralarının varlığını bilmek de güzel. Özledim yine bir şeyleri galiba. Gitmesek de görmesek de...
Kahvaltı sorunsalım da burada başladı. Akdeniz ülkeleri karması şeklinde "damak zevkimiz nasıl da benziyor ah ah" tadında konuşurken fark ettik ki aslında kahvaltılarımız hiç benzemiyor, hatta alakası yok. Mesela Prag'dayken Fransızlar bize "Siz buraya gelmeden önce de böyle kahvaltıda ekmek ve peynirle kahvaltı eder miydiniz?" diye sordu, biz dumurların arasında "e e evet" diyebilince bu sefer de onlar şaştı. Böyle peynir-ekmek türü kahvaltıyı "typisch deutsch" sanırlarmış. Sonra bir de zeytin düşkünü diye bildiğimiz İtalyanların kahvaltıda zeytin yeme fikri için bile suratlarını ekşitmesi durumu var. "Peki siz kahvaltınızda ne oluyor?" sorusuna "Kahve" demişliği var bir İtalyan'ın ki biz buradan kahvaltıyı yemek olarak algılamadıklarını çıkarabildik sadece. Kırk yılda bir tatil günü keyiflenip sucuk yapınca -ki o da saat öğlen 1 olmuştu zaten- İspanyol ve Yunanlardan gelen tepkinin "Bu kahvaltı için miii?" olması sonucu kahvaltı anlayışlarımızın ne kadar değişik olduğunu kabullendik. Yüreklerine indirmemek için de "bu hem kahvaltı hem öğle yemeği olacak bizim için" dedik ki yalan değildi, başımız ağrımadı.
İşte böyle. Gözünü seveyim dolu dolu kahvaltının. Ben ki önümde çeşit çeşit kahvaltılık olsa da hep aynı şeyleri yiyen biri olarak, masada her şeyin bulunmasını ne çok seviyormuşum meğer. Zeytine burun kıvırılınca, peynir garipsenince daha iyi anladım. Zamansızlıktan benim için kahvaltı tavşan modunda olabilir ama bir yerlerde büyük ve içinde her şeyi bulunduran kahvaltı sofralarının varlığını bilmek de güzel. Özledim yine bir şeyleri galiba. Gitmesek de görmesek de...
6 Mayıs 2010 Perşembe
ben şahsen bizzat kendim
Berlin'in bana kattığı-katacağı en önemli şey kendimi tanımam olacak sanırım. Ne kadar tuhaf bir insana dönüşebileceğimi anlıyorum burada. Aslında ne kadar karamsar olduğumu... Evimde (ahh evim canım evim güzel evim dokunmayım ağlarım) neredeyse sadece kendi odamda yaşadığım için yalnızlığı sevdiğimi bilirdim ama yalnızlığı ne kadar çok seviyorsam sessizlikten de o kadar nefret ediyormuşum meğer. Ya da daha doğrusu yalnızlığımın dışında kalan sessizlikten nefret ediyormuşum...
İnsanın kendine sakladığı bir yaşam alanının olması ne kadar önemliymiş onu da görüyorum burada. Pazartesi taşındım, artık gönül rahatlığıyla evim diyebileceğim bir odam, yalnızlığımı yaşayabileceğim bir yerim var. Ama o kadar. Öyle olmalı yani. Ben evden çıkınca hayatın içinde bulmalıyım kendimi. Benim için mutlu bir hayat böyle olurmuş anladım. Burada menopoz havasının yarattığı moral bozukluğuna eklenen sessizlik sinirlerimi bozuyor. Git git ağaç, kuş, dal, yaprak, böcek... Hani insan, hani insan konuşması? Geçen gün sabahleyin otobüs durağında beklerken bir serçenin yemeye çalıştığı yapraktan çıkan çıtırtıları duyunca ufak çaplı kalp krizi geçirdim örneğin. hadi ben köyde yaşıyorum ama şehir merkezi de böyle, sessiz ve sinir bozacak kadar sakin. Yine de bugün iliklerimize kadar ıslanmak pahasına -evet evet burada aylardan mayıs mevsimlerden bahar bulutlardan sağanak- Türk marketine gidip kendimi mutlu ettim. Özlem ağır basınca ya da Berlin sinirimi bozunca kendimi ya hakikaten güzel olan çikolatalarına ya da Türk yiyeceklerine vuruyorum. İşe yarıyor:) Markette "İnanmıyorum ya hamsi var!!" ya da "Ben de tahin helvası buldum" gibi cümleler kurup normalde hiç sevmediğim şeyleri görünce sevindirik oluyorum, gittikçe tuhaflaşıyorum:)
Bir diğer klişemiz de bütün Akdeniz insanlarıyla anında kaynaşmak ve ortam müsaitse Fransızlara damat halayı öğretmek, Fransızlarla Kreuzberg'de horon tepmek, halay çekmek daha sonra Yunanlarla sirtaki-halay ortaya karışık danslar etmek araya İtalyanları katmak falan filan. En komiği de bütün bu insanlarla konuşmaları Almanca yapmaya çalışmak.
Yarın 3 Fransız 2 Türk olaraktan Prag'a gidiyoruz, yani yine bir 3 günlük internetsiz dönemim olacak. Eh buna da alıştık zaten, yeni evim nihayet internetim dedim de ne oldu, ödevlere gömüldüm sonuçta... Neyse, bakalım bu düzen ne zaman oturacak? Sanırım tam dönecekken...
İnsanın kendine sakladığı bir yaşam alanının olması ne kadar önemliymiş onu da görüyorum burada. Pazartesi taşındım, artık gönül rahatlığıyla evim diyebileceğim bir odam, yalnızlığımı yaşayabileceğim bir yerim var. Ama o kadar. Öyle olmalı yani. Ben evden çıkınca hayatın içinde bulmalıyım kendimi. Benim için mutlu bir hayat böyle olurmuş anladım. Burada menopoz havasının yarattığı moral bozukluğuna eklenen sessizlik sinirlerimi bozuyor. Git git ağaç, kuş, dal, yaprak, böcek... Hani insan, hani insan konuşması? Geçen gün sabahleyin otobüs durağında beklerken bir serçenin yemeye çalıştığı yapraktan çıkan çıtırtıları duyunca ufak çaplı kalp krizi geçirdim örneğin. hadi ben köyde yaşıyorum ama şehir merkezi de böyle, sessiz ve sinir bozacak kadar sakin. Yine de bugün iliklerimize kadar ıslanmak pahasına -evet evet burada aylardan mayıs mevsimlerden bahar bulutlardan sağanak- Türk marketine gidip kendimi mutlu ettim. Özlem ağır basınca ya da Berlin sinirimi bozunca kendimi ya hakikaten güzel olan çikolatalarına ya da Türk yiyeceklerine vuruyorum. İşe yarıyor:) Markette "İnanmıyorum ya hamsi var!!" ya da "Ben de tahin helvası buldum" gibi cümleler kurup normalde hiç sevmediğim şeyleri görünce sevindirik oluyorum, gittikçe tuhaflaşıyorum:)
Bir diğer klişemiz de bütün Akdeniz insanlarıyla anında kaynaşmak ve ortam müsaitse Fransızlara damat halayı öğretmek, Fransızlarla Kreuzberg'de horon tepmek, halay çekmek daha sonra Yunanlarla sirtaki-halay ortaya karışık danslar etmek araya İtalyanları katmak falan filan. En komiği de bütün bu insanlarla konuşmaları Almanca yapmaya çalışmak.
Yarın 3 Fransız 2 Türk olaraktan Prag'a gidiyoruz, yani yine bir 3 günlük internetsiz dönemim olacak. Eh buna da alıştık zaten, yeni evim nihayet internetim dedim de ne oldu, ödevlere gömüldüm sonuçta... Neyse, bakalım bu düzen ne zaman oturacak? Sanırım tam dönecekken...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


