Bir günün ardından aklıma takılan kareler ve sayıklamadan hallice dağınık düşünceler... İşte öyle bir şey...
bir yer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bir yer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
29 Nisan 2012 Pazar
11 Ekim 2010 Pazartesi
hastane gerçeği
Hani o çok önemli, hayat memat meselesi sandığımız koca koca dertlerimiz var ya günlük hayatta... Küçücükmüş işte onlar. Günlük hayat böyle pireyi deve yapan bir yapaylıkta akıp giderken gerçekten hayatın ne olduğunu bir hastanede görebilirmişiz, onunla bir yoğun bakım ünitesinin önünde yüzleşebilirmişiz meğer.
Son 3 günü düşününce hayatın ne olduğunu yüzüme yüzüme vuran kareler geliyor gözümün önüne... Cumartesi mesela, annemle yoğun bakımın önündeyiz. "Burası aslında kanser hastanesiymiş aynı zamanda" diyor annem. "Dün geldik daha bismillah birini ex diye çıkardılar önümüzden, prostat kanseri... Yarım saat sonra biri daha götürüldü, kansermiş o da... Daha ilk adımda ne moral kaldı ne bir şey!". Tam o sırada koridorun diğer ucunda kalan doğumhanelerden bir kuvöz çıkarıyorlar. Hemen önümüzde asansör bekliyor hemşire, bebeğin anneannesi ya da babaannesi olduğu anlaşılan bir kadın ve sürekli fotoğrafını çeken bir adamla beraber. Herkesin yüzü değişiyor onunla birlikte, asansör geledursun herkes bir ucundan bakıyor ona. Buruş buruş, minicik, et parçasından hallice bir şey aslında beyazlar arasında görünen. Ama içinde, sımsıkı yumruklarında hayat var. Yoğun bakım önündeki herkesin yüzüne buruk da olsa bir gülümseme konduruyor minik oğlan...
Sonra bugün... Yine aynı yer. "Bak!" diyor annem yine, "Şurdaki bastonlu amca da her gün geliyor, karısı içeride yatıyormuş." 70 yaşın üstünde bir amca, iki büklüm olmuş bastonuna sarılmış... Ama yarım saat hatta belki daha bile az bir süre karısını görmek için her gün kalkıp gelirmiş. Annem devam ediyor yine, "Dün de gelinleri doğumda olan bir çift vardı yanımda, oğulları ikide bir gelip 'Çok bağırıyor, çok canı yanıyor' diye telaş yapıyordu. Sonra çıkardılar içeriden minicik bir bebek Allah bağışlasın". Bu sözler bitiyor bu sefer yoğun bakımdan elini ağzına bastırmış, çığlığını içine atmış gözyaşları içinde bir kadın ve yakını olsa gerek 2 adam çıkıyor. Kalakalıyor herkes. Kimsenin düşünmek istemediği ihtimal bir kişinin başına gelmiş o an işte. Annem tanıyor kadını, "3 gün önce girişimizi beraber yapmışlardı. Kalp kriziymiş. 3 güne uyanması gerek demişlerdi. Demek ki..." diyor. Tamamlamasına gerek yok...
Değişik yerler hastaneler. İnsanı rahatsız edecek hatta allak bullak kadar gerçek yerler. Bunları gördükçe bazen farklı bir boyutta sanıyor kendini insan. Ya da belki dışarıda farklı bir boyuttayız haberimiz yok. Öyle işte... Biz mi nasılız? Nasıl olabilir ki insan?
Son 3 günü düşününce hayatın ne olduğunu yüzüme yüzüme vuran kareler geliyor gözümün önüne... Cumartesi mesela, annemle yoğun bakımın önündeyiz. "Burası aslında kanser hastanesiymiş aynı zamanda" diyor annem. "Dün geldik daha bismillah birini ex diye çıkardılar önümüzden, prostat kanseri... Yarım saat sonra biri daha götürüldü, kansermiş o da... Daha ilk adımda ne moral kaldı ne bir şey!". Tam o sırada koridorun diğer ucunda kalan doğumhanelerden bir kuvöz çıkarıyorlar. Hemen önümüzde asansör bekliyor hemşire, bebeğin anneannesi ya da babaannesi olduğu anlaşılan bir kadın ve sürekli fotoğrafını çeken bir adamla beraber. Herkesin yüzü değişiyor onunla birlikte, asansör geledursun herkes bir ucundan bakıyor ona. Buruş buruş, minicik, et parçasından hallice bir şey aslında beyazlar arasında görünen. Ama içinde, sımsıkı yumruklarında hayat var. Yoğun bakım önündeki herkesin yüzüne buruk da olsa bir gülümseme konduruyor minik oğlan...
Sonra bugün... Yine aynı yer. "Bak!" diyor annem yine, "Şurdaki bastonlu amca da her gün geliyor, karısı içeride yatıyormuş." 70 yaşın üstünde bir amca, iki büklüm olmuş bastonuna sarılmış... Ama yarım saat hatta belki daha bile az bir süre karısını görmek için her gün kalkıp gelirmiş. Annem devam ediyor yine, "Dün de gelinleri doğumda olan bir çift vardı yanımda, oğulları ikide bir gelip 'Çok bağırıyor, çok canı yanıyor' diye telaş yapıyordu. Sonra çıkardılar içeriden minicik bir bebek Allah bağışlasın". Bu sözler bitiyor bu sefer yoğun bakımdan elini ağzına bastırmış, çığlığını içine atmış gözyaşları içinde bir kadın ve yakını olsa gerek 2 adam çıkıyor. Kalakalıyor herkes. Kimsenin düşünmek istemediği ihtimal bir kişinin başına gelmiş o an işte. Annem tanıyor kadını, "3 gün önce girişimizi beraber yapmışlardı. Kalp kriziymiş. 3 güne uyanması gerek demişlerdi. Demek ki..." diyor. Tamamlamasına gerek yok...
Değişik yerler hastaneler. İnsanı rahatsız edecek hatta allak bullak kadar gerçek yerler. Bunları gördükçe bazen farklı bir boyutta sanıyor kendini insan. Ya da belki dışarıda farklı bir boyuttayız haberimiz yok. Öyle işte... Biz mi nasılız? Nasıl olabilir ki insan?
3 Eylül 2010 Cuma
istanbul'da turist olmak
Geçen hafta Erasmus arkadaşlarımdan -ve Prag yol arkadaşlarımdan- Isabelle İstanbul'a geldi. 7 kişilik koccaman bir grup olarak geldiklerinden ve Isabelle'in arkadaşlarıyla dil sorunu yaşadığımızdan sadece bir kez eşlik edebildim onlara. (İngiliz Dili okuyan Fransız'ın bile İngilizce konuşmaması-konuşamaması da ayrıca beni benden aldı. Bizim üniversitelerdeki eğitime fazla mı yükleniyoruz acaba dedirtti, bu da bir kıssadan hisse.) Aralarından birinin dev boy İstanbul rehberinin eşliğinde ve rehberin ait olduğu kişinin o kitaptan öğrendiği kelimelerle Türkçe konuşma hevesiyle bir hafta geçirdiler İstanbul'da...
Isabelle'in treni akşam, diğerlerinin uçak/trenleri erken olduğundan, son gününde bir kez daha ve bu kez yalnız olarak buluştuk Isabelle ile. Anlat bakalım dedim neler yaptınız? Nasıl buldunuz? Beğendiniz mi? Ne yediniz ne içtiniz vs.
Aldığım cevaplarla büyük hayal kırıklığına uğradım açıkçası. Hayır hepsi çok beğenmişti şehri. Tabii gördükleri kadarına şehir denirse... 1 haftada ne yaptıklarını kısaca özetlemek gerekirse: Ayasofya civarında bir hostelde kaldılar. 3 gece İstiklal'e gitmişler. Bir gün tekne turu yapmışlar ki bence burada geçirdikleri zamanın hakkını veren tek etkinlik o olmuş. Sonracığıma Tam 3 kere Kapalıçarşı'ya gitmişler. Sürekli döner yemişler. 1 kez de Anadolu yakasına geçelim demişler ama vapurdan inip McDonalds'a kadar gidip hamburger yedikten sonra artık kayboluruz diye mi, rehber başka bir şey önermediğinden mi, yapacak bir şey bulamadıklarından (!) mı bilinmez geri dönmüşler. (Vapurda ayaklarını demirlere de dayamamışlardır kesin! hıçk!) Zamanlarının çoğunu da yine Sultanahmet'te geçirmişler! Bu mudur? Ne anladım böyle İstanbul'dan???
Isabelle ile Bebek-Ortaköy yaptık o son gününde. Mini'den dondurma alıp parkta yayıldık. Ortaköy'e geçince ise Isabelle "Ortaköy Camii'ni tekne turunda görüp çok beğenmiştik ama buranın bu kadar güzel bir yer olduğunu bilmiyorduk. Bilsek mutlaka gelirdik." deyip üzüldü diğerleri için. Isabelle orada hayatında ilk kez kumpir ve kokoreç gördü, kafelere ve takı standlarına aşık oldu, midyelerde ve gözlemede gözü kaldı. Rakı içtiniz mi dedim, hiç görmedik ki dedi!!! Hiç balıkçıya gitmediniz mi dedim, mezeler, zeytinyağlılar, rakı ne ararsan orada olur. Yok ucuz diye hep döner yedik dedi. O dedikçe ben saç baş yoldum. Bir balık ekmek de mi gösterilmez bu rehberlerde nedir? Sultanahmet'te kalıp da Galata'ya gitmez mi bu insanlar? Bu mudur turistlerin İstanbul algısı? Ben rehberde bunlar nasıl olmaz deyince "Fransa'da en çok satan gezi rehberi oydu." dedi! Bu kadar kolay yani gel, Sultanahmet'i gör, sadece Sultanahmet'i yaz, sadece döneri yaz, tavsiyeler kısmına "mutlaka tekne turu yapın" ya da "Anadolu yakasına geçmeyi ihmal etmeyin" gibisinden yuvarlak ifadeler salla, bir-iki Türkçe kelime çiziktir al sana turist rehberi!
Neyse ki bir diğer Erasmus insanımız Rocco'nun İstanbul macerası fotoğraflarınan bile belli olarak, kendisini gezdirenlerin İstanbullu olmasından kelli gerçekten İstanbul turu gibi yaşanmış da rahat bir nefes aldım. Yoksa Isabelle ve grubunun gördüğü İstanbul değil. Benim İstanbul'um hiç değil!
Isabelle'in treni akşam, diğerlerinin uçak/trenleri erken olduğundan, son gününde bir kez daha ve bu kez yalnız olarak buluştuk Isabelle ile. Anlat bakalım dedim neler yaptınız? Nasıl buldunuz? Beğendiniz mi? Ne yediniz ne içtiniz vs.
Aldığım cevaplarla büyük hayal kırıklığına uğradım açıkçası. Hayır hepsi çok beğenmişti şehri. Tabii gördükleri kadarına şehir denirse... 1 haftada ne yaptıklarını kısaca özetlemek gerekirse: Ayasofya civarında bir hostelde kaldılar. 3 gece İstiklal'e gitmişler. Bir gün tekne turu yapmışlar ki bence burada geçirdikleri zamanın hakkını veren tek etkinlik o olmuş. Sonracığıma Tam 3 kere Kapalıçarşı'ya gitmişler. Sürekli döner yemişler. 1 kez de Anadolu yakasına geçelim demişler ama vapurdan inip McDonalds'a kadar gidip hamburger yedikten sonra artık kayboluruz diye mi, rehber başka bir şey önermediğinden mi, yapacak bir şey bulamadıklarından (!) mı bilinmez geri dönmüşler. (Vapurda ayaklarını demirlere de dayamamışlardır kesin! hıçk!) Zamanlarının çoğunu da yine Sultanahmet'te geçirmişler! Bu mudur? Ne anladım böyle İstanbul'dan???
Isabelle ile Bebek-Ortaköy yaptık o son gününde. Mini'den dondurma alıp parkta yayıldık. Ortaköy'e geçince ise Isabelle "Ortaköy Camii'ni tekne turunda görüp çok beğenmiştik ama buranın bu kadar güzel bir yer olduğunu bilmiyorduk. Bilsek mutlaka gelirdik." deyip üzüldü diğerleri için. Isabelle orada hayatında ilk kez kumpir ve kokoreç gördü, kafelere ve takı standlarına aşık oldu, midyelerde ve gözlemede gözü kaldı. Rakı içtiniz mi dedim, hiç görmedik ki dedi!!! Hiç balıkçıya gitmediniz mi dedim, mezeler, zeytinyağlılar, rakı ne ararsan orada olur. Yok ucuz diye hep döner yedik dedi. O dedikçe ben saç baş yoldum. Bir balık ekmek de mi gösterilmez bu rehberlerde nedir? Sultanahmet'te kalıp da Galata'ya gitmez mi bu insanlar? Bu mudur turistlerin İstanbul algısı? Ben rehberde bunlar nasıl olmaz deyince "Fransa'da en çok satan gezi rehberi oydu." dedi! Bu kadar kolay yani gel, Sultanahmet'i gör, sadece Sultanahmet'i yaz, sadece döneri yaz, tavsiyeler kısmına "mutlaka tekne turu yapın" ya da "Anadolu yakasına geçmeyi ihmal etmeyin" gibisinden yuvarlak ifadeler salla, bir-iki Türkçe kelime çiziktir al sana turist rehberi!
Neyse ki bir diğer Erasmus insanımız Rocco'nun İstanbul macerası fotoğraflarınan bile belli olarak, kendisini gezdirenlerin İstanbullu olmasından kelli gerçekten İstanbul turu gibi yaşanmış da rahat bir nefes aldım. Yoksa Isabelle ve grubunun gördüğü İstanbul değil. Benim İstanbul'um hiç değil!
21 Ağustos 2010 Cumartesi
yoğurdu sarımsaklamak...
Son hız İstanbulum'a kavuşmuş durumdayım, pek bir mesudum efem. Berlin gerçekten bir masaldı sanki, gerçekten yaşandı mı şüheye düşüyorum bazen. Orada edindiğim arkadaşlar dürtüyor mesajlarıyla da gerçek olduğuna emin oluyorum tekrardan... Bir de arada bir serbest çağrışımla gözümün önüne gelen Berlin anıları var tabii, güldüren, gülümseten...
İstiklal'de bir büfe görünce Dirk geliyor mesela aklıma. İlk ayki kabus evimin karşı komşularından -evin üyelerinden biri haline gelmiş bir komşu(!)- Dirk'in anlattığı İstanbul maceralarından bir sahne... Şöyle ki, Dirk birkaç yıl önce o zamanki sevgilisiyle birlikte kızın Erasmus'ta tanıştığı Türkleri ziyarete İstanbul'a gelir. Anlattıklarından çıkardığıma göre Beşiktaş ve Nişantaşı civarlarında konaklayarak ve hali hazırda İstanbullular tarafından gezdirilerek son derece kaymak bir tatil geçirirler. Bir gece kahramanlarımız İstiklal'de tek başlarına o bar senin bu bar benim şeklinde gezip eğlenirler ve haliyle kafalar bir dünya olur. Ama bu kadarı onları kesmemiştir, o halde bira aramaya başlarlar. Çok da zor olmaz, hemen bir büfenin önünde bulurlar kendilerini ve fakat büfeciyle ne konuşacaklarını bilememektedirler, zaten bilseler de hatırlayacak durumda değildirler. Bu gelgitler içinde Dirk büfeciye hatırlayabildiği tek Türkçe cümleyi söyler: "Şu yoğurdu sarımsaklasak da mı saklasak, sarımsaklamasak da mı saklasak?" Büyük ihtimalle bir turistten bunları duyunca hayatının şoklarından birini yaşayan büfeci, gülme krizini atlattıktan sonra (Dirk'in deyimiyle "er hat kaputtgelacht" zira) iki birayı kahramanlarımıza uzatır, para filan da almaz. Öte yandan bu durum İstanbul'u konu mankeni turistlerimizin gözünde "rüya şehir" yapmaya yetecektir.
Meraklıları için söyleyeyim Dirk yarım yamalak da olsa hala bu tekerlemeyi söyleyebiliyor- en azından yaklaşık 5 ay önce söyleyebiliyordu... Anlamını da biliyor... Ben ise İstiklal'de gördüğüm büfelerde bu hikayeyi hatırlıyorum artık. Sonrasında muhteşem WG'min de aklıma düşmesini engellemek için başka şeyler düşünmeye yönelsem de:)
Hani derler ya, "bu da böyle bir anımdır" işte.
İstiklal'de bir büfe görünce Dirk geliyor mesela aklıma. İlk ayki kabus evimin karşı komşularından -evin üyelerinden biri haline gelmiş bir komşu(!)- Dirk'in anlattığı İstanbul maceralarından bir sahne... Şöyle ki, Dirk birkaç yıl önce o zamanki sevgilisiyle birlikte kızın Erasmus'ta tanıştığı Türkleri ziyarete İstanbul'a gelir. Anlattıklarından çıkardığıma göre Beşiktaş ve Nişantaşı civarlarında konaklayarak ve hali hazırda İstanbullular tarafından gezdirilerek son derece kaymak bir tatil geçirirler. Bir gece kahramanlarımız İstiklal'de tek başlarına o bar senin bu bar benim şeklinde gezip eğlenirler ve haliyle kafalar bir dünya olur. Ama bu kadarı onları kesmemiştir, o halde bira aramaya başlarlar. Çok da zor olmaz, hemen bir büfenin önünde bulurlar kendilerini ve fakat büfeciyle ne konuşacaklarını bilememektedirler, zaten bilseler de hatırlayacak durumda değildirler. Bu gelgitler içinde Dirk büfeciye hatırlayabildiği tek Türkçe cümleyi söyler: "Şu yoğurdu sarımsaklasak da mı saklasak, sarımsaklamasak da mı saklasak?" Büyük ihtimalle bir turistten bunları duyunca hayatının şoklarından birini yaşayan büfeci, gülme krizini atlattıktan sonra (Dirk'in deyimiyle "er hat kaputtgelacht" zira) iki birayı kahramanlarımıza uzatır, para filan da almaz. Öte yandan bu durum İstanbul'u konu mankeni turistlerimizin gözünde "rüya şehir" yapmaya yetecektir.
Meraklıları için söyleyeyim Dirk yarım yamalak da olsa hala bu tekerlemeyi söyleyebiliyor- en azından yaklaşık 5 ay önce söyleyebiliyordu... Anlamını da biliyor... Ben ise İstiklal'de gördüğüm büfelerde bu hikayeyi hatırlıyorum artık. Sonrasında muhteşem WG'min de aklıma düşmesini engellemek için başka şeyler düşünmeye yönelsem de:)
Hani derler ya, "bu da böyle bir anımdır" işte.
16 Ağustos 2010 Pazartesi
orda mıyım burda mıyım?
Döndüm!
Çok inanılmaz geliyor şu an sanki hala Berlin'deymişim gibi... Sanki yine uyanıp yığınla kağıt işi peşinden koşacakmışım gibi.. Gibi gibi...
İnsanın her şeye nasıl kendini uydurduğunu görmek beni korkutuyor. Son 4.5 aya göre yatağım yüksek, masam alçak, ışık ters yerde. Nasıl da otomatikleşmişim, nasıl da "makinalaşmışım" meğer. Bilmezdim ya da inanmazdım diyelim.
Rötarlı ve uykusuz bir uçuş ve sersem bir kafaylayım ama sürekli bir sırıtma var yüzümde. Sabah kahvaltısında çay (suyunun tadının güzel olduğu, çayın çay gibi tat verdiği bir çay), simit, anne elinden kek, özellikle son günlerde dilime pelesenk olan tost, sonra öğlen ıspanaklı kiş ve güllaç, akşam dolmalar. Aile saadeti yaşıyoruz ben ve midem:)
Söylenecek çok şey var ya da hiçbir şey yok aslında. Bir doğru dürüst uyuyup uyansam daha düzgün cümleler kurabilirim belki... Ya da yine tembellik ederim, başkaları kurar benim için.
Evime, şehrime, trafiğine, kalabalığına, ve sıcağına; İstanbulum'a
"Anladım ki hiç kimse, hiç kimse sen değil..."
Çok inanılmaz geliyor şu an sanki hala Berlin'deymişim gibi... Sanki yine uyanıp yığınla kağıt işi peşinden koşacakmışım gibi.. Gibi gibi...
İnsanın her şeye nasıl kendini uydurduğunu görmek beni korkutuyor. Son 4.5 aya göre yatağım yüksek, masam alçak, ışık ters yerde. Nasıl da otomatikleşmişim, nasıl da "makinalaşmışım" meğer. Bilmezdim ya da inanmazdım diyelim.
Rötarlı ve uykusuz bir uçuş ve sersem bir kafaylayım ama sürekli bir sırıtma var yüzümde. Sabah kahvaltısında çay (suyunun tadının güzel olduğu, çayın çay gibi tat verdiği bir çay), simit, anne elinden kek, özellikle son günlerde dilime pelesenk olan tost, sonra öğlen ıspanaklı kiş ve güllaç, akşam dolmalar. Aile saadeti yaşıyoruz ben ve midem:)
Söylenecek çok şey var ya da hiçbir şey yok aslında. Bir doğru dürüst uyuyup uyansam daha düzgün cümleler kurabilirim belki... Ya da yine tembellik ederim, başkaları kurar benim için.
Evime, şehrime, trafiğine, kalabalığına, ve sıcağına; İstanbulum'a
"Anladım ki hiç kimse, hiç kimse sen değil..."
14 Ağustos 2010 Cumartesi
berlin neydi?
Eveet buz gibi ve yağmurlu son günümde içimdeki tüm dışarı çıkma isteğini öldürünce sen, şöyle bir düşündüm de neydin ki sen Berlin? Berlin neydi?
Bokdonduran soğukları: Madem soğuktan başladık, başa bunu koyalım. Ekşisözlükten aşırdığımız Berlin tanımımız. Bize burada hepi topu 2 hafta yaz, 2 hafta kadar da bahar yaşatıp geri kalanını bokdonduran soğukları kıvamında geçiren bir şehirdi Berlin. Sahi, biz yaz dönemine gelmiştik değil mi?
Caipirinha: Bir içecek olsaydı Berlin, bence Caipirinha olurdu boşuna Berliner Weisse serileriyle uğraşmasınlar. Brezilya'ya kafa tutar Berlin Caipirinha konusunda... Her köşeden mi çıkar Caipirinha yahu? (Bir de Caipiroshka versiyonu var bunun ama cıvıtmamak gerek diye düşünüyorum.) Diğer kokteyllere göre ucuz, tadı da genellikle -istisnalar kaideyi bozmaz- güzel. Resmi Berlin içkimiz Caipirinha'ydı.
Perşembe günü=müze günü: Ha cidden perşembe günleri gözümüz dönmüş bir şekilde müzelere mi saldırdık, tabii ki hayır. Ama gitmek istediğimiz müzeler için perşembeleri seçtik hep en azından. Müzeye mi gidilecek? Orda bir perşembe var uzakta, o perşembe bizim perşembemizdir. Gitmesek de, görmesek de...
Pfand oh pfand: Bir ara her yerde olan Eurovision şarkısı Satellite, (bizden başkalarının da hala bunu ciddiye aldığını görmek de rahatlatıcıydı bu arada...) Schland oh Schland'a evrilebildiyse, ben de kendisini "Pfand oh pfand! Wir sind von dir begeistert" diye yorumlamak isterim şahsen. Bize ne yaptın böyle Berlin ki, "Dur! Naayır nolamaz natamazsın onun pfand'ı varrr!" dramaları yaşadık hepimiz??
Çiçek paketi: Evet senin bir de böyle garip bir huyun var Berlin. Ne istiyorsun zavallı çiçeklerden anlamadım gitti. Bir buket çiçek alıyor insan resmen hediye paketi gibi sarıp sarmalıyorlar çiçekleri, ne çiçek görebiliyor insan ne yaprak. Elinde bir buket çiçek yerine eciş bücüş açık mor paketler taşıtıyorsun insanlara... Halbuse biz de yoldan geçen naçizane insanlar olarak görsek o başkalarının elindeki çiçekleri, şöyle senin grilerinin arasına iki damla renk düşse fena mı olur Berlin he?
Frida Kahlo: Renk demişken, Berlin'deki Frida Kahlo çılgınlığını da es geçmemek gerek. Şahsen iki kez gitmeye kalktım, birinde arkadaşlara yetişemedim kuyruğu da gözüm almadı; ikincisinde de "sabah erken saatte gelmezseniz 4-6 saat beklersiniz" uyarısı üstüne sabah erken gidelim dedim ama uyku ağır bastı. Etrafımda aşağı yukarı herkesin bir Frida'ya gitmek isteyip de gidememe, kapısından dönme hikayesi oldu, ne Frida'ymış ki Berlin maceramızın bir parçası olmuş. Neyse efem kısmet böyleymiş, restoran Frida Kahlo'ya gittik biz de kaç kez hem o karın da doyuruyordu:P
Bisiklet Sevdası: Dümdüz bir şehir olunca sen Berlin haliyle insanlarda bir bisiklet sevdasına yol açıyorsun. Biz de kapıldık gittik bu bisiklet sevdasına, amaaa bir yere kadar. Senin Berliner'lerinin bisiklet sevdasıyla boy ölçüşemem ben Berlin. Mazallah iki adımlık yeri bile en azından pedalın üstünde hız alarak gitmezse, bahnhof'larda merdivenin ta başına kadar bisikletle gelip merdivenden inince adım atmadan bisiklete oturmazlarsa ölecek onlar, öyle bir halleri var. Neyse ki birileri bu sevda uğruna üstüme çıkmadan, kazasız belasız atlattık bu durumu da, pek çok kez ramak kalmış olmasına rağmen.. Güzeldi ama bisikletimle günlerim, orası ayrı:)
Yalın ayak başı kabak: Şimdi eskiler olsa bu senin insanlarının çıplak ayak gezme takıntısına tamıtamına böyle derdi sevgili Berlin. "Yalın ayak başı kabak geziyorlar" derlerdi üstüne bir de cıkcıkcık ederlerdi. E ama hak ediyorsun da. Hani sokaklar öyle bal dök yala kıvamında olsa, bir derece diyeceğim ama sen de biliyorsun ki Berlin bu şehirde temizlik zor bulunan bir şey. Evlerde yok öyle temizlik de sokakta mı olacak. Havalar çok sıcak, ayakabıya/terliğe bile dayanamıyor insanlar desem, cümleyi kurarken bile gülüyorum, ne sıcağı? Nedir senin Berliner'lerin ayaklarıyla dertleri anlamadım gitti.
Sparen: Burada insan hayatı sparen üzerine kurulu. Geld sparen, elektrizitaet sparen, wasser sparen. Bunların hepsine tamam, cansın, keşke herkes yapsa.. Ama bu "wasser sparen"la gelen hijyen sorununu ne yapmalı onu bilemedim bak. Gözleri kapasak olur belki?
Tost!: Birileri sana tostun büfelerinde, mensalarında satıldığı zaman ne kadar pretik ve doyurucu olduğunu öğretmeli Berlin! Yeri geldiğinde günde iki öğün tost yiyen ve "bıktım artık içim kurudu" diye şikayetler eden beni tosta hasret bıraktın ya alacağın olsun. Her şey aklıma gelirdi de bir şehirde tost bulamayacağım aklıma gelmezdi sanırım. Sen, herkesin yurtdışında hasret kaldığı Türk yemeklerinin hemen hemen hepsini rahatlıkla bul, elinde ayranla tostsuz kal. Tost sayıklattın bana Berlin, tostsuzluğun başıma vurdu; tost tost diye nicesine sarıldım, benim sadık yarim Boğaziçi kantinleridir!
Schlachtensee: Şimdi evimi, köyümü, ormanımı es geçmek olmaz di mi Berlin? Schlachtensee yeşildir, Schlachtensee kuştur; tanımı budur, gerisi boştur! Ama hakkını yemeyelim Alman mantığından en seçmece incileri de burada gördük hakikaten. Hele bri "Göl pis olsa ne fark eder, nasılsa çıkınca duş yapmıyor musun?" vecizesi vardır ki burada şahit olunan, üstüne tez yazsan yine de hakkını veremezsin öyle bombadır.
Döner: Pes ettim, döner senindir Berlin. Al tepe tepe kullan. Ben hayatımda buradaki kadar çok döner yemedim. Senin elinde bambaşka bir şey olmuş döner ama her "başkalaşma" böyle lezzetli olacaksa bir itirazım yok açıkçası:) Ben demiyorum zaten sen diyorsun döner macht schöner diye... Yine de Ege'yi unutmayalım bu konuda, haksız değil sonuçta, dööööööner de değil ki o arkadaşım. Not: NRW'den gelen haberlere göre avokado soslu döner kasıp kavuruyormuş ortalığı, geri mi kaldık Berlin ne??
Happy Meal!: Fast food sektöründe dönercilerin hamburgere karşı çoktaaan atı alıp Üsküdar'ı (ahh ah!) geçmiş konumda olduğu Berlin'de, dönerden başka bir fast food istemek benim için çocuk menüsüne kalmak demek oldu burada. Normal bir hamburger/cheeseburger menü pek olmadığından ya double'ı ya çocuk menüsü geliyor önümüze seçenek olarak. Bir sürü ıvır zıvır oyuncağım oldu bu yüzden, kime vereceğimi bilemediğim:) Beni çocukluğuma döndürdün, sağol Berlin:)
Paper: Ve evet Berlin kesinlikle "paper" demekti aynı zamanda. Bir Boğaziçi politika öğrencisini bile "yandım çavuş bu paperların eliiiinden" diye saçmalayacak, sigortaları attıracak seviyeye getirdin ya brav mein kind! O nedir öyle her pazarlığı 4500 kelimeden açmak Allahaşkına?
Eveeet bir çırpıda aklıma gelen, "Berlin" tanımları ve Berlin'de benim için öne çıkanlar bunlardı. Bazı konuların Berlin'e değil Almanya'ya özgü olduğunu ben de biliyorum ama ben Berlin'de yaşadım, Berlin'de gördüm, Berlin'de öğrendim kendilerini. O yüzden onlar benim Berlin tanımıma dahiller, öyle bir kayırma söz konusu. Blogumla istediğim kadar meşgul olmamı bir şekilde engelledin Berlin, umarım dönüşte yeniden bir düzene oturtabileceğim yazıları.
Son olarak sorarsak Berlin neydi? Selvi Boylum Al Yazmalım Berlin bazen emekti. Ama sadece emek de değildi gördük, bildik. Emek versen de ona, seni dışlardı zaman zaman. Katıydı, kuralları vardı, başka türlüsüne alışan için hayatı zorlaştırmaktan başka işe yaramayan kuralları vardı. Kendini Londra sanırdı Berlin. Yağmurları bazen küfür ettirir, bazen kollarını iki yana açtırır yüzünü gökyüzüne kaldırtırdı insanın, mutlu mutlu ıslatırdı. Heveslere karşıydı Berlin. Bazı şeyler için çok heveslenirsen onu hemen bozardı mesela. Nadiren de hiç beklemezken karşına çok hoş şeyler çıkartırdı.
Berlin benim karşıma çok güzel bir şehir, çok şahane bir Erasmus, çok eğlenceli günler çıkarmadı belki ama çok iyi insanlar çıkardı. Yeni arkadaşlar çıkardı, bir kısmının hayat boyu, araya mesafeler de girse hayatımın bir yerlerinde mutlaka var olmaya devam etmesini istediğim. Bu da Berlin'den kalan en güzel hediyemiz herhalde.
Yarın dönüş günü. Mutluyum, heyecanlıyım, hem de gelirken olduğumdan daha fazla! İstanbulum'u ailemi, dostlarımı istiyorum artık. Madem ki içimdeki çocuğu çıkardın Berlin, o zaman bir daha yolumuz kesişene kadar hoşçakal!
Aldım, verdim ben seni yendim!
Bokdonduran soğukları: Madem soğuktan başladık, başa bunu koyalım. Ekşisözlükten aşırdığımız Berlin tanımımız. Bize burada hepi topu 2 hafta yaz, 2 hafta kadar da bahar yaşatıp geri kalanını bokdonduran soğukları kıvamında geçiren bir şehirdi Berlin. Sahi, biz yaz dönemine gelmiştik değil mi?
Caipirinha: Bir içecek olsaydı Berlin, bence Caipirinha olurdu boşuna Berliner Weisse serileriyle uğraşmasınlar. Brezilya'ya kafa tutar Berlin Caipirinha konusunda... Her köşeden mi çıkar Caipirinha yahu? (Bir de Caipiroshka versiyonu var bunun ama cıvıtmamak gerek diye düşünüyorum.) Diğer kokteyllere göre ucuz, tadı da genellikle -istisnalar kaideyi bozmaz- güzel. Resmi Berlin içkimiz Caipirinha'ydı.
Perşembe günü=müze günü: Ha cidden perşembe günleri gözümüz dönmüş bir şekilde müzelere mi saldırdık, tabii ki hayır. Ama gitmek istediğimiz müzeler için perşembeleri seçtik hep en azından. Müzeye mi gidilecek? Orda bir perşembe var uzakta, o perşembe bizim perşembemizdir. Gitmesek de, görmesek de...
Pfand oh pfand: Bir ara her yerde olan Eurovision şarkısı Satellite, (bizden başkalarının da hala bunu ciddiye aldığını görmek de rahatlatıcıydı bu arada...) Schland oh Schland'a evrilebildiyse, ben de kendisini "Pfand oh pfand! Wir sind von dir begeistert" diye yorumlamak isterim şahsen. Bize ne yaptın böyle Berlin ki, "Dur! Naayır nolamaz natamazsın onun pfand'ı varrr!" dramaları yaşadık hepimiz??
Çiçek paketi: Evet senin bir de böyle garip bir huyun var Berlin. Ne istiyorsun zavallı çiçeklerden anlamadım gitti. Bir buket çiçek alıyor insan resmen hediye paketi gibi sarıp sarmalıyorlar çiçekleri, ne çiçek görebiliyor insan ne yaprak. Elinde bir buket çiçek yerine eciş bücüş açık mor paketler taşıtıyorsun insanlara... Halbuse biz de yoldan geçen naçizane insanlar olarak görsek o başkalarının elindeki çiçekleri, şöyle senin grilerinin arasına iki damla renk düşse fena mı olur Berlin he?
Frida Kahlo: Renk demişken, Berlin'deki Frida Kahlo çılgınlığını da es geçmemek gerek. Şahsen iki kez gitmeye kalktım, birinde arkadaşlara yetişemedim kuyruğu da gözüm almadı; ikincisinde de "sabah erken saatte gelmezseniz 4-6 saat beklersiniz" uyarısı üstüne sabah erken gidelim dedim ama uyku ağır bastı. Etrafımda aşağı yukarı herkesin bir Frida'ya gitmek isteyip de gidememe, kapısından dönme hikayesi oldu, ne Frida'ymış ki Berlin maceramızın bir parçası olmuş. Neyse efem kısmet böyleymiş, restoran Frida Kahlo'ya gittik biz de kaç kez hem o karın da doyuruyordu:P
Bisiklet Sevdası: Dümdüz bir şehir olunca sen Berlin haliyle insanlarda bir bisiklet sevdasına yol açıyorsun. Biz de kapıldık gittik bu bisiklet sevdasına, amaaa bir yere kadar. Senin Berliner'lerinin bisiklet sevdasıyla boy ölçüşemem ben Berlin. Mazallah iki adımlık yeri bile en azından pedalın üstünde hız alarak gitmezse, bahnhof'larda merdivenin ta başına kadar bisikletle gelip merdivenden inince adım atmadan bisiklete oturmazlarsa ölecek onlar, öyle bir halleri var. Neyse ki birileri bu sevda uğruna üstüme çıkmadan, kazasız belasız atlattık bu durumu da, pek çok kez ramak kalmış olmasına rağmen.. Güzeldi ama bisikletimle günlerim, orası ayrı:)
Yalın ayak başı kabak: Şimdi eskiler olsa bu senin insanlarının çıplak ayak gezme takıntısına tamıtamına böyle derdi sevgili Berlin. "Yalın ayak başı kabak geziyorlar" derlerdi üstüne bir de cıkcıkcık ederlerdi. E ama hak ediyorsun da. Hani sokaklar öyle bal dök yala kıvamında olsa, bir derece diyeceğim ama sen de biliyorsun ki Berlin bu şehirde temizlik zor bulunan bir şey. Evlerde yok öyle temizlik de sokakta mı olacak. Havalar çok sıcak, ayakabıya/terliğe bile dayanamıyor insanlar desem, cümleyi kurarken bile gülüyorum, ne sıcağı? Nedir senin Berliner'lerin ayaklarıyla dertleri anlamadım gitti.
Sparen: Burada insan hayatı sparen üzerine kurulu. Geld sparen, elektrizitaet sparen, wasser sparen. Bunların hepsine tamam, cansın, keşke herkes yapsa.. Ama bu "wasser sparen"la gelen hijyen sorununu ne yapmalı onu bilemedim bak. Gözleri kapasak olur belki?
Tost!: Birileri sana tostun büfelerinde, mensalarında satıldığı zaman ne kadar pretik ve doyurucu olduğunu öğretmeli Berlin! Yeri geldiğinde günde iki öğün tost yiyen ve "bıktım artık içim kurudu" diye şikayetler eden beni tosta hasret bıraktın ya alacağın olsun. Her şey aklıma gelirdi de bir şehirde tost bulamayacağım aklıma gelmezdi sanırım. Sen, herkesin yurtdışında hasret kaldığı Türk yemeklerinin hemen hemen hepsini rahatlıkla bul, elinde ayranla tostsuz kal. Tost sayıklattın bana Berlin, tostsuzluğun başıma vurdu; tost tost diye nicesine sarıldım, benim sadık yarim Boğaziçi kantinleridir!
Schlachtensee: Şimdi evimi, köyümü, ormanımı es geçmek olmaz di mi Berlin? Schlachtensee yeşildir, Schlachtensee kuştur; tanımı budur, gerisi boştur! Ama hakkını yemeyelim Alman mantığından en seçmece incileri de burada gördük hakikaten. Hele bri "Göl pis olsa ne fark eder, nasılsa çıkınca duş yapmıyor musun?" vecizesi vardır ki burada şahit olunan, üstüne tez yazsan yine de hakkını veremezsin öyle bombadır.
Döner: Pes ettim, döner senindir Berlin. Al tepe tepe kullan. Ben hayatımda buradaki kadar çok döner yemedim. Senin elinde bambaşka bir şey olmuş döner ama her "başkalaşma" böyle lezzetli olacaksa bir itirazım yok açıkçası:) Ben demiyorum zaten sen diyorsun döner macht schöner diye... Yine de Ege'yi unutmayalım bu konuda, haksız değil sonuçta, dööööööner de değil ki o arkadaşım. Not: NRW'den gelen haberlere göre avokado soslu döner kasıp kavuruyormuş ortalığı, geri mi kaldık Berlin ne??
Happy Meal!: Fast food sektöründe dönercilerin hamburgere karşı çoktaaan atı alıp Üsküdar'ı (ahh ah!) geçmiş konumda olduğu Berlin'de, dönerden başka bir fast food istemek benim için çocuk menüsüne kalmak demek oldu burada. Normal bir hamburger/cheeseburger menü pek olmadığından ya double'ı ya çocuk menüsü geliyor önümüze seçenek olarak. Bir sürü ıvır zıvır oyuncağım oldu bu yüzden, kime vereceğimi bilemediğim:) Beni çocukluğuma döndürdün, sağol Berlin:)
Paper: Ve evet Berlin kesinlikle "paper" demekti aynı zamanda. Bir Boğaziçi politika öğrencisini bile "yandım çavuş bu paperların eliiiinden" diye saçmalayacak, sigortaları attıracak seviyeye getirdin ya brav mein kind! O nedir öyle her pazarlığı 4500 kelimeden açmak Allahaşkına?
Eveeet bir çırpıda aklıma gelen, "Berlin" tanımları ve Berlin'de benim için öne çıkanlar bunlardı. Bazı konuların Berlin'e değil Almanya'ya özgü olduğunu ben de biliyorum ama ben Berlin'de yaşadım, Berlin'de gördüm, Berlin'de öğrendim kendilerini. O yüzden onlar benim Berlin tanımıma dahiller, öyle bir kayırma söz konusu. Blogumla istediğim kadar meşgul olmamı bir şekilde engelledin Berlin, umarım dönüşte yeniden bir düzene oturtabileceğim yazıları.
Son olarak sorarsak Berlin neydi? Selvi Boylum Al Yazmalım Berlin bazen emekti. Ama sadece emek de değildi gördük, bildik. Emek versen de ona, seni dışlardı zaman zaman. Katıydı, kuralları vardı, başka türlüsüne alışan için hayatı zorlaştırmaktan başka işe yaramayan kuralları vardı. Kendini Londra sanırdı Berlin. Yağmurları bazen küfür ettirir, bazen kollarını iki yana açtırır yüzünü gökyüzüne kaldırtırdı insanın, mutlu mutlu ıslatırdı. Heveslere karşıydı Berlin. Bazı şeyler için çok heveslenirsen onu hemen bozardı mesela. Nadiren de hiç beklemezken karşına çok hoş şeyler çıkartırdı.
Berlin benim karşıma çok güzel bir şehir, çok şahane bir Erasmus, çok eğlenceli günler çıkarmadı belki ama çok iyi insanlar çıkardı. Yeni arkadaşlar çıkardı, bir kısmının hayat boyu, araya mesafeler de girse hayatımın bir yerlerinde mutlaka var olmaya devam etmesini istediğim. Bu da Berlin'den kalan en güzel hediyemiz herhalde.
Yarın dönüş günü. Mutluyum, heyecanlıyım, hem de gelirken olduğumdan daha fazla! İstanbulum'u ailemi, dostlarımı istiyorum artık. Madem ki içimdeki çocuğu çıkardın Berlin, o zaman bir daha yolumuz kesişene kadar hoşçakal!
Aldım, verdim ben seni yendim!
27 Temmuz 2010 Salı
schlachtensee'den...
4 aylık evimiz, şehre uzaklığından nefret ettiğimiz, bizi bir arada tutup yeni insanlarla -ormanın (!) ortasında haliyle- kaynaştırmasını sevdiğimiz, karışık duygular beslediğimiz, millet gölde yüzmek için çıldırırken bizim pis bulup yanına yanaşmadığımız Schlachtensee'mizden bildiriyorum. Boğaziçi'nin Schlachtensee'de kalan son temsilcisi olaraktan.
Cumartesi Ceyda ve Ege'yi yolcu edip dün de Yaprak'ın ardından suyunu döktükten sonra Schlactensee'nin ağaçları, kuşları, böcekleri bana kaldı. Kapıyı çalanlara "gel gel" dememin ne kadar manasız olduğunu gördüm dün, burada beni anlayan kalmadı zira.. Son kalan, ve maalesef ekonomi üzerine olması sebebiyle "neden ben??!" çığlıkları attıran paper'ımı yazmak için de eve kapanınca önümde iki seçenek kaldı: Ya susmak bilmeyen kuşlara uyup kuş dili öğreneceğim ya da evdeki Yunan misafirlerin artması ve her köşeden Yunanca duyulması nedeniyle Yunanca'yı sökeceğim. Buraya geldiğimedn beri kuşlara garez beslediğim için ikincisi daha mantıklı ve eğlenceli görünüyor sanki...
Biri paper mı dedi? Hmm şey o da olur canım neden olmasın?
Ben çalışma-çalışmama stresimin arka fonuna 90lar radyosunu uygun gördüm bu aralar... Fonda çocukluğum çalıyor.. Ama buranın fonunda, artık benimle söyleyecek kimse kalmayınca unutulmaya başlayan Berlin'de son günlere adadığımız türkümüz çalabilir mesela:
Cumartesi Ceyda ve Ege'yi yolcu edip dün de Yaprak'ın ardından suyunu döktükten sonra Schlactensee'nin ağaçları, kuşları, böcekleri bana kaldı. Kapıyı çalanlara "gel gel" dememin ne kadar manasız olduğunu gördüm dün, burada beni anlayan kalmadı zira.. Son kalan, ve maalesef ekonomi üzerine olması sebebiyle "neden ben??!" çığlıkları attıran paper'ımı yazmak için de eve kapanınca önümde iki seçenek kaldı: Ya susmak bilmeyen kuşlara uyup kuş dili öğreneceğim ya da evdeki Yunan misafirlerin artması ve her köşeden Yunanca duyulması nedeniyle Yunanca'yı sökeceğim. Buraya geldiğimedn beri kuşlara garez beslediğim için ikincisi daha mantıklı ve eğlenceli görünüyor sanki...
Biri paper mı dedi? Hmm şey o da olur canım neden olmasın?
Ben çalışma-çalışmama stresimin arka fonuna 90lar radyosunu uygun gördüm bu aralar... Fonda çocukluğum çalıyor.. Ama buranın fonunda, artık benimle söyleyecek kimse kalmayınca unutulmaya başlayan Berlin'de son günlere adadığımız türkümüz çalabilir mesela:
31 Mayıs 2010 Pazartesi
"örovizyon"
Berlin'in havasından bıkmış, çoktan sıla hasreti çekmeye başlamışken oldu olacak iyice gurbetçiliğin dibine vuralım, hep beraber oturup "örovizyon" seyredelim dedik dün. Yurttaki restoranımsı diskomsu A18'de canlı vereceklerini öğrenip küçük Akdeniz grubumuzla geçtik eurovizyon karşısına.
Eurovizyon'un bütün klişelerini yerine getirdik böylece bu sene de, hiçbiri içimizde kalmadı çok şükür:P 1 euroluk oy bile kullandım gurbet psikolojisiyle, maksat eğlence olsun, laf olsun torba dolsun. Alman birası ve Türk marketinden alınan çekirdeklerin eşliğinde izledik diye mi sıralama böyle oldu bilemem ama fena da olmadı belki, yazık pek bir hazırlanmıştı Almanlar çünkü. Puanlar açıklanırken birkaç kez "Georgia"nın okunuşunu "Germany"e benzetip kelimenin sonu gelmeden çığlıklar attıkları, Gürcistan olduğu anlaşılınca da bir sessizleştikleri oldu ki, biz çok eğlendik bu anlarda. "Almanya ilk 8'e girerse sürpriz var." dedikoduları çıktı sonra, birinciliğin açıklanmasıyla birlikte de Alman partilerinin vazgeçilmezi haline gelmiş olan "Klopfer"ler ve marakas ile disko topu şeklinde anahtarlıklarla dolu koca koca sepetler dolaştırdılar. Hep beraber -hep beraberden kasıt yaş gruplarıdır, koca koca amcalar teyzeler gelmişlerdi bir ara, villalarının televizyonu mu çekmiyordu nedir?- Klopferlerimizi hep birlikte tak tak vurup içtik, anahtarlıkları da dönünce yıllardır içine tek bir yeni anahtarlık atmadığım, bir köşede unuttuğum koleksiyonuma atarım artık. (Ahh ah dönünce..)
Öte yandan Eurovizyonla Alman milliyetçiliğinin hortlamasını da gördüm dün, Dünya Kupası'na neler yapacakları konusunda endişelenmeye başladım. Yani biz de savaş kazanmış gibi sevinmiştik tamam da e o bizim ilk seferdi, yıllarca manasız çabalarla, gazlarla hazırlanıp sonra yine dibe vurmanın etkisiyleydi. Açıkçası bizden başka -ya da bizim gibi Avrupa'ya kıyısından köşesinden dahil olmuş ülkeler dışında- Eurovizyon'u bu kadar ciddiye alan yoktur derdim ama bu "enternasyonal" Erasmus ortamında gördüm ki, gayet de ciddiye alınıyormuş hala. Bir de daha sonra Ege ve Ceyda'nın evinde, bir grup marjinal takılan Alman kızın, "Papa'nın Alman seçilmesi gibi bu da öyle işte, aslında normalde hiç alakan olmaz ama Alman oldu diye sevinirsin." deyişlerine bile tanıklık ettim ya; tuhaf çok tuhaf...
not: Bugün deli gibi dolu yağdıran Berlin'e benden 12 puan!
Eurovizyon'un bütün klişelerini yerine getirdik böylece bu sene de, hiçbiri içimizde kalmadı çok şükür:P 1 euroluk oy bile kullandım gurbet psikolojisiyle, maksat eğlence olsun, laf olsun torba dolsun. Alman birası ve Türk marketinden alınan çekirdeklerin eşliğinde izledik diye mi sıralama böyle oldu bilemem ama fena da olmadı belki, yazık pek bir hazırlanmıştı Almanlar çünkü. Puanlar açıklanırken birkaç kez "Georgia"nın okunuşunu "Germany"e benzetip kelimenin sonu gelmeden çığlıklar attıkları, Gürcistan olduğu anlaşılınca da bir sessizleştikleri oldu ki, biz çok eğlendik bu anlarda. "Almanya ilk 8'e girerse sürpriz var." dedikoduları çıktı sonra, birinciliğin açıklanmasıyla birlikte de Alman partilerinin vazgeçilmezi haline gelmiş olan "Klopfer"ler ve marakas ile disko topu şeklinde anahtarlıklarla dolu koca koca sepetler dolaştırdılar. Hep beraber -hep beraberden kasıt yaş gruplarıdır, koca koca amcalar teyzeler gelmişlerdi bir ara, villalarının televizyonu mu çekmiyordu nedir?- Klopferlerimizi hep birlikte tak tak vurup içtik, anahtarlıkları da dönünce yıllardır içine tek bir yeni anahtarlık atmadığım, bir köşede unuttuğum koleksiyonuma atarım artık. (Ahh ah dönünce..)
Öte yandan Eurovizyonla Alman milliyetçiliğinin hortlamasını da gördüm dün, Dünya Kupası'na neler yapacakları konusunda endişelenmeye başladım. Yani biz de savaş kazanmış gibi sevinmiştik tamam da e o bizim ilk seferdi, yıllarca manasız çabalarla, gazlarla hazırlanıp sonra yine dibe vurmanın etkisiyleydi. Açıkçası bizden başka -ya da bizim gibi Avrupa'ya kıyısından köşesinden dahil olmuş ülkeler dışında- Eurovizyon'u bu kadar ciddiye alan yoktur derdim ama bu "enternasyonal" Erasmus ortamında gördüm ki, gayet de ciddiye alınıyormuş hala. Bir de daha sonra Ege ve Ceyda'nın evinde, bir grup marjinal takılan Alman kızın, "Papa'nın Alman seçilmesi gibi bu da öyle işte, aslında normalde hiç alakan olmaz ama Alman oldu diye sevinirsin." deyişlerine bile tanıklık ettim ya; tuhaf çok tuhaf...
not: Bugün deli gibi dolu yağdıran Berlin'e benden 12 puan!
28 Mayıs 2010 Cuma
çok sovyet....
Geçen çarşamba, "Erinnerungsorte in Berlin" dersim için topcanak Treptow Parkı'ndaki anıta gittik ve bir kez daha Avrupa mantığının beni çıldırtışını yaşadım. Avrupalıları alıp Sovyet anıtına götürünce sovyet fobileri tekrar gösterdi kendini, anıt için demedikleri abukluk kalmadı.
Şimdi efem anıt bildiğiniz, şeref anıtı. Hemen her ülkede olan devlet törenleri vs.lerin düzenlendiği anıtlardan biri. DDR zamanında burası da o görevi görüyormuş, hatta zırt pırt burada tören düzenliyorlarmış ki o kısımlar abartılı güç gösterileri kabul ediyorum. Ama anıtın bugünkü hali, şehrin bir ucunda, bir parkın içinde; özellikle gitmedikçe, yoldan geçerken göremeyeceğin bir anıt; öldürülen Yahudiler için yapılan Mahnmal gibi değil mesela. Ama "Avrupalılar" (ders Erasmus öğrencilerine açık bir ders sadece) anıtı "oh monşer bu ne korkunç bir yer böyle" diye değerlendirmeyi tercih etti. Efendim "bu kadar büyük ve ihtişamlı olması çok tehditkar"mış (ki ihtişamlı olsa da anıt sonuçta ve sade olmak zorundaymış, sade olmuş), "insan burada kendini Almanya'da değil Sovyetler Birliği'nde hissediyormuş, cık cık cık"mış, "çok Sovyet bir görüntüsü varmış, niye taşlarda Stalin'in sözleri varmış"mış... Uzar gider.
Bir an için bunları duyunca bayılıyorum sandım, ama topladım kendimi, kolonyalı mendil filan da yok buralarda rezil olmayalım... Evet bazıları bu kadar saçmalayınca ben de böyle saçmalama hakkını gördüm kendimde açıkçası. Düşünmüyorlar ki, 2. Dünya Savaşı bitmiş, Rusya kazananlardanmış ve ölen Sovyet askerleri için Doğu Almanya'da bir şeref anıtı yapılmış. Stalin gözden düşünce onun sözlerini kaldıralım mı diye tartışmalar ve sözlerin yazılı olduğu temsili mezarlara saldırılar olduysa da en sonunda bırakmışlar orjinal haliyle. Sovyetler tarafından Sovyet askerlerine yapılan anıtın Sovyetlere benzemesine şaşmak başka kimin aklına gelirdi bilmiyorum. Ama ben onlara bakıp bakıp şaşıyorum. Sadece şaşıyorum artık...
Şimdi efem anıt bildiğiniz, şeref anıtı. Hemen her ülkede olan devlet törenleri vs.lerin düzenlendiği anıtlardan biri. DDR zamanında burası da o görevi görüyormuş, hatta zırt pırt burada tören düzenliyorlarmış ki o kısımlar abartılı güç gösterileri kabul ediyorum. Ama anıtın bugünkü hali, şehrin bir ucunda, bir parkın içinde; özellikle gitmedikçe, yoldan geçerken göremeyeceğin bir anıt; öldürülen Yahudiler için yapılan Mahnmal gibi değil mesela. Ama "Avrupalılar" (ders Erasmus öğrencilerine açık bir ders sadece) anıtı "oh monşer bu ne korkunç bir yer böyle" diye değerlendirmeyi tercih etti. Efendim "bu kadar büyük ve ihtişamlı olması çok tehditkar"mış (ki ihtişamlı olsa da anıt sonuçta ve sade olmak zorundaymış, sade olmuş), "insan burada kendini Almanya'da değil Sovyetler Birliği'nde hissediyormuş, cık cık cık"mış, "çok Sovyet bir görüntüsü varmış, niye taşlarda Stalin'in sözleri varmış"mış... Uzar gider.
Bir an için bunları duyunca bayılıyorum sandım, ama topladım kendimi, kolonyalı mendil filan da yok buralarda rezil olmayalım... Evet bazıları bu kadar saçmalayınca ben de böyle saçmalama hakkını gördüm kendimde açıkçası. Düşünmüyorlar ki, 2. Dünya Savaşı bitmiş, Rusya kazananlardanmış ve ölen Sovyet askerleri için Doğu Almanya'da bir şeref anıtı yapılmış. Stalin gözden düşünce onun sözlerini kaldıralım mı diye tartışmalar ve sözlerin yazılı olduğu temsili mezarlara saldırılar olduysa da en sonunda bırakmışlar orjinal haliyle. Sovyetler tarafından Sovyet askerlerine yapılan anıtın Sovyetlere benzemesine şaşmak başka kimin aklına gelirdi bilmiyorum. Ama ben onlara bakıp bakıp şaşıyorum. Sadece şaşıyorum artık...
Checkpoint Charlie
Almanca sınıfıyla taz'ın yazı işlerine gittiğimiz gün, birkaç saat sonra referatımın olduğunu nedense(!) hiç mi hiç umursamadan, gazetenin yakınında dolaştım. İkinci Dünya Savaşı sonrası Berlin'in paylaşılmasının ardından Amerikan-Rus bölgelerinin arasındaki geçiş kapısı halini alan "Checkpoint Charlie"yi turladım azıcık... Buraya koyacağım resimler Duvar'ın tarihini anlatan yazılar değil yazıların yanında yer alan dönemin singe fotoğrafları olacak şimdi. Zaten Duvar tarihi de bir yere kadar, bıkkınlık geldi bana artık, ille de isterük diyenler için parmaklar google'a diyorum... Eski siyah beyaz fotoğrafları seviyorum...





Amerikan bölgesine geçtiğinizi gösteren levhalar ve gümrük kapısı, adı üstünde Checkpoint Charlie, bugün turistler bakıp eğlensinler, iki de fotoğraf çeksinler para gelsin mantığıyla hala duruyor. Bence simgesel anlamını bir kenara bırakırsak, gayet gereksizmiş levhanın, sınır kapısının, temsili askerlerin durması. Tam o noktadaki devasa McDonalds da aynı işlevi görebilirmiş...
Amerikan bölgesine geçtiğinizi gösteren levhalar ve gümrük kapısı, adı üstünde Checkpoint Charlie, bugün turistler bakıp eğlensinler, iki de fotoğraf çeksinler para gelsin mantığıyla hala duruyor. Bence simgesel anlamını bir kenara bırakırsak, gayet gereksizmiş levhanın, sınır kapısının, temsili askerlerin durması. Tam o noktadaki devasa McDonalds da aynı işlevi görebilirmiş...
Karneval der Kulturen
Bir haftadır yazmak isteyip de bir türlü yazamadıklarımı içimde patlamamaları için şimdi toptan yazmaya karar verdim. Yalnız hepsini aynı başlık altına atmak haksızlık olacaktı o yüzden ayrı ayrı yazmak istiyorum hepsini. Belki bugünün tarihiyle pek çok başlık olmuş olacak böylece ama en azından hakkını vererek kelimelere döktüğümü hissedeceğim bir şekilde. Tarih sırası da aynen kalıyor zaten...
1996'dan beri her yıl mayıs ayında düzenlenen ve bu yıl 21-24 Mayıs tarihlerine denk gelen Karneval der Kulturen geçen haftasonumuzun tamamını kapladı, iyi de etti. Cuma, cumartesi karnaval için kurulan sahnelerin önünde dans etmekle, pazar ise Hermannstraße'den başlayıp Yorckstraße'de son bulan ancak bizim Yorckstraße'deki 4-5 saatlik kısmına katıldığımız "Straßenumzug"da dans etmekle ile geçti. Karnavalda kurulan ve incik boncuk, giysi miysi, kültürel çağrışımı olan her türlü eşya satan standları biraz pahalı buldum ve bizde yazlık bölgelere kurulan tezgahların biraz daha geniş kapsamlısına benzettim açıkçası. Yine de berlin'in kesinlikle böyle renkli bir pazara ihtiyacı vardı, Mauerpark'taki Flohmarkt bir yere kadar idare ediyor çünkü, sonrasında kasvet basıyor insanları ve kendilerini bira-kokteyl-karaoke üçlüsüne vuruyorlar. Cuma-cumartesi kısmına dönersek, daha çok Balkan müzikleri çalan sahnenin önünde takılmayı tercih ettik, grubun çoğunluğunun Türk-Yunan olmasından da kaynaklı olabilir tabii bu durum ama herkesin Akdenizli olduğunu düşünürsek bir yerden yakalıyor onları da 9/8likler:) Böylece multikulti olarak halay çekip ve sirtaki yapmamızdan sonra, multikulti olarak roman havası, zeybek, misket de oynamış olduk, ucundan horon da denedik bakalım dans yelpazemiz daha ne kadr genişleyecek?
Pazar günü ise iyice çocukluğumuz tuttu, "parade" havasına kaptırdık kendimizi, yüzümüzü boyadık ve geçit töreni sırasında (çok resmi geldi kulağa birden böyle ya neyse artık) bir konvoyun arkasından diğer konvoyun arkasına attık kendimizi, utanmadan sokağın sonuna gelince "Burada bitti başa dönüp diğerlerinin peşine takılalım yeniden" deyip başa bile döndük. Salsamız da Afrika tamtamlarımız da eksik kalmadı kültür kotamızı doldurduk. Bir de sanırım kısa süreli ünü de yaşamışız orada, Berlin'de olduğumuz şu kısacık zamanda kimleri tanıdıysak hepsi görmüş bizi o gün saçma sapan şekillerde dans ederken, hatta resimlerimiz bile çekilmiş. Erasmus'tur ne yapsa yeridir diyor ve geçiyoruz efem...
Son olarak yine Ebru'dan tespitler diyorum,
1) Berlin'in karnavala ihtiyacı varmış bunu anlamış olduk. Karnaval olunca Berlin de rengarenk bir şehir olabiliyormuş meğer, insanlar menopoz havası kasvetini üzerilerinden atabiliyormuş ve hatta menopoz havası bile gaza gelip yarım günlüğüne de olsa ısınabiliyormuş- tabii ki acısını sonradan çıkarmak üzere...
2) Yabancılardan çok hoşlaşmadığı bir gerçek Almanya'nın, ama bir kez daha gördüm ki bu ülkeyi -başkentinde yaşadıklarıma ve diğer yerlerini de az çok görmüş olmama dayanarak genelleme yapma hakkımı kullanıyorum- yabancılar ve yabancı kökenliler eğlendirip doyuruyor. Yani yabancılar olmasa eğlence biter, ki hadi bunu çok önemsemediler diyelim, aç kalırsınız vallahi currywurstlar çıkar içinizden o derece...
3) Bu da benden erkeklere, kız gözüyle bir tavsiyedir: Dans etmek için pek çok seçeneğiniz var, ne bileyim zeybek olur, halay olur, vals olur, tango olur her kültürden biraz oturaklı dans örnekleri bulunabilir. Yalnız çok rica ederim elektriğe tutulmuş gibi garip danslar, tekno figürler filan yapmaya kalkışmayın gözünüzü seveyim, berbat bir sonuç çıkıyor ortaya zira...
ve resimler...



1996'dan beri her yıl mayıs ayında düzenlenen ve bu yıl 21-24 Mayıs tarihlerine denk gelen Karneval der Kulturen geçen haftasonumuzun tamamını kapladı, iyi de etti. Cuma, cumartesi karnaval için kurulan sahnelerin önünde dans etmekle, pazar ise Hermannstraße'den başlayıp Yorckstraße'de son bulan ancak bizim Yorckstraße'deki 4-5 saatlik kısmına katıldığımız "Straßenumzug"da dans etmekle ile geçti. Karnavalda kurulan ve incik boncuk, giysi miysi, kültürel çağrışımı olan her türlü eşya satan standları biraz pahalı buldum ve bizde yazlık bölgelere kurulan tezgahların biraz daha geniş kapsamlısına benzettim açıkçası. Yine de berlin'in kesinlikle böyle renkli bir pazara ihtiyacı vardı, Mauerpark'taki Flohmarkt bir yere kadar idare ediyor çünkü, sonrasında kasvet basıyor insanları ve kendilerini bira-kokteyl-karaoke üçlüsüne vuruyorlar. Cuma-cumartesi kısmına dönersek, daha çok Balkan müzikleri çalan sahnenin önünde takılmayı tercih ettik, grubun çoğunluğunun Türk-Yunan olmasından da kaynaklı olabilir tabii bu durum ama herkesin Akdenizli olduğunu düşünürsek bir yerden yakalıyor onları da 9/8likler:) Böylece multikulti olarak halay çekip ve sirtaki yapmamızdan sonra, multikulti olarak roman havası, zeybek, misket de oynamış olduk, ucundan horon da denedik bakalım dans yelpazemiz daha ne kadr genişleyecek?
Pazar günü ise iyice çocukluğumuz tuttu, "parade" havasına kaptırdık kendimizi, yüzümüzü boyadık ve geçit töreni sırasında (çok resmi geldi kulağa birden böyle ya neyse artık) bir konvoyun arkasından diğer konvoyun arkasına attık kendimizi, utanmadan sokağın sonuna gelince "Burada bitti başa dönüp diğerlerinin peşine takılalım yeniden" deyip başa bile döndük. Salsamız da Afrika tamtamlarımız da eksik kalmadı kültür kotamızı doldurduk. Bir de sanırım kısa süreli ünü de yaşamışız orada, Berlin'de olduğumuz şu kısacık zamanda kimleri tanıdıysak hepsi görmüş bizi o gün saçma sapan şekillerde dans ederken, hatta resimlerimiz bile çekilmiş. Erasmus'tur ne yapsa yeridir diyor ve geçiyoruz efem...
Son olarak yine Ebru'dan tespitler diyorum,
1) Berlin'in karnavala ihtiyacı varmış bunu anlamış olduk. Karnaval olunca Berlin de rengarenk bir şehir olabiliyormuş meğer, insanlar menopoz havası kasvetini üzerilerinden atabiliyormuş ve hatta menopoz havası bile gaza gelip yarım günlüğüne de olsa ısınabiliyormuş- tabii ki acısını sonradan çıkarmak üzere...
2) Yabancılardan çok hoşlaşmadığı bir gerçek Almanya'nın, ama bir kez daha gördüm ki bu ülkeyi -başkentinde yaşadıklarıma ve diğer yerlerini de az çok görmüş olmama dayanarak genelleme yapma hakkımı kullanıyorum- yabancılar ve yabancı kökenliler eğlendirip doyuruyor. Yani yabancılar olmasa eğlence biter, ki hadi bunu çok önemsemediler diyelim, aç kalırsınız vallahi currywurstlar çıkar içinizden o derece...
3) Bu da benden erkeklere, kız gözüyle bir tavsiyedir: Dans etmek için pek çok seçeneğiniz var, ne bileyim zeybek olur, halay olur, vals olur, tango olur her kültürden biraz oturaklı dans örnekleri bulunabilir. Yalnız çok rica ederim elektriğe tutulmuş gibi garip danslar, tekno figürler filan yapmaya kalkışmayın gözünüzü seveyim, berbat bir sonuç çıkıyor ortaya zira...
ve resimler...
20 Mayıs 2010 Perşembe
Türk marketinde nirvana
Pekala; sinir bozucu sessizlik devm ediyor olabilir, iki haftadır güneşi gördüğümüz anları toplasak 1 gün bile etmeyebilir. Şu an Berlin'deki -hatta Almanya'nın genelindeki- Erasmusların ülkenin onyıllardan beri gördüğü en soğuk bahara denk gelmelerine artık söyleyebildikleri tek şey "Çocuklar inanın, inanın çocuklar. Güzel günler göreceğiz güneşli günler..." da olabilir. Liste uzar gider...
Ama en azından Türk Erasmuslara dayanma gücü vermekte Türk marketlerinin çok çok çok başarılı olduklarını itiraf etmek gerek. Hatta birtakım Akdeniz ülkesi insanlarında da benzer etkileri göstermişliği var. Şahsen ben burada hamsi satıldığını -donmuş da olsa- gördükten sonra daha fazlasına şaşırmam, bu zirvedir diyordum ama tabii ki her zamanki gibi büyük konuşmuşum. Bugün tekrar Türk marketine gittiğimde Fiskobirlik'in fındık ezmesini görünce karar verdim ki yeni nirvanam bu- korkuyorum devamı da gelir mi diye. Bilen bilir Fiskobirlik fındık ezmesinin gönlümde ayrı bir yeri vardır, Bodrum günlerimin canıdır, bana göre üstüne fındık ezmesi de yoktur. Öyle bir aşk var aramızda yani.
Kısaca efem, bugün marketten aldığım sigara böreği, yaprak sarma vs vs gibi yemeklerin yanına Fiskobirlik'imi ve Ramazan pidesini de kattım. Evet burda Ramazan pidesi sürekli var, benim için çok Ramazanla özdeşleşmiş bir şeydi o yüzden bugüne dek almamıştım ama fındık ezmemin yanına düşününce kendimi tutamadım. Pidem ve Fiskobirlik'imle eriştiğim mutluluk beni birkaç gün -bitene kadar- götürür. Böyle yani küçük şeyler de mutlu eder insanı buralarda... Fındık ezmesi ve pide, nirvanadayım...

Ama en azından Türk Erasmuslara dayanma gücü vermekte Türk marketlerinin çok çok çok başarılı olduklarını itiraf etmek gerek. Hatta birtakım Akdeniz ülkesi insanlarında da benzer etkileri göstermişliği var. Şahsen ben burada hamsi satıldığını -donmuş da olsa- gördükten sonra daha fazlasına şaşırmam, bu zirvedir diyordum ama tabii ki her zamanki gibi büyük konuşmuşum. Bugün tekrar Türk marketine gittiğimde Fiskobirlik'in fındık ezmesini görünce karar verdim ki yeni nirvanam bu- korkuyorum devamı da gelir mi diye. Bilen bilir Fiskobirlik fındık ezmesinin gönlümde ayrı bir yeri vardır, Bodrum günlerimin canıdır, bana göre üstüne fındık ezmesi de yoktur. Öyle bir aşk var aramızda yani.
Kısaca efem, bugün marketten aldığım sigara böreği, yaprak sarma vs vs gibi yemeklerin yanına Fiskobirlik'imi ve Ramazan pidesini de kattım. Evet burda Ramazan pidesi sürekli var, benim için çok Ramazanla özdeşleşmiş bir şeydi o yüzden bugüne dek almamıştım ama fındık ezmemin yanına düşününce kendimi tutamadım. Pidem ve Fiskobirlik'imle eriştiğim mutluluk beni birkaç gün -bitene kadar- götürür. Böyle yani küçük şeyler de mutlu eder insanı buralarda... Fındık ezmesi ve pide, nirvanadayım...
binalar
Taş binaları, tarihi görünümü ve/veya önemi olan binaları, geçmişe tanıklık ettiğini anlatan binaları sevdim hep. Berlin'in genelinde 2. Dünya Savaşı'ndan sonra uzak geçmişe dair fazla sağlam bina kalmadıysa da, yakın geçmişteki yoğun yaşanmışlıkların izleri hoşuma gidiyor. FU binaları içinden de abuk sabuk Rost- Silberlaube ya da abartılmış "Beyin"dense "ben neler gördüm geçirdim" hissi veren Politika bölümü binaları güzel geliyor bana. Taş binası Boğaziçi'mi hatırlatıyor, denizimi arıyorum zaman zaman... Otto-Suhr-Institut binasıysa gerek içindeki 68'lerin öğrenci hareketlerinden kalma resimlerle gerekse "isimlerinin" protest duruşuyla hoşuma gidiyor. Binalara ruhunu katmış isimleri ve o ruhla isimlerini taşıyan binaları seviyorum...
18 Mayıs 2010 Salı
bisiklet!!!
Daha Almanya'ya gelmeden aylar önce "Berlin'e bir gideyim, yerleşeyim ilk iş kendime bisiklet alacağım!" diye büyük büyük laflar ediyordum. Nerden bileyim o "bir gidip yerleşmenin" bir buçuk ay süreceğini... Saflık işte naparsınız.
Neyse ama sonunda muradıma erdim, geçtiğimiz pazar Mauerpark'taki bit pazarından kendime ikinci el bir bisiklet aldım. Sıkı pazarlıklar sonucu aldığım bisikleti dönmeden önce geri satabileceğim konusunda da anlaştık adamla, ki bu duruma annem "sen almadın onu o zaman kiraladın" yorumunu getirmeyi tercih etti. Yine de ağustos ortası gibi Berlin'deki köyümde duran bisikletime talip varsa, geliştirdiğim pazarlık yeteneklerimle bir orta yol da bulabiliriz, ben de bisikleti tekrar ta Mauerpark'a taşımak zorunda kalmam -bisiklet beni taşımalı zira ben onu değil. Yani satıyoruuum saattııım muhabbetine girebiliriz ilgilenen çekirgelerle:)
Neyse efenim, bisiklet dedik bağrımıza bastık, pazartesi günü soluğu bisikletlerle Potsdam'da aldık. Burada kısa bir bilgi girmeli belki de, bisikletle başka şehre gitmiş olmam "havalı" gözükebilir, "uuu" denebilir bu duruma ama bilir misiniz ki Potsdam bana Berlin'in şehir merkezinden daha yakın. Sabancı Üniversitesi'ndekilerle empati geliştirdim burada, aynı kaderi paylaşıyoruz bir yerde. Neyse ne diyorduk, bisiklet dedim bağrıma bastım ilk günden canıma okudu! 3 yıldır adam gibi spor yapmayan, 1-2 kez adada atılan yarım saatlik turları saymazsak bisiklete doğru dürüst en son yine Almanya'da 6 yıl önce binmiş olan lapacı Ebru bir günde nakavt oldu. İki gündür resmen popomun üstüne doğru dürüst oturamıyorum, varlığını çoktan unuttuğum kasların hepsi aynı anda ağrımakta, ellerimi kollarımı bacaklarımı kaldırasım gelmiyor. Ama bana verdiği tüm bu ağrılara rağmen -ki az önce söylediğim lapacı modumla çoktan hak etmiştim bunu oh olsun bana- pek bir seviyorum bisikletimi, bisikletimle dolaşmayı. Okul yolunun metroya kadarki kısmında beni 1 buçuk aydır delirten otobüse (118!!) el sallamak müthiş zevkli oluyor. Yağmur yağmasın bisikletimle mutluluğumuz devam etsin diyordum ama az önce tekrar şakırdadı yağmur sağolsun, yarına kadar dinmezse bu sefer 118 bana nanik yapacak sanırım. Yine de inatla umuyoruz ki havalar güzelleşecek ve ben İstanbul'da neredeyse hiç binemeden eskiyen bisikletimin acısını sende çıkaracağım bisikletceğizim...
İşte bu da henüz adı konmayan gıcır olmayan ama gururlu Mercedes'im:P
Neyse ama sonunda muradıma erdim, geçtiğimiz pazar Mauerpark'taki bit pazarından kendime ikinci el bir bisiklet aldım. Sıkı pazarlıklar sonucu aldığım bisikleti dönmeden önce geri satabileceğim konusunda da anlaştık adamla, ki bu duruma annem "sen almadın onu o zaman kiraladın" yorumunu getirmeyi tercih etti. Yine de ağustos ortası gibi Berlin'deki köyümde duran bisikletime talip varsa, geliştirdiğim pazarlık yeteneklerimle bir orta yol da bulabiliriz, ben de bisikleti tekrar ta Mauerpark'a taşımak zorunda kalmam -bisiklet beni taşımalı zira ben onu değil. Yani satıyoruuum saattııım muhabbetine girebiliriz ilgilenen çekirgelerle:)
Neyse efenim, bisiklet dedik bağrımıza bastık, pazartesi günü soluğu bisikletlerle Potsdam'da aldık. Burada kısa bir bilgi girmeli belki de, bisikletle başka şehre gitmiş olmam "havalı" gözükebilir, "uuu" denebilir bu duruma ama bilir misiniz ki Potsdam bana Berlin'in şehir merkezinden daha yakın. Sabancı Üniversitesi'ndekilerle empati geliştirdim burada, aynı kaderi paylaşıyoruz bir yerde. Neyse ne diyorduk, bisiklet dedim bağrıma bastım ilk günden canıma okudu! 3 yıldır adam gibi spor yapmayan, 1-2 kez adada atılan yarım saatlik turları saymazsak bisiklete doğru dürüst en son yine Almanya'da 6 yıl önce binmiş olan lapacı Ebru bir günde nakavt oldu. İki gündür resmen popomun üstüne doğru dürüst oturamıyorum, varlığını çoktan unuttuğum kasların hepsi aynı anda ağrımakta, ellerimi kollarımı bacaklarımı kaldırasım gelmiyor. Ama bana verdiği tüm bu ağrılara rağmen -ki az önce söylediğim lapacı modumla çoktan hak etmiştim bunu oh olsun bana- pek bir seviyorum bisikletimi, bisikletimle dolaşmayı. Okul yolunun metroya kadarki kısmında beni 1 buçuk aydır delirten otobüse (118!!) el sallamak müthiş zevkli oluyor. Yağmur yağmasın bisikletimle mutluluğumuz devam etsin diyordum ama az önce tekrar şakırdadı yağmur sağolsun, yarına kadar dinmezse bu sefer 118 bana nanik yapacak sanırım. Yine de inatla umuyoruz ki havalar güzelleşecek ve ben İstanbul'da neredeyse hiç binemeden eskiyen bisikletimin acısını sende çıkaracağım bisikletceğizim...
İşte bu da henüz adı konmayan gıcır olmayan ama gururlu Mercedes'im:P
11 Mayıs 2010 Salı
hayatı zorlaştırmak
Buraya geldiğimden beri yazdığım yazılarda ya da konuşma fırsatı bulabildiklerime söylediklerimde hep bir hayatı zorlaştırmadan bahsediyorum. Almanlar kurallarıyla ve tuhaf sistemleriyle hayatı içinden çıkılmaz yapıyorlar, zaten hava da kötü o yüzden sürekli mutsuzlar diyorum. Ama zamam zaman kuruntu gibi, mızmızlanma gibi geliyor kulağa söylediklerim farkındayım.
O yüzden şimdi somut bir örnek veriyorum bir sistem, bir kurallar silsilesi hayattaki en basit şeyi bile ne kadar zorlaştırabilir göstermek için. Evimin -artık evim diye anabiliyorum odamı, güzel bir gelişme bu:)- olduğu binada toplam 20 oda var. Öyle süper lüks über güvenlikli muazzam bir bina da değil 3 katlı normal bir bina. Normal bir insan ya da normal bir anlayış bu odaları nasıl numaralandırır soruyorum size? Cevap sizde kalsın ben odamın numarasını söyleyeyim.
01.04.02.01.03
Hayır Lost'tan fırlamadık, gözlerinizde de bir sorun yok. Bu rakamların hepsi 20 oda arasından sadece ve sadece benimkini tanımlamak için anlaşılamaz kombinasyon ve permütasyonlar kullanılarak belirlenmiştir. Amaç hayatı zorlaştırmaktır. Bu nedenledir ki Ebru kişisi asla adresini yazmayı öğrenemeyecektir...
01.04.02.01.03
to be continued??
O yüzden şimdi somut bir örnek veriyorum bir sistem, bir kurallar silsilesi hayattaki en basit şeyi bile ne kadar zorlaştırabilir göstermek için. Evimin -artık evim diye anabiliyorum odamı, güzel bir gelişme bu:)- olduğu binada toplam 20 oda var. Öyle süper lüks über güvenlikli muazzam bir bina da değil 3 katlı normal bir bina. Normal bir insan ya da normal bir anlayış bu odaları nasıl numaralandırır soruyorum size? Cevap sizde kalsın ben odamın numarasını söyleyeyim.
01.04.02.01.03
Hayır Lost'tan fırlamadık, gözlerinizde de bir sorun yok. Bu rakamların hepsi 20 oda arasından sadece ve sadece benimkini tanımlamak için anlaşılamaz kombinasyon ve permütasyonlar kullanılarak belirlenmiştir. Amaç hayatı zorlaştırmaktır. Bu nedenledir ki Ebru kişisi asla adresini yazmayı öğrenemeyecektir...
01.04.02.01.03
to be continued??
10 Mayıs 2010 Pazartesi
Ahoj!
Döndüüüm:)
Dün ölesiye yorgun olduğum için gelir gelmez kendimi buraya atamadım ama haftasonu gezerken bir yandan da neler yazsam diye geçirdim aklımdan. Bir kısmını kaybolmadan bir karta yazdım, o kart sahibine gönderilecek. Kalanı ise suya yazıldı sanırım o yüzden sadece en renkli anlar var şu an elimde yazacak...
Efenim Berlin'in soğuğundan kaçmanın ve tabii ki başlı başına tatile çıkıp yollara düşmenin heyecanıyla gittik Prag'a ama aşırı şanslı olduğumuzu düşünüyorum. Hava en azından gündüzleri pırıl pırıldı, kısa kolluyla gezmenin dayanılmaz hafifliğini hatırladık Berlin'deki titrek hallerimizden sonra. Bir de tam zamanına getirip gitmişiz, cuma günü 2. Dünya Savaşı'nın bitişi kutlanıyordu. Bunu kendimizi birden Senato binasında müzik-bira-yemek üçlüsü arasında bulunca, yanımda oturan -ve müthiş İngilizce bilen- yaşlı teyzelerden öğrendik. Hepsi de savaşı yaşamış -ki bu sene 65. yılı savaşın bitişinin- teyzelerin amcaların birayı bulup kafa olmaları ve hatta bir teyzenin kendi çapında swing yapması ise boşa değilmiş meğer efem. Yanımdaki hala normal teyze "Ooo enjoy yourself, everything is free of charge today!!" deyince; ne, neden, nasıl gibi soruları bırakıp "hurraa beleş buldun ye ve iç" aksiyonuna daldık. Berlin'deki adıyla "Pfannkuchen", Almanya'nın geri kalan kısmındaki adıyla ise "Berliner" ve bira için teşekkürler Çek meclisi:) Cumartesi de savaşın resmen son bulduğu gün ve resmi tatildi. Meydana epey uğraşıp sahne kurdular ama akşam 8 gibi toplandı hepsi. "Bu mudur?" diye söylendik ama restoranlarının da 8'de kapandığını ve sizi aç bıraktığını düşününce çok da mantıksız değil sanırım. Ayrıca artık Prag'da da jazz dinledim havam batsın cümlesini kurabildiğim için de teşekkürler Prag:)
Dün de epey gezindikten sonra ben ayacıklarımı Prag'da bir yerlerde bırakmış (Jazz dinlemiş olabiliriz ama hala öğrenciyiz her yere yürüyerek gittik haliyle. Zaten metrosunu kullanmaya çalıştığımızda da scyavzjkfey tarzı kelimeler arasında kaybolup durduk.) ve ayaklarım yerine 2 yastık ya da fil ayağı bağlamışken geri dönüş için yola koyulduk. Elimizde kalan Çek Koruna'larını ise birleştirip ne yapalım ne yapalım diye dolandık ve en son 3 Fransız + 2 Türk konseptimize uygun şekilde, üstünde 5 tane matruşka olan bir iğne alarak tüm Çek paramızı bitirdik. İğneyi de bölüşüp kendimize bir "Puppchenfamilie" yarattık. Şansıma ortanca çocuk çıktım, bakalım hadi hayırlısı... Şaka bir yana sevimli ve neşeli bir grup olduk, aramızda Almanca konuşarak multikultinin dibine vurduk. Minik matruşkadan daha iyi bir hatıra olamazdı herhalde bu geziden. Ha tabii bir de artık Fransızca navigasyonu da sökmüş olmamın verdiği gurur, bizim çok eğlenceli bulduğumuz "la tribu de Dana" şarkısı ve 200'e yakın fotoğrafla beraber...



Dün ölesiye yorgun olduğum için gelir gelmez kendimi buraya atamadım ama haftasonu gezerken bir yandan da neler yazsam diye geçirdim aklımdan. Bir kısmını kaybolmadan bir karta yazdım, o kart sahibine gönderilecek. Kalanı ise suya yazıldı sanırım o yüzden sadece en renkli anlar var şu an elimde yazacak...
Efenim Berlin'in soğuğundan kaçmanın ve tabii ki başlı başına tatile çıkıp yollara düşmenin heyecanıyla gittik Prag'a ama aşırı şanslı olduğumuzu düşünüyorum. Hava en azından gündüzleri pırıl pırıldı, kısa kolluyla gezmenin dayanılmaz hafifliğini hatırladık Berlin'deki titrek hallerimizden sonra. Bir de tam zamanına getirip gitmişiz, cuma günü 2. Dünya Savaşı'nın bitişi kutlanıyordu. Bunu kendimizi birden Senato binasında müzik-bira-yemek üçlüsü arasında bulunca, yanımda oturan -ve müthiş İngilizce bilen- yaşlı teyzelerden öğrendik. Hepsi de savaşı yaşamış -ki bu sene 65. yılı savaşın bitişinin- teyzelerin amcaların birayı bulup kafa olmaları ve hatta bir teyzenin kendi çapında swing yapması ise boşa değilmiş meğer efem. Yanımdaki hala normal teyze "Ooo enjoy yourself, everything is free of charge today!!" deyince; ne, neden, nasıl gibi soruları bırakıp "hurraa beleş buldun ye ve iç" aksiyonuna daldık. Berlin'deki adıyla "Pfannkuchen", Almanya'nın geri kalan kısmındaki adıyla ise "Berliner" ve bira için teşekkürler Çek meclisi:) Cumartesi de savaşın resmen son bulduğu gün ve resmi tatildi. Meydana epey uğraşıp sahne kurdular ama akşam 8 gibi toplandı hepsi. "Bu mudur?" diye söylendik ama restoranlarının da 8'de kapandığını ve sizi aç bıraktığını düşününce çok da mantıksız değil sanırım. Ayrıca artık Prag'da da jazz dinledim havam batsın cümlesini kurabildiğim için de teşekkürler Prag:)
Dün de epey gezindikten sonra ben ayacıklarımı Prag'da bir yerlerde bırakmış (Jazz dinlemiş olabiliriz ama hala öğrenciyiz her yere yürüyerek gittik haliyle. Zaten metrosunu kullanmaya çalıştığımızda da scyavzjkfey tarzı kelimeler arasında kaybolup durduk.) ve ayaklarım yerine 2 yastık ya da fil ayağı bağlamışken geri dönüş için yola koyulduk. Elimizde kalan Çek Koruna'larını ise birleştirip ne yapalım ne yapalım diye dolandık ve en son 3 Fransız + 2 Türk konseptimize uygun şekilde, üstünde 5 tane matruşka olan bir iğne alarak tüm Çek paramızı bitirdik. İğneyi de bölüşüp kendimize bir "Puppchenfamilie" yarattık. Şansıma ortanca çocuk çıktım, bakalım hadi hayırlısı... Şaka bir yana sevimli ve neşeli bir grup olduk, aramızda Almanca konuşarak multikultinin dibine vurduk. Minik matruşkadan daha iyi bir hatıra olamazdı herhalde bu geziden. Ha tabii bir de artık Fransızca navigasyonu da sökmüş olmamın verdiği gurur, bizim çok eğlenceli bulduğumuz "la tribu de Dana" şarkısı ve 200'e yakın fotoğrafla beraber...
27 Nisan 2010 Salı
sessizlik
Dersi beklerken bile olsa iki kelime yazayım şuraya dedim, en azından biraz daha kısa ve okunası olur. Uzun uzun aralıklarla yazınca aklımdaki her şeyi yazabilmek için biraz abartıyorum zira, bu ay yazdıklarımı sonuna kadar okumaya dayanan var mıdır bilmem.
Umarım bu durum değişecek pazartesiden itibaren, ben yine yeni yeniden taşınınca. Bu hafta 1 ay bitiyor buraya geleli ama hala yerleşmiş değilim, hala yapacak bir çok kağıt işi var, korkuyorum acaba gitmeden önce de böyle sonu gelmez bürokratik işlerle uğraşacak mıyım? Toplam kaç hafta Berlin'i koşturmaca olmadan yaşayabileceğim bakalım...
Bu ülkenin acayip sessiz bir yer olduğunu yazmıştım daha önce sanırım. Köpeği havlamaz, kedisi miyavlamaz, bebeği ağlamaz buraların... Bir tek kuşlar canları istediği gibi ötebiliyorlar burada, hatta insanların yerine de cıvıldıyorlar sanırım. Nasıl başarıyorlar bilmiyorum, Boğaziçi'den kat kat fazla öğrencinin olduğu okulun dış mekanlarında çıt çıkmıyor, iç mekanlarda ise yine kişi sayısına göre ses çok az. Sesi kısılmış televizyon hissi veriyor burada caddeler. Kalabalık öğrenci grupları yürüyor ama sesleri çıkmıyor, insanlar gruplar halinde oturuyorlar ama konuşmuyorlar herkes kendi önünde başka şeylerle ilgileniyor. Dün trenden inip direk derse geldim, arkamdan çekelediğim küçük bavulumsunun çıkardığı gürültünün haddi hesabı yok. Uğultu istiyorum!!! :) Hayat belirtisi istiyorum. Havalar menopozundan kurtulup gerçekten ısınabilirse, insanlar da biraz daha mutlu olup birbirileriyle konuşabilirler belki... Bakalım bir umut, göreceğiz...
Umarım bu durum değişecek pazartesiden itibaren, ben yine yeni yeniden taşınınca. Bu hafta 1 ay bitiyor buraya geleli ama hala yerleşmiş değilim, hala yapacak bir çok kağıt işi var, korkuyorum acaba gitmeden önce de böyle sonu gelmez bürokratik işlerle uğraşacak mıyım? Toplam kaç hafta Berlin'i koşturmaca olmadan yaşayabileceğim bakalım...
Bu ülkenin acayip sessiz bir yer olduğunu yazmıştım daha önce sanırım. Köpeği havlamaz, kedisi miyavlamaz, bebeği ağlamaz buraların... Bir tek kuşlar canları istediği gibi ötebiliyorlar burada, hatta insanların yerine de cıvıldıyorlar sanırım. Nasıl başarıyorlar bilmiyorum, Boğaziçi'den kat kat fazla öğrencinin olduğu okulun dış mekanlarında çıt çıkmıyor, iç mekanlarda ise yine kişi sayısına göre ses çok az. Sesi kısılmış televizyon hissi veriyor burada caddeler. Kalabalık öğrenci grupları yürüyor ama sesleri çıkmıyor, insanlar gruplar halinde oturuyorlar ama konuşmuyorlar herkes kendi önünde başka şeylerle ilgileniyor. Dün trenden inip direk derse geldim, arkamdan çekelediğim küçük bavulumsunun çıkardığı gürültünün haddi hesabı yok. Uğultu istiyorum!!! :) Hayat belirtisi istiyorum. Havalar menopozundan kurtulup gerçekten ısınabilirse, insanlar da biraz daha mutlu olup birbirileriyle konuşabilirler belki... Bakalım bir umut, göreceğiz...
24 Nisan 2010 Cumartesi
bölük yaşanmışlıklar
Huyunu suyunu yeni yeni öğrendiğimiz ve alışmaya çalıştığımız buralarda "birlikten kuvvet doğar" felsefesi hayatımızda önemli yer tutuyor. Türklerin burada yıllarca gettolaşmasını bir yerde anlıyoruz bu şekilde. Birbirinden gereksiz onyüzbinmilyon bürokratik işi arkamızda bırakınca "Galiba üstesinden geliyoruz bu Erasmus'un be!" havalarına girdik. Buna rağmen tek başına sora sora Bağdat'ı bulmanın, ne bileyim tek başına banka işlemi vs halletmenin verdiği "Oldum ben" hissi de bambaşka...
Aslında yazmak istediklerimle direk alakalı olmadı bu giriş ama yine de ucundan bağlanır diye yazmadan edemedim. Burada esas anlatmak istediğim farklı farklı insanlari tanıdıkça yaşam ve yaşanmışlıklar üzerine düşünmekte olduğum... Bu düşüncelerin başlangıcına gidersek; geçen gün derste 2 Polonyalı, 1 Danimarkalı ve bir Türk olaraktan "geçmiş nedir, tarih nedir, toplumsal hafıza nasıl oluşur" konuları etrafında grup çalışması yapıyorduk. Cevap bekleyen sorulardan biri; "Hiç tarihi önemi olan bir olaya tanıklık ettiniz mi?" idi. Politikadan cevap vermemeyi seçtik bilinçsiz bir şekilde, zaten şimdi Türkiye'de her gün tanıklık ettiklerimi´zi anlatsam roman olurdu. Ben 1999 Depremi'ni söyledim, Polonyalılar da son Polonyalı Papa'nin cenazesini söyledi. Danimarkalı kızsa kitlendi kaldı ve sonunda "sanırım ben ülkemde tarihi/toplumsal önemi olan hiçbir şey yaşamadım" diyebildi...
Ne kadar iyi ne kadar kötü? 22-23 yaşında bir insanın hayatının tepeden tırnağa olaysız olması, tabii ki dünyadaki çok çok çok şanslı milyonda birlik dilime filan denk gelmiş olması iyi. Ama belirli bir toplulukla paylaştığı bir tek sevinçli olay bile hatırlayamaması? Güzel yaşanmışlıklar? Daha sonrasında ev arkadaşlarımdan Jana'yla da konuştuk bunu... Burada herkes o kadar kendi başına buyruk, kendine has bir hayat yaşıyor ki, ne toplumca paylaşılan gerçekten önemli, değerli anlar var ne de aile, beraberlik anlayışları... Jana, "10 yaşıma kadar Doğu Almanya'da büyüdüm ben" dedi, "eski zamanları, geleneklerimizi özlüyorum aslında, Almanya bugün artık öyle bir yer oldu ki insanları birbirine bağlayan hiçbir şey kalmadı." dedi. Sonra da " Mesela artık kimse evlenmek istemiyor, bir zamanlar güzel olan o düğün ritüelini sevmiyor, ailesinden kopuyor, uzaklaşıyor." dedi. Eskiden Rusça öğrenmiş yıllarca, "Hala Rusça'yı bıraktığım için üzülüyorum, çünkü Rusya'da ve Rusça'da hala 'bir ruh' var, artık bizde olmayan" dedi. Dedi de dedi. Ben de düşündüm sadece. 31 yaşında, bizim standartlarımıza göre yaşını başını almış, hatta aile-düzen kurma yaşı gelmiş de geçmekte olan bir yaşta Jana hala ailesinden, sevgilisinden uzak bir şehirde öğrenci evinde yaşıyor, öğrenci hayatı sürüyor. Burada insanlar kendi başlarına buyruk yaşamaya o kadar çok alışmışlar ki, hayata çok çok geç başlıyorlar. 31 yaşıma geldiğimde hala hayattan ne istediğimi, nerede olup nereye gittiğimi bilememek benim için ciddi bunalım sebebi olurdu, ama o bunu gayet kanıksamış oysa o sadece eski geleneklerini ve "o ruhu" özlüyor.
Geçen gün böyle Jana anlattı ben düşündüm. Türkiye'de biz mahalle baskısı, tabular, geleneklerden, toplumun beklentilerileri, aile hayatı gibi etkenlerden, bu etkenlere göre hayatımızın şekillenmesinden, istediğimiz gibi yaşayamamaktan ya da yaşasak da etrafın abuk sabuk yargılamalarından şikayet ederiz hep. Ama burada bütün bu kısıtlamaların kalkmış halini gördükten sonra yaşadığımız hayatın kıymetini anladım bir kez daha. Hayat dediğimiz her yerde zor -ki hiçbir şey olmasa, gelişmiş ülke olmanın verdiği refahını da tuhaf tuhaf kurallarıyla illa ki zora sokuyorlar. Ama biz en azından aile, arkadaş, çoluk çocuk çombalak komün hayatımızla ve ne olursa olsun hala bırakmadığımız bazı geleneklerimizle onlardan daha mutlu ve zorluklarla, engellerle daha kolay baş edebilen hayatlar sürüyoruz Türkiye'de. Düşünüyorum da "o ruhu" hiç kaybetmedik biz. Erasmus sırasında bile kalabalık, komün yaşantımızdan, her sorunla beraber uğraşmaktan vazgeçmedik. İyi ki de geçmedik...
Böyle işte... Dediğim gibi burada yeni yeni ve başka başka insanlar tanıdıkça, yeni yeni düşünceler alıyor beni. Bölünmüş, koparılmış ve daha sonra tekrar birleştirilmeye çalışılmış bu şehir ve insanları hala yarım ve bölük aslında. 20 yılda görünüş olarak gayet başarılı birleştirilmiş ve duvara -resmen onu maymun etmek suretiyle- korkunçluğu kaybettirilmiş olabilir ama biraz derine baktığınızda hala iki kutup görüyorsunuz. Hala bölünme travması ve parçalanma hissi devam ediyor. Üstelik ne insanlar ne de medya duvarın yıkılmasından sonra o çok istedikleri birleşmeye ve birbirilerine hala alışamadıklarını saklamıyor da... Görünmez duvarlar hala bir yerlerde duruyor ve sanırım eski Almanya'dan bugüne gelmeyi başaran tek ruh da duvarın ruhu...
Aslında yazmak istediklerimle direk alakalı olmadı bu giriş ama yine de ucundan bağlanır diye yazmadan edemedim. Burada esas anlatmak istediğim farklı farklı insanlari tanıdıkça yaşam ve yaşanmışlıklar üzerine düşünmekte olduğum... Bu düşüncelerin başlangıcına gidersek; geçen gün derste 2 Polonyalı, 1 Danimarkalı ve bir Türk olaraktan "geçmiş nedir, tarih nedir, toplumsal hafıza nasıl oluşur" konuları etrafında grup çalışması yapıyorduk. Cevap bekleyen sorulardan biri; "Hiç tarihi önemi olan bir olaya tanıklık ettiniz mi?" idi. Politikadan cevap vermemeyi seçtik bilinçsiz bir şekilde, zaten şimdi Türkiye'de her gün tanıklık ettiklerimi´zi anlatsam roman olurdu. Ben 1999 Depremi'ni söyledim, Polonyalılar da son Polonyalı Papa'nin cenazesini söyledi. Danimarkalı kızsa kitlendi kaldı ve sonunda "sanırım ben ülkemde tarihi/toplumsal önemi olan hiçbir şey yaşamadım" diyebildi...
Ne kadar iyi ne kadar kötü? 22-23 yaşında bir insanın hayatının tepeden tırnağa olaysız olması, tabii ki dünyadaki çok çok çok şanslı milyonda birlik dilime filan denk gelmiş olması iyi. Ama belirli bir toplulukla paylaştığı bir tek sevinçli olay bile hatırlayamaması? Güzel yaşanmışlıklar? Daha sonrasında ev arkadaşlarımdan Jana'yla da konuştuk bunu... Burada herkes o kadar kendi başına buyruk, kendine has bir hayat yaşıyor ki, ne toplumca paylaşılan gerçekten önemli, değerli anlar var ne de aile, beraberlik anlayışları... Jana, "10 yaşıma kadar Doğu Almanya'da büyüdüm ben" dedi, "eski zamanları, geleneklerimizi özlüyorum aslında, Almanya bugün artık öyle bir yer oldu ki insanları birbirine bağlayan hiçbir şey kalmadı." dedi. Sonra da " Mesela artık kimse evlenmek istemiyor, bir zamanlar güzel olan o düğün ritüelini sevmiyor, ailesinden kopuyor, uzaklaşıyor." dedi. Eskiden Rusça öğrenmiş yıllarca, "Hala Rusça'yı bıraktığım için üzülüyorum, çünkü Rusya'da ve Rusça'da hala 'bir ruh' var, artık bizde olmayan" dedi. Dedi de dedi. Ben de düşündüm sadece. 31 yaşında, bizim standartlarımıza göre yaşını başını almış, hatta aile-düzen kurma yaşı gelmiş de geçmekte olan bir yaşta Jana hala ailesinden, sevgilisinden uzak bir şehirde öğrenci evinde yaşıyor, öğrenci hayatı sürüyor. Burada insanlar kendi başlarına buyruk yaşamaya o kadar çok alışmışlar ki, hayata çok çok geç başlıyorlar. 31 yaşıma geldiğimde hala hayattan ne istediğimi, nerede olup nereye gittiğimi bilememek benim için ciddi bunalım sebebi olurdu, ama o bunu gayet kanıksamış oysa o sadece eski geleneklerini ve "o ruhu" özlüyor.
Geçen gün böyle Jana anlattı ben düşündüm. Türkiye'de biz mahalle baskısı, tabular, geleneklerden, toplumun beklentilerileri, aile hayatı gibi etkenlerden, bu etkenlere göre hayatımızın şekillenmesinden, istediğimiz gibi yaşayamamaktan ya da yaşasak da etrafın abuk sabuk yargılamalarından şikayet ederiz hep. Ama burada bütün bu kısıtlamaların kalkmış halini gördükten sonra yaşadığımız hayatın kıymetini anladım bir kez daha. Hayat dediğimiz her yerde zor -ki hiçbir şey olmasa, gelişmiş ülke olmanın verdiği refahını da tuhaf tuhaf kurallarıyla illa ki zora sokuyorlar. Ama biz en azından aile, arkadaş, çoluk çocuk çombalak komün hayatımızla ve ne olursa olsun hala bırakmadığımız bazı geleneklerimizle onlardan daha mutlu ve zorluklarla, engellerle daha kolay baş edebilen hayatlar sürüyoruz Türkiye'de. Düşünüyorum da "o ruhu" hiç kaybetmedik biz. Erasmus sırasında bile kalabalık, komün yaşantımızdan, her sorunla beraber uğraşmaktan vazgeçmedik. İyi ki de geçmedik...
Böyle işte... Dediğim gibi burada yeni yeni ve başka başka insanlar tanıdıkça, yeni yeni düşünceler alıyor beni. Bölünmüş, koparılmış ve daha sonra tekrar birleştirilmeye çalışılmış bu şehir ve insanları hala yarım ve bölük aslında. 20 yılda görünüş olarak gayet başarılı birleştirilmiş ve duvara -resmen onu maymun etmek suretiyle- korkunçluğu kaybettirilmiş olabilir ama biraz derine baktığınızda hala iki kutup görüyorsunuz. Hala bölünme travması ve parçalanma hissi devam ediyor. Üstelik ne insanlar ne de medya duvarın yıkılmasından sonra o çok istedikleri birleşmeye ve birbirilerine hala alışamadıklarını saklamıyor da... Görünmez duvarlar hala bir yerlerde duruyor ve sanırım eski Almanya'dan bugüne gelmeyi başaran tek ruh da duvarın ruhu...
15 Nisan 2010 Perşembe
Köyümden izlenimler
Tam 15 gün aradan sonra internet ve bol zamanı bir araya getirip gelebildim buraya. Bugün ititbariyle 2 haftadır Berlin'in köyünde yaşıyorum. 2 haftadır kafamda buraya yazmak istediğim o kadar çok şey biriktirdim, evirdim çevirdim, ekledim çıkardım ki bu yazının nereye gideceğini şu an kestiremiyorum tam olarak,. Anlatmak istediklerimin çoğundan vazgeçmeliyim sanırım yoksa saatlerle yazmam gerekebilir. Muhtemelen bu haliyle bile fazlasıya uzun olacak. Artık darısı bundan sonra yaşanacakları düzenli yazabilmenin başına diyerek son 2 haftanın kısa bir özetini geçiyorum.
Köyüm demem abartı değil, kaldığım yer gerçekten bir köy şehre uzaklık ve hayatın durgunluğu bakımından. Öte yandan evler ve yaşayanları açısından bakarsak köy birden Zekeriyaköy'ü andırabilir zira zengin semti burası, yurdun etrafında zilyon tane birbirinden büyük villalar (hatta malikaneler) var. Evde 5 kişiyiz, 1 erkek 4 kızız ve ev arkadaşlarımın hepsi Alman. Yıllardır beraber yaşıyorlarmış, komün hayatı sürüyorlar da denebilir. Karşı daireyle de bayağı sıkı fıkılar, eve girenler çıkanlar, süerkli bir hareket mevcut. Beklediğimden daha sıcaklar ama tabii Alman standartlarında mümkün olduğu kadar. Tek sorunumuz salonumuzun vahşi batı misali tozlar havada-yerde uçuşacak kadar pis olması ama salonda pek takılmayarak bu sorun giderilebiliyor. İlk günler ev bayağı hareketliydi dediğim gibi ama bu hafta okulun açılmasıyla oldukça duruldu ve 2 gündür herkes kendi odasına kapandı. Bkz. tatilde coşan okul vakti ortadan kaybolanlar.
Ortadan kaybolma konusunda epey başarılı olduklarını söyleyebilirim bu ülkenin insanlarının. Tam paskalya arifesinde geldim buraya, ilk gün şaşkınlık, yurda varış, ilk yerleştirildiğim evi beğenmeyip onu değişme telaşı, yer silme telaşı, kayıt telaşı, oradan oraya kağıt götürme koşturması, akşam evdekilerin şamatası ve en sonunda yatak yapma telaşı (o gün toplamda 20-21 saat ayakta kaldım kaıytlara geçsin) derken hiçbir şey anlamadım haliyle. Ama ertesi gün temizlik ve yerleşme bitip de akşamüstüne doğru 4 duvar arasında yalnız kaldığım an gerçekten bir "dank" sesi duyuldu. Yalnızlık, şaşkınlık, ne yapacağını bilememe ve kapanıp ağlama isteği hep birden geldi. Sonra amcamları aramayı akıl ettim, şansıma paskalya nedeniyle kuzenlerin de eve döndüğünü öğrendim. Bunalımları bırakıp elde harita kaybola kaybola gara gidip bilet aldım ve paskalyayı Hamm'da geçirmiş oldum, araya evden uzakta bir ev ortamı sokup alışma süreci de denebilirdi buna. Geri dönünce de vaktim buraya alışmakla ve bizi hiç boş bırakmayan ıvır zıvır evrak işleriyle geçti, ders seçme bunalımı da geldi arkasından. Yavaştan düzene giriyoruz gibi hissediyorum, iyi ki tek başıma değilim diyorum; özlemse giderek artıyor. Burada hep beraber evimizi düşünüp içleniyoruz zaman zaman, sonra da "madem geldik tadını çıkaracağız" diye gaza getirip teselli ediyoruz birbirimizi.
Genel özet bu, biraz sevgili günlük tadında oldu ve tam istediğim gibi olamadı o yüzden ama napalım artık. Ebru'dan tuhaf Almanya saptamalarıyla bitiriyorum:
-Boğaziçi Registration cansın! Sana bundan sonra laf eden karşısında beni bulur! Almanların sistemli oldukları bir mitmiş, gördük öğrendik. Burada tek sistem, sistemin olmaması. Freie Uni isminin verdiği gazla mı bilinmez herkes kafasına göre takılıyor. Bir online ders seçme sistemi var ama kimilerine çalışmıyor, kimilerinin kullanmaması gerekiyor, kimilerinde çalışıyor ama gerekmiyor, kimilerinde ise gerektiği halde çalışmıyor. Benzer bir online sistem daha var, dersi seçiyorsunuz ama aslında seçmiş olmuyorsunuz, derse gidip isminizi listeye yazmanız gerekiyor ama yıl ortasında kafanıza esip "Bıraktım be!!" de diyebiliyorsunuz. Happy hour tadında bir sistem kimin canı nasıl çekerse... Bu sistemde çekenler biziz yalnız...
-Almanların tuhaf uygulamaları var. Mesela evde tuvalet kağıdını kullandıktan sonra küçük parçalara bölerek tuvaletin içine atıyoruz, tuvaletin hemen yanındaki aslanlar gibi çöp kutumuza ise biten tuvalet kağıtlarının koçanları konuyor sadece. Tuvalet kağıdını küçük parçalara bölmemizin nedeni ise kanalizasyonu tıkamasın diye ama madem tıkansın istemiyoruz niye tuvalete atıyoruz bunlar cevapsız sorular...
-Bu çok çok çok başarılı bulduğum saptama esasen Yaprak'a ait, copyright izniyle kullanıyorum. Burada havalar menopozlu. Bir an kapkara oluyor, yağmur yağıyor, 10 dakika sonra güneş açıyor, güneş pek fazla ısıtmıyor ama esen rüzgar sağlam üşütüyor. Haliyle kat kat giyinmek zorunda kalıyor insan ve gün boyu yarım saat arayla "Ayy sıcak mı oldu ne?!" ve "Donduuuum!" gibi cümleleri arka arkaya kuruyor. Sonra Almanlar neden mutsuz, neden suratlar bir karış asık... Menopoz bunlar menopoz...
-Dersin sonunda herkes ellerini yumruk yapıp kapı tıklar gibi tak tak tak masalara vuruyor, hocaya teşekkür amaçlıymış. İlk duyduğumda yerimden sıçrayıp "Amanınn noluyoruz!!!??" dedim ama yavaş yavaş alışıyorum, mahalle baskısı var çünkü sen de vurmak zorunda kalıyorsun.
-Almanların sistemli olmaları dışında temiz olmaları da bir mit. Aslında gayet pisler. Sadece sokakları temizleyecek daha çok görevlileri var ama gelip bizim eve bakarsanız doğal ortamlarında ne kadar pis olabildiklerini görebilirsiniz.
-Pazar günü sokaklar ölüyor resmen. Buranın Nişantaşı'sı olarak tabir edilen yerde bile her yer bomboştu pazar günü. Tamam soğuk olabilir ama bu Berlin'in toptan eve kapanmasına neden olmamalı. Zaten kışın eksilerden yukarı çıkmamış sıcaklık hazır 10-12 civarındayken gezip tozsanıza yahu! Sokağa çıkanlar da ses çıkarmamak için yemin etmiş ayrıca. Sessiz sessiz takılıyorlar, çocuklar ağlamıyor, köpekler bile havlamıyor. Garipler garip...
Köyüm demem abartı değil, kaldığım yer gerçekten bir köy şehre uzaklık ve hayatın durgunluğu bakımından. Öte yandan evler ve yaşayanları açısından bakarsak köy birden Zekeriyaköy'ü andırabilir zira zengin semti burası, yurdun etrafında zilyon tane birbirinden büyük villalar (hatta malikaneler) var. Evde 5 kişiyiz, 1 erkek 4 kızız ve ev arkadaşlarımın hepsi Alman. Yıllardır beraber yaşıyorlarmış, komün hayatı sürüyorlar da denebilir. Karşı daireyle de bayağı sıkı fıkılar, eve girenler çıkanlar, süerkli bir hareket mevcut. Beklediğimden daha sıcaklar ama tabii Alman standartlarında mümkün olduğu kadar. Tek sorunumuz salonumuzun vahşi batı misali tozlar havada-yerde uçuşacak kadar pis olması ama salonda pek takılmayarak bu sorun giderilebiliyor. İlk günler ev bayağı hareketliydi dediğim gibi ama bu hafta okulun açılmasıyla oldukça duruldu ve 2 gündür herkes kendi odasına kapandı. Bkz. tatilde coşan okul vakti ortadan kaybolanlar.
Ortadan kaybolma konusunda epey başarılı olduklarını söyleyebilirim bu ülkenin insanlarının. Tam paskalya arifesinde geldim buraya, ilk gün şaşkınlık, yurda varış, ilk yerleştirildiğim evi beğenmeyip onu değişme telaşı, yer silme telaşı, kayıt telaşı, oradan oraya kağıt götürme koşturması, akşam evdekilerin şamatası ve en sonunda yatak yapma telaşı (o gün toplamda 20-21 saat ayakta kaldım kaıytlara geçsin) derken hiçbir şey anlamadım haliyle. Ama ertesi gün temizlik ve yerleşme bitip de akşamüstüne doğru 4 duvar arasında yalnız kaldığım an gerçekten bir "dank" sesi duyuldu. Yalnızlık, şaşkınlık, ne yapacağını bilememe ve kapanıp ağlama isteği hep birden geldi. Sonra amcamları aramayı akıl ettim, şansıma paskalya nedeniyle kuzenlerin de eve döndüğünü öğrendim. Bunalımları bırakıp elde harita kaybola kaybola gara gidip bilet aldım ve paskalyayı Hamm'da geçirmiş oldum, araya evden uzakta bir ev ortamı sokup alışma süreci de denebilirdi buna. Geri dönünce de vaktim buraya alışmakla ve bizi hiç boş bırakmayan ıvır zıvır evrak işleriyle geçti, ders seçme bunalımı da geldi arkasından. Yavaştan düzene giriyoruz gibi hissediyorum, iyi ki tek başıma değilim diyorum; özlemse giderek artıyor. Burada hep beraber evimizi düşünüp içleniyoruz zaman zaman, sonra da "madem geldik tadını çıkaracağız" diye gaza getirip teselli ediyoruz birbirimizi.
Genel özet bu, biraz sevgili günlük tadında oldu ve tam istediğim gibi olamadı o yüzden ama napalım artık. Ebru'dan tuhaf Almanya saptamalarıyla bitiriyorum:
-Boğaziçi Registration cansın! Sana bundan sonra laf eden karşısında beni bulur! Almanların sistemli oldukları bir mitmiş, gördük öğrendik. Burada tek sistem, sistemin olmaması. Freie Uni isminin verdiği gazla mı bilinmez herkes kafasına göre takılıyor. Bir online ders seçme sistemi var ama kimilerine çalışmıyor, kimilerinin kullanmaması gerekiyor, kimilerinde çalışıyor ama gerekmiyor, kimilerinde ise gerektiği halde çalışmıyor. Benzer bir online sistem daha var, dersi seçiyorsunuz ama aslında seçmiş olmuyorsunuz, derse gidip isminizi listeye yazmanız gerekiyor ama yıl ortasında kafanıza esip "Bıraktım be!!" de diyebiliyorsunuz. Happy hour tadında bir sistem kimin canı nasıl çekerse... Bu sistemde çekenler biziz yalnız...
-Almanların tuhaf uygulamaları var. Mesela evde tuvalet kağıdını kullandıktan sonra küçük parçalara bölerek tuvaletin içine atıyoruz, tuvaletin hemen yanındaki aslanlar gibi çöp kutumuza ise biten tuvalet kağıtlarının koçanları konuyor sadece. Tuvalet kağıdını küçük parçalara bölmemizin nedeni ise kanalizasyonu tıkamasın diye ama madem tıkansın istemiyoruz niye tuvalete atıyoruz bunlar cevapsız sorular...
-Bu çok çok çok başarılı bulduğum saptama esasen Yaprak'a ait, copyright izniyle kullanıyorum. Burada havalar menopozlu. Bir an kapkara oluyor, yağmur yağıyor, 10 dakika sonra güneş açıyor, güneş pek fazla ısıtmıyor ama esen rüzgar sağlam üşütüyor. Haliyle kat kat giyinmek zorunda kalıyor insan ve gün boyu yarım saat arayla "Ayy sıcak mı oldu ne?!" ve "Donduuuum!" gibi cümleleri arka arkaya kuruyor. Sonra Almanlar neden mutsuz, neden suratlar bir karış asık... Menopoz bunlar menopoz...
-Dersin sonunda herkes ellerini yumruk yapıp kapı tıklar gibi tak tak tak masalara vuruyor, hocaya teşekkür amaçlıymış. İlk duyduğumda yerimden sıçrayıp "Amanınn noluyoruz!!!??" dedim ama yavaş yavaş alışıyorum, mahalle baskısı var çünkü sen de vurmak zorunda kalıyorsun.
-Almanların sistemli olmaları dışında temiz olmaları da bir mit. Aslında gayet pisler. Sadece sokakları temizleyecek daha çok görevlileri var ama gelip bizim eve bakarsanız doğal ortamlarında ne kadar pis olabildiklerini görebilirsiniz.
-Pazar günü sokaklar ölüyor resmen. Buranın Nişantaşı'sı olarak tabir edilen yerde bile her yer bomboştu pazar günü. Tamam soğuk olabilir ama bu Berlin'in toptan eve kapanmasına neden olmamalı. Zaten kışın eksilerden yukarı çıkmamış sıcaklık hazır 10-12 civarındayken gezip tozsanıza yahu! Sokağa çıkanlar da ses çıkarmamak için yemin etmiş ayrıca. Sessiz sessiz takılıyorlar, çocuklar ağlamıyor, köpekler bile havlamıyor. Garipler garip...
22 Mart 2010 Pazartesi
okuldan notlar
Bugün iyice farkına vardım ki bünyesi bürokratik işlemleri kaldıramayan bir politika öğrencisiyim, bir kez daha çelişkiler içindeyim. Yine de bütün sevimsiz kağıt işlerini, konsolosluk-bölüm-ofis koşturmalarını ruh sağlığım için bir kenara bırakıp bu koşturmalar arasında aklımda kalan, gözüme takılan güzel detayları yazıyorum şimdi...
1)Bugün ben de kabullendim ki bahar ve baharla birlikte "Boğaziçi için çim vakti" gelmiş. Kabul edesim yoktu pek çünkü biliyorum ki bahar moduna girersem 10 gün sonra çıkması çok zor olacak ama çimler üstünde güneşlenenleri de görmezden gelmek zor. Ne yapalım artık, beni bu güzel havalar mahvetti deriz yine...
2)Baharın gelişiyle papatyalarım da açmış her yerde ama erguvanlar özletti kendini, yetişemeyeceğim bu gidişle onlara...
3)3 dil bilen sahibinin kasada durduğu Konak Köfte'miz kapanmış, Hazal Ana oraya taşınmış ama rivayete göre de el değiştirmiş zira hala esas Hazal Ana'da "tadilat var" yazmakta. Bakalım dönüşte okul çevresi yemek yerlerini ne hale gelmiş bulacağım?
4)3 yıldır hiç kafamı kaldırıp bakma zahmetine katlanmadığım için bugün fark ettim, Güney Kapı'nın yanından aşağı inen sokağın adı Akaygen imiş...
5)ÖSS (ya da ismi ne olduysa) yaklaştı yine okula müze misali lise gezileri başladı. Yaşlanıyor muyuz yoksa bizi lisede hiç böyle boş gezilere götürmezlerdi ondan mı bilmem geziye gelen lise gruplarına genel bir tahammülsüzlük var bende. Bugün de hava o kadar güzel olmasına rağmen öbek öbek liselileri görünce asosyalliğim tuttu kendimi Orta Kantin'e kapadım. Ve huzur doldum. Kapalı ve boş mekanın kerameti değil, kantinde dünyayı sallamaz tavırlarla kaloriferin üstünde yan yatmış, bacaklarını gelişigüzel açmış mışıl mışıl uyuyan kediyi görünce huzur doldum. Kedi uykusundan öte bir huzur ve kedilerin boşvermişliğinden öte bir mutluluk yok:)
1)Bugün ben de kabullendim ki bahar ve baharla birlikte "Boğaziçi için çim vakti" gelmiş. Kabul edesim yoktu pek çünkü biliyorum ki bahar moduna girersem 10 gün sonra çıkması çok zor olacak ama çimler üstünde güneşlenenleri de görmezden gelmek zor. Ne yapalım artık, beni bu güzel havalar mahvetti deriz yine...
2)Baharın gelişiyle papatyalarım da açmış her yerde ama erguvanlar özletti kendini, yetişemeyeceğim bu gidişle onlara...
3)3 dil bilen sahibinin kasada durduğu Konak Köfte'miz kapanmış, Hazal Ana oraya taşınmış ama rivayete göre de el değiştirmiş zira hala esas Hazal Ana'da "tadilat var" yazmakta. Bakalım dönüşte okul çevresi yemek yerlerini ne hale gelmiş bulacağım?
4)3 yıldır hiç kafamı kaldırıp bakma zahmetine katlanmadığım için bugün fark ettim, Güney Kapı'nın yanından aşağı inen sokağın adı Akaygen imiş...
5)ÖSS (ya da ismi ne olduysa) yaklaştı yine okula müze misali lise gezileri başladı. Yaşlanıyor muyuz yoksa bizi lisede hiç böyle boş gezilere götürmezlerdi ondan mı bilmem geziye gelen lise gruplarına genel bir tahammülsüzlük var bende. Bugün de hava o kadar güzel olmasına rağmen öbek öbek liselileri görünce asosyalliğim tuttu kendimi Orta Kantin'e kapadım. Ve huzur doldum. Kapalı ve boş mekanın kerameti değil, kantinde dünyayı sallamaz tavırlarla kaloriferin üstünde yan yatmış, bacaklarını gelişigüzel açmış mışıl mışıl uyuyan kediyi görünce huzur doldum. Kedi uykusundan öte bir huzur ve kedilerin boşvermişliğinden öte bir mutluluk yok:)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)