Bir günün ardından aklıma takılan kareler ve sayıklamadan hallice dağınık düşünceler... İşte öyle bir şey...
bir tatil etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bir tatil etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
29 Nisan 2012 Pazar
3 Eylül 2010 Cuma
istanbul'da turist olmak
Geçen hafta Erasmus arkadaşlarımdan -ve Prag yol arkadaşlarımdan- Isabelle İstanbul'a geldi. 7 kişilik koccaman bir grup olarak geldiklerinden ve Isabelle'in arkadaşlarıyla dil sorunu yaşadığımızdan sadece bir kez eşlik edebildim onlara. (İngiliz Dili okuyan Fransız'ın bile İngilizce konuşmaması-konuşamaması da ayrıca beni benden aldı. Bizim üniversitelerdeki eğitime fazla mı yükleniyoruz acaba dedirtti, bu da bir kıssadan hisse.) Aralarından birinin dev boy İstanbul rehberinin eşliğinde ve rehberin ait olduğu kişinin o kitaptan öğrendiği kelimelerle Türkçe konuşma hevesiyle bir hafta geçirdiler İstanbul'da...
Isabelle'in treni akşam, diğerlerinin uçak/trenleri erken olduğundan, son gününde bir kez daha ve bu kez yalnız olarak buluştuk Isabelle ile. Anlat bakalım dedim neler yaptınız? Nasıl buldunuz? Beğendiniz mi? Ne yediniz ne içtiniz vs.
Aldığım cevaplarla büyük hayal kırıklığına uğradım açıkçası. Hayır hepsi çok beğenmişti şehri. Tabii gördükleri kadarına şehir denirse... 1 haftada ne yaptıklarını kısaca özetlemek gerekirse: Ayasofya civarında bir hostelde kaldılar. 3 gece İstiklal'e gitmişler. Bir gün tekne turu yapmışlar ki bence burada geçirdikleri zamanın hakkını veren tek etkinlik o olmuş. Sonracığıma Tam 3 kere Kapalıçarşı'ya gitmişler. Sürekli döner yemişler. 1 kez de Anadolu yakasına geçelim demişler ama vapurdan inip McDonalds'a kadar gidip hamburger yedikten sonra artık kayboluruz diye mi, rehber başka bir şey önermediğinden mi, yapacak bir şey bulamadıklarından (!) mı bilinmez geri dönmüşler. (Vapurda ayaklarını demirlere de dayamamışlardır kesin! hıçk!) Zamanlarının çoğunu da yine Sultanahmet'te geçirmişler! Bu mudur? Ne anladım böyle İstanbul'dan???
Isabelle ile Bebek-Ortaköy yaptık o son gününde. Mini'den dondurma alıp parkta yayıldık. Ortaköy'e geçince ise Isabelle "Ortaköy Camii'ni tekne turunda görüp çok beğenmiştik ama buranın bu kadar güzel bir yer olduğunu bilmiyorduk. Bilsek mutlaka gelirdik." deyip üzüldü diğerleri için. Isabelle orada hayatında ilk kez kumpir ve kokoreç gördü, kafelere ve takı standlarına aşık oldu, midyelerde ve gözlemede gözü kaldı. Rakı içtiniz mi dedim, hiç görmedik ki dedi!!! Hiç balıkçıya gitmediniz mi dedim, mezeler, zeytinyağlılar, rakı ne ararsan orada olur. Yok ucuz diye hep döner yedik dedi. O dedikçe ben saç baş yoldum. Bir balık ekmek de mi gösterilmez bu rehberlerde nedir? Sultanahmet'te kalıp da Galata'ya gitmez mi bu insanlar? Bu mudur turistlerin İstanbul algısı? Ben rehberde bunlar nasıl olmaz deyince "Fransa'da en çok satan gezi rehberi oydu." dedi! Bu kadar kolay yani gel, Sultanahmet'i gör, sadece Sultanahmet'i yaz, sadece döneri yaz, tavsiyeler kısmına "mutlaka tekne turu yapın" ya da "Anadolu yakasına geçmeyi ihmal etmeyin" gibisinden yuvarlak ifadeler salla, bir-iki Türkçe kelime çiziktir al sana turist rehberi!
Neyse ki bir diğer Erasmus insanımız Rocco'nun İstanbul macerası fotoğraflarınan bile belli olarak, kendisini gezdirenlerin İstanbullu olmasından kelli gerçekten İstanbul turu gibi yaşanmış da rahat bir nefes aldım. Yoksa Isabelle ve grubunun gördüğü İstanbul değil. Benim İstanbul'um hiç değil!
Isabelle'in treni akşam, diğerlerinin uçak/trenleri erken olduğundan, son gününde bir kez daha ve bu kez yalnız olarak buluştuk Isabelle ile. Anlat bakalım dedim neler yaptınız? Nasıl buldunuz? Beğendiniz mi? Ne yediniz ne içtiniz vs.
Aldığım cevaplarla büyük hayal kırıklığına uğradım açıkçası. Hayır hepsi çok beğenmişti şehri. Tabii gördükleri kadarına şehir denirse... 1 haftada ne yaptıklarını kısaca özetlemek gerekirse: Ayasofya civarında bir hostelde kaldılar. 3 gece İstiklal'e gitmişler. Bir gün tekne turu yapmışlar ki bence burada geçirdikleri zamanın hakkını veren tek etkinlik o olmuş. Sonracığıma Tam 3 kere Kapalıçarşı'ya gitmişler. Sürekli döner yemişler. 1 kez de Anadolu yakasına geçelim demişler ama vapurdan inip McDonalds'a kadar gidip hamburger yedikten sonra artık kayboluruz diye mi, rehber başka bir şey önermediğinden mi, yapacak bir şey bulamadıklarından (!) mı bilinmez geri dönmüşler. (Vapurda ayaklarını demirlere de dayamamışlardır kesin! hıçk!) Zamanlarının çoğunu da yine Sultanahmet'te geçirmişler! Bu mudur? Ne anladım böyle İstanbul'dan???
Isabelle ile Bebek-Ortaköy yaptık o son gününde. Mini'den dondurma alıp parkta yayıldık. Ortaköy'e geçince ise Isabelle "Ortaköy Camii'ni tekne turunda görüp çok beğenmiştik ama buranın bu kadar güzel bir yer olduğunu bilmiyorduk. Bilsek mutlaka gelirdik." deyip üzüldü diğerleri için. Isabelle orada hayatında ilk kez kumpir ve kokoreç gördü, kafelere ve takı standlarına aşık oldu, midyelerde ve gözlemede gözü kaldı. Rakı içtiniz mi dedim, hiç görmedik ki dedi!!! Hiç balıkçıya gitmediniz mi dedim, mezeler, zeytinyağlılar, rakı ne ararsan orada olur. Yok ucuz diye hep döner yedik dedi. O dedikçe ben saç baş yoldum. Bir balık ekmek de mi gösterilmez bu rehberlerde nedir? Sultanahmet'te kalıp da Galata'ya gitmez mi bu insanlar? Bu mudur turistlerin İstanbul algısı? Ben rehberde bunlar nasıl olmaz deyince "Fransa'da en çok satan gezi rehberi oydu." dedi! Bu kadar kolay yani gel, Sultanahmet'i gör, sadece Sultanahmet'i yaz, sadece döneri yaz, tavsiyeler kısmına "mutlaka tekne turu yapın" ya da "Anadolu yakasına geçmeyi ihmal etmeyin" gibisinden yuvarlak ifadeler salla, bir-iki Türkçe kelime çiziktir al sana turist rehberi!
Neyse ki bir diğer Erasmus insanımız Rocco'nun İstanbul macerası fotoğraflarınan bile belli olarak, kendisini gezdirenlerin İstanbullu olmasından kelli gerçekten İstanbul turu gibi yaşanmış da rahat bir nefes aldım. Yoksa Isabelle ve grubunun gördüğü İstanbul değil. Benim İstanbul'um hiç değil!
5 Temmuz 2010 Pazartesi
koş koş koş
son günleri özetlemek gerekirse yine sayıklama tarzı şeyler çıkıyor karşımıza.. eh alışmışsınızdır artık herhalde diyorum:)
Önceki hafta bütün hafta boyunca ders çalış, çalış çalış yine çalış, dön dolaş yine paper'a gel şeklinde geçti. cuma günü bu ruh haliyle şalteri indirdim ve ver elini Amsterdam... Ve fakat ilk izlenim: "ee ben yanlış yere geldim sanki, burası Amsterdam değil de uzakdoğu filan olmasın? Uzağa uzağa daha uzağa derken turunculara karışmışız da?!" Olayımız Hollanda'nın Brezilya'yı elemesiydi efem, her taraf turunculara boyandı: Hup Oranje, oh yeah!
Sonra ver elini Rotterdam, bu sefer de Tour de France'ın başı... Trendeki abiler "Kimi tutuyosunuz Tour de France'da?" dediğinde "eee şey bilmem ki.. " diyerek kekelemek, "Lance Armstrong?" dediklerinde "O bırakmamış mıydı?" diyerek iyice cehaleti kanıtlamak... "Niye gidiyorsunuz ki o zaman Rotterdam'a?" ezişi karşısında da "eee biz şey kuzenimi ziyaret edeceeedik, bi karpuz kesip döneceeedik" diye savunmaya geçmek... Dönmüş ama yine bırakıyormuş Armstong da bu arada, bu son yarışıymış meğer... Sonra haliyle onca insanın arasından yer kapma telaşı, fotoğraf-video çekme telaşı... Çektin mi derseniz çektim, gördün mü derseniz göremedim, geçen neydi anlayamadım... Bu sırada tabii ki bir Ebru klasiği olarak ayakların davul olması, şişmesin diye giyilen basınçlı çorapların bacaklara resmen kan oturtması...
Sonra yine Berlin yine paper... Ve şimdi de bir hafta kadar mola.. "Ekinciim"le Özge'yi biraz sonra havaalanından karşılamaca ve 1 haftalık mutlu Berlin turisti moduna geri dönüş...
anlayacağınız Ebru var şimdi koşmak...
Önceki hafta bütün hafta boyunca ders çalış, çalış çalış yine çalış, dön dolaş yine paper'a gel şeklinde geçti. cuma günü bu ruh haliyle şalteri indirdim ve ver elini Amsterdam... Ve fakat ilk izlenim: "ee ben yanlış yere geldim sanki, burası Amsterdam değil de uzakdoğu filan olmasın? Uzağa uzağa daha uzağa derken turunculara karışmışız da?!" Olayımız Hollanda'nın Brezilya'yı elemesiydi efem, her taraf turunculara boyandı: Hup Oranje, oh yeah!
Sonra ver elini Rotterdam, bu sefer de Tour de France'ın başı... Trendeki abiler "Kimi tutuyosunuz Tour de France'da?" dediğinde "eee şey bilmem ki.. " diyerek kekelemek, "Lance Armstrong?" dediklerinde "O bırakmamış mıydı?" diyerek iyice cehaleti kanıtlamak... "Niye gidiyorsunuz ki o zaman Rotterdam'a?" ezişi karşısında da "eee biz şey kuzenimi ziyaret edeceeedik, bi karpuz kesip döneceeedik" diye savunmaya geçmek... Dönmüş ama yine bırakıyormuş Armstong da bu arada, bu son yarışıymış meğer... Sonra haliyle onca insanın arasından yer kapma telaşı, fotoğraf-video çekme telaşı... Çektin mi derseniz çektim, gördün mü derseniz göremedim, geçen neydi anlayamadım... Bu sırada tabii ki bir Ebru klasiği olarak ayakların davul olması, şişmesin diye giyilen basınçlı çorapların bacaklara resmen kan oturtması...
Sonra yine Berlin yine paper... Ve şimdi de bir hafta kadar mola.. "Ekinciim"le Özge'yi biraz sonra havaalanından karşılamaca ve 1 haftalık mutlu Berlin turisti moduna geri dönüş...
anlayacağınız Ebru var şimdi koşmak...
12 Mayıs 2010 Çarşamba
la tribu de Dana
Efenim bu şarkı beraber Prag'a gittiğimiz Fransız arkadaşların çocukluklarından kalma bir şarkıymış. Bizdeki "Nıaaahh kkanasın dünyıııaaammm... Yansıınnn oldu ol-lacak.." etkisinin bir benzerini yaratıyor onlarda. Hep bir ağızdan söyleyip eğlendiler, baktık hakkaten eğlenceli oluyor biz de katılmaya çalıştık. Fransızca'yı katlettiğimizi söyleyebilirim ama "ooo ooo" ve la li la la" kısımlarındaki üstün başarımızın da altını çizmek istiyorum. Berlin'e döndük hala dinliyorum, sanırım artık benim de hatıralarımda yer edindi La Tribu de Dana.
10 Mayıs 2010 Pazartesi
Ahoj!
Döndüüüm:)
Dün ölesiye yorgun olduğum için gelir gelmez kendimi buraya atamadım ama haftasonu gezerken bir yandan da neler yazsam diye geçirdim aklımdan. Bir kısmını kaybolmadan bir karta yazdım, o kart sahibine gönderilecek. Kalanı ise suya yazıldı sanırım o yüzden sadece en renkli anlar var şu an elimde yazacak...
Efenim Berlin'in soğuğundan kaçmanın ve tabii ki başlı başına tatile çıkıp yollara düşmenin heyecanıyla gittik Prag'a ama aşırı şanslı olduğumuzu düşünüyorum. Hava en azından gündüzleri pırıl pırıldı, kısa kolluyla gezmenin dayanılmaz hafifliğini hatırladık Berlin'deki titrek hallerimizden sonra. Bir de tam zamanına getirip gitmişiz, cuma günü 2. Dünya Savaşı'nın bitişi kutlanıyordu. Bunu kendimizi birden Senato binasında müzik-bira-yemek üçlüsü arasında bulunca, yanımda oturan -ve müthiş İngilizce bilen- yaşlı teyzelerden öğrendik. Hepsi de savaşı yaşamış -ki bu sene 65. yılı savaşın bitişinin- teyzelerin amcaların birayı bulup kafa olmaları ve hatta bir teyzenin kendi çapında swing yapması ise boşa değilmiş meğer efem. Yanımdaki hala normal teyze "Ooo enjoy yourself, everything is free of charge today!!" deyince; ne, neden, nasıl gibi soruları bırakıp "hurraa beleş buldun ye ve iç" aksiyonuna daldık. Berlin'deki adıyla "Pfannkuchen", Almanya'nın geri kalan kısmındaki adıyla ise "Berliner" ve bira için teşekkürler Çek meclisi:) Cumartesi de savaşın resmen son bulduğu gün ve resmi tatildi. Meydana epey uğraşıp sahne kurdular ama akşam 8 gibi toplandı hepsi. "Bu mudur?" diye söylendik ama restoranlarının da 8'de kapandığını ve sizi aç bıraktığını düşününce çok da mantıksız değil sanırım. Ayrıca artık Prag'da da jazz dinledim havam batsın cümlesini kurabildiğim için de teşekkürler Prag:)
Dün de epey gezindikten sonra ben ayacıklarımı Prag'da bir yerlerde bırakmış (Jazz dinlemiş olabiliriz ama hala öğrenciyiz her yere yürüyerek gittik haliyle. Zaten metrosunu kullanmaya çalıştığımızda da scyavzjkfey tarzı kelimeler arasında kaybolup durduk.) ve ayaklarım yerine 2 yastık ya da fil ayağı bağlamışken geri dönüş için yola koyulduk. Elimizde kalan Çek Koruna'larını ise birleştirip ne yapalım ne yapalım diye dolandık ve en son 3 Fransız + 2 Türk konseptimize uygun şekilde, üstünde 5 tane matruşka olan bir iğne alarak tüm Çek paramızı bitirdik. İğneyi de bölüşüp kendimize bir "Puppchenfamilie" yarattık. Şansıma ortanca çocuk çıktım, bakalım hadi hayırlısı... Şaka bir yana sevimli ve neşeli bir grup olduk, aramızda Almanca konuşarak multikultinin dibine vurduk. Minik matruşkadan daha iyi bir hatıra olamazdı herhalde bu geziden. Ha tabii bir de artık Fransızca navigasyonu da sökmüş olmamın verdiği gurur, bizim çok eğlenceli bulduğumuz "la tribu de Dana" şarkısı ve 200'e yakın fotoğrafla beraber...



Dün ölesiye yorgun olduğum için gelir gelmez kendimi buraya atamadım ama haftasonu gezerken bir yandan da neler yazsam diye geçirdim aklımdan. Bir kısmını kaybolmadan bir karta yazdım, o kart sahibine gönderilecek. Kalanı ise suya yazıldı sanırım o yüzden sadece en renkli anlar var şu an elimde yazacak...
Efenim Berlin'in soğuğundan kaçmanın ve tabii ki başlı başına tatile çıkıp yollara düşmenin heyecanıyla gittik Prag'a ama aşırı şanslı olduğumuzu düşünüyorum. Hava en azından gündüzleri pırıl pırıldı, kısa kolluyla gezmenin dayanılmaz hafifliğini hatırladık Berlin'deki titrek hallerimizden sonra. Bir de tam zamanına getirip gitmişiz, cuma günü 2. Dünya Savaşı'nın bitişi kutlanıyordu. Bunu kendimizi birden Senato binasında müzik-bira-yemek üçlüsü arasında bulunca, yanımda oturan -ve müthiş İngilizce bilen- yaşlı teyzelerden öğrendik. Hepsi de savaşı yaşamış -ki bu sene 65. yılı savaşın bitişinin- teyzelerin amcaların birayı bulup kafa olmaları ve hatta bir teyzenin kendi çapında swing yapması ise boşa değilmiş meğer efem. Yanımdaki hala normal teyze "Ooo enjoy yourself, everything is free of charge today!!" deyince; ne, neden, nasıl gibi soruları bırakıp "hurraa beleş buldun ye ve iç" aksiyonuna daldık. Berlin'deki adıyla "Pfannkuchen", Almanya'nın geri kalan kısmındaki adıyla ise "Berliner" ve bira için teşekkürler Çek meclisi:) Cumartesi de savaşın resmen son bulduğu gün ve resmi tatildi. Meydana epey uğraşıp sahne kurdular ama akşam 8 gibi toplandı hepsi. "Bu mudur?" diye söylendik ama restoranlarının da 8'de kapandığını ve sizi aç bıraktığını düşününce çok da mantıksız değil sanırım. Ayrıca artık Prag'da da jazz dinledim havam batsın cümlesini kurabildiğim için de teşekkürler Prag:)
Dün de epey gezindikten sonra ben ayacıklarımı Prag'da bir yerlerde bırakmış (Jazz dinlemiş olabiliriz ama hala öğrenciyiz her yere yürüyerek gittik haliyle. Zaten metrosunu kullanmaya çalıştığımızda da scyavzjkfey tarzı kelimeler arasında kaybolup durduk.) ve ayaklarım yerine 2 yastık ya da fil ayağı bağlamışken geri dönüş için yola koyulduk. Elimizde kalan Çek Koruna'larını ise birleştirip ne yapalım ne yapalım diye dolandık ve en son 3 Fransız + 2 Türk konseptimize uygun şekilde, üstünde 5 tane matruşka olan bir iğne alarak tüm Çek paramızı bitirdik. İğneyi de bölüşüp kendimize bir "Puppchenfamilie" yarattık. Şansıma ortanca çocuk çıktım, bakalım hadi hayırlısı... Şaka bir yana sevimli ve neşeli bir grup olduk, aramızda Almanca konuşarak multikultinin dibine vurduk. Minik matruşkadan daha iyi bir hatıra olamazdı herhalde bu geziden. Ha tabii bir de artık Fransızca navigasyonu da sökmüş olmamın verdiği gurur, bizim çok eğlenceli bulduğumuz "la tribu de Dana" şarkısı ve 200'e yakın fotoğrafla beraber...
22 Ocak 2010 Cuma
tatilin aslı, tercümesi ve iki fotokopisi
Geçen salı finallerin bitişiyle rahaaaat bir nefes alma hayalimi Erasmus bürokrasisi sağolsun bugüne erteledi. Finallerden sonra "Bir süre not, kağıt, kalem görmek istemiyorum." havalarındaki bünye gerçeklere dönüş yapıp evrak işleri için görmek istemediği kağıtların arasında boğulmak zorunda kaldı.
İki gündür kendini işine vermiş bir ofisboy misali konsolosluğa verilcek ıvır kıvır bir sürü belgenin ikişer fotokopisini çekmeye adadım kendimi. Tabii bir de üstüne basa basa o belgelerin bir bölümünün tercümesinin gerektiğinin söylenmesi, o tercümelere ve noter onayına para ve zaman akıtılması; ancak bugün sabahın köründe gittiğim başvuru sırasında "Tercüme mi? Ne tercümesi?" cevabı almam var ki başlı başına sinir sebebi... "Varlığını kanıtlamak için doğum belgesini de istiyorlar tercümeli olarak." ve "Kendimi de tercümeletip iki fotokopi alacağım" gibisinden sulanmış beyin esprileri de iki gündür dilime pelesenk olmuştu ama neyse ki bitti. Ne olursa olsun artık kolayladık işleri sanki. Uçak bileti tamam, yurttan onay geldi, en sıkıcı kısım olan vize de beklemede... Henüz bu gidişe dair hiçbir şey hissetmesem ve sanki yıllar yıllar sonraymış gibi gelse de o da zamanla hallolur herhalde.
Finaller sonrası özlenen A4 boyutlu kağıtlardan uzak tatil moduna bu sabah itibariyle kesin dönüş yapmış bulunuyorum. Dönem sırasında okunamayan tüm kitaplar, izlenemeyen tüm filmler ve Mad Men korkun benden!!! :)
İki gündür kendini işine vermiş bir ofisboy misali konsolosluğa verilcek ıvır kıvır bir sürü belgenin ikişer fotokopisini çekmeye adadım kendimi. Tabii bir de üstüne basa basa o belgelerin bir bölümünün tercümesinin gerektiğinin söylenmesi, o tercümelere ve noter onayına para ve zaman akıtılması; ancak bugün sabahın köründe gittiğim başvuru sırasında "Tercüme mi? Ne tercümesi?" cevabı almam var ki başlı başına sinir sebebi... "Varlığını kanıtlamak için doğum belgesini de istiyorlar tercümeli olarak." ve "Kendimi de tercümeletip iki fotokopi alacağım" gibisinden sulanmış beyin esprileri de iki gündür dilime pelesenk olmuştu ama neyse ki bitti. Ne olursa olsun artık kolayladık işleri sanki. Uçak bileti tamam, yurttan onay geldi, en sıkıcı kısım olan vize de beklemede... Henüz bu gidişe dair hiçbir şey hissetmesem ve sanki yıllar yıllar sonraymış gibi gelse de o da zamanla hallolur herhalde.
Finaller sonrası özlenen A4 boyutlu kağıtlardan uzak tatil moduna bu sabah itibariyle kesin dönüş yapmış bulunuyorum. Dönem sırasında okunamayan tüm kitaplar, izlenemeyen tüm filmler ve Mad Men korkun benden!!! :)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)