31 Mayıs 2010 Pazartesi

"örovizyon"

Berlin'in havasından bıkmış, çoktan sıla hasreti çekmeye başlamışken oldu olacak iyice gurbetçiliğin dibine vuralım, hep beraber oturup "örovizyon" seyredelim dedik dün. Yurttaki restoranımsı diskomsu A18'de canlı vereceklerini öğrenip küçük Akdeniz grubumuzla geçtik eurovizyon karşısına.

Eurovizyon'un bütün klişelerini yerine getirdik böylece bu sene de, hiçbiri içimizde kalmadı çok şükür:P 1 euroluk oy bile kullandım gurbet psikolojisiyle, maksat eğlence olsun, laf olsun torba dolsun. Alman birası ve Türk marketinden alınan çekirdeklerin eşliğinde izledik diye mi sıralama böyle oldu bilemem ama fena da olmadı belki, yazık pek bir hazırlanmıştı Almanlar çünkü. Puanlar açıklanırken birkaç kez "Georgia"nın okunuşunu "Germany"e benzetip kelimenin sonu gelmeden çığlıklar attıkları, Gürcistan olduğu anlaşılınca da bir sessizleştikleri oldu ki, biz çok eğlendik bu anlarda. "Almanya ilk 8'e girerse sürpriz var." dedikoduları çıktı sonra, birinciliğin açıklanmasıyla birlikte de Alman partilerinin vazgeçilmezi haline gelmiş olan "Klopfer"ler ve marakas ile disko topu şeklinde anahtarlıklarla dolu koca koca sepetler dolaştırdılar. Hep beraber -hep beraberden kasıt yaş gruplarıdır, koca koca amcalar teyzeler gelmişlerdi bir ara, villalarının televizyonu mu çekmiyordu nedir?- Klopferlerimizi hep birlikte tak tak vurup içtik, anahtarlıkları da dönünce yıllardır içine tek bir yeni anahtarlık atmadığım, bir köşede unuttuğum koleksiyonuma atarım artık. (Ahh ah dönünce..)

Öte yandan Eurovizyonla Alman milliyetçiliğinin hortlamasını da gördüm dün, Dünya Kupası'na neler yapacakları konusunda endişelenmeye başladım. Yani biz de savaş kazanmış gibi sevinmiştik tamam da e o bizim ilk seferdi, yıllarca manasız çabalarla, gazlarla hazırlanıp sonra yine dibe vurmanın etkisiyleydi. Açıkçası bizden başka -ya da bizim gibi Avrupa'ya kıyısından köşesinden dahil olmuş ülkeler dışında- Eurovizyon'u bu kadar ciddiye alan yoktur derdim ama bu "enternasyonal" Erasmus ortamında gördüm ki, gayet de ciddiye alınıyormuş hala. Bir de daha sonra Ege ve Ceyda'nın evinde, bir grup marjinal takılan Alman kızın, "Papa'nın Alman seçilmesi gibi bu da öyle işte, aslında normalde hiç alakan olmaz ama Alman oldu diye sevinirsin." deyişlerine bile tanıklık ettim ya; tuhaf çok tuhaf...

not: Bugün deli gibi dolu yağdıran Berlin'e benden 12 puan!

28 Mayıs 2010 Cuma

vee Sex and the City 2

Yolu Berlin'de Erasmus'a düşmüş, hasbelkader kendini Berlin'in güzide bir köyü olan Schalchtensee'de bulmuş kızlar grubu olarak dün ilk gününden Sex and the City'e gittik, bu anı bekliyormuşuz:) Sanki yapacak hiçbir şey yokmuş gibi, beni bekleyen dağlarca ödevi elimin tersiyle itip sinemaya koştum resmen. Yalnız Sex and the City'nin bende böyle bir etkisi ve derslerimle bir organik bağı var. İlk filme de finallerin çıkışında gitmiştim, sabahlara kadar October Revolution, demokrasi, milliyetçilik akımı, sosyalizm çalışmış ve 3 saat boyunca son finalini yazmış yorgun bünye, sınav sonrası gidilen birinci filmde sıfırlamıştı kendini bir yerde, böyle bir kafa boşaltmak yoktu. Final zamanı kim bilir kaçıncı kez ve komple sezonlar halinde izleme ritüelime girmiyorum bile...
Dün de, Orta Doğu ödevi yazılmak için beni beklerken Sex and the City'nin bana Orta Doğu'dan el sallamasını tercih edip boşalttım kafayı ki bu haftasonu aşırı yüklemeyi kaldırabilsin. Yine de Orta Doğu'nun peşimi bırakmamasını da ayrı bir ironi olarak bir köşeye koyuyorum.
Filmi anlatmak niyetinde değilim, kızlar "gitsin görsün gülsün" diyorum. Uzun zaman sonra kalabalık ve de beklentiyle gidilen bir filmden oldukça zevk aldım. Deli gibi güldüğüm yerler oldu, çok çok eğlendim haliyle. İlk filmine göre çok daha başarılı buldum ayrıca, ilk film bu kadar komik değildi. Samantha'yı özüne döndürünce eski havasına kavuşmuş Sex and the City.

ek: Her zamanki gibi ders çalışmamak için türlü gereksiz aktiviteler buldum kendime ve nette neler yazılmış film hakkında bir bakındım. Film gelmeden önce hakkında söylenenlerin, şu olacakmış bu olacakmış denenlerin hepsi yalan baştan söyleyeyim:)


ve de:

çok sovyet....

Geçen çarşamba, "Erinnerungsorte in Berlin" dersim için topcanak Treptow Parkı'ndaki anıta gittik ve bir kez daha Avrupa mantığının beni çıldırtışını yaşadım. Avrupalıları alıp Sovyet anıtına götürünce sovyet fobileri tekrar gösterdi kendini, anıt için demedikleri abukluk kalmadı.
Şimdi efem anıt bildiğiniz, şeref anıtı. Hemen her ülkede olan devlet törenleri vs.lerin düzenlendiği anıtlardan biri. DDR zamanında burası da o görevi görüyormuş, hatta zırt pırt burada tören düzenliyorlarmış ki o kısımlar abartılı güç gösterileri kabul ediyorum. Ama anıtın bugünkü hali, şehrin bir ucunda, bir parkın içinde; özellikle gitmedikçe, yoldan geçerken göremeyeceğin bir anıt; öldürülen Yahudiler için yapılan Mahnmal gibi değil mesela. Ama "Avrupalılar" (ders Erasmus öğrencilerine açık bir ders sadece) anıtı "oh monşer bu ne korkunç bir yer böyle" diye değerlendirmeyi tercih etti. Efendim "bu kadar büyük ve ihtişamlı olması çok tehditkar"mış (ki ihtişamlı olsa da anıt sonuçta ve sade olmak zorundaymış, sade olmuş), "insan burada kendini Almanya'da değil Sovyetler Birliği'nde hissediyormuş, cık cık cık"mış, "çok Sovyet bir görüntüsü varmış, niye taşlarda Stalin'in sözleri varmış"mış... Uzar gider.
Bir an için bunları duyunca bayılıyorum sandım, ama topladım kendimi, kolonyalı mendil filan da yok buralarda rezil olmayalım... Evet bazıları bu kadar saçmalayınca ben de böyle saçmalama hakkını gördüm kendimde açıkçası. Düşünmüyorlar ki, 2. Dünya Savaşı bitmiş, Rusya kazananlardanmış ve ölen Sovyet askerleri için Doğu Almanya'da bir şeref anıtı yapılmış. Stalin gözden düşünce onun sözlerini kaldıralım mı diye tartışmalar ve sözlerin yazılı olduğu temsili mezarlara saldırılar olduysa da en sonunda bırakmışlar orjinal haliyle. Sovyetler tarafından Sovyet askerlerine yapılan anıtın Sovyetlere benzemesine şaşmak başka kimin aklına gelirdi bilmiyorum. Ama ben onlara bakıp bakıp şaşıyorum. Sadece şaşıyorum artık...

Checkpoint Charlie

Almanca sınıfıyla taz'ın yazı işlerine gittiğimiz gün, birkaç saat sonra referatımın olduğunu nedense(!) hiç mi hiç umursamadan, gazetenin yakınında dolaştım. İkinci Dünya Savaşı sonrası Berlin'in paylaşılmasının ardından Amerikan-Rus bölgelerinin arasındaki geçiş kapısı halini alan "Checkpoint Charlie"yi turladım azıcık... Buraya koyacağım resimler Duvar'ın tarihini anlatan yazılar değil yazıların yanında yer alan dönemin singe fotoğrafları olacak şimdi. Zaten Duvar tarihi de bir yere kadar, bıkkınlık geldi bana artık, ille de isterük diyenler için parmaklar google'a diyorum... Eski siyah beyaz fotoğrafları seviyorum...







Amerikan bölgesine geçtiğinizi gösteren levhalar ve gümrük kapısı, adı üstünde Checkpoint Charlie, bugün turistler bakıp eğlensinler, iki de fotoğraf çeksinler para gelsin mantığıyla hala duruyor. Bence simgesel anlamını bir kenara bırakırsak, gayet gereksizmiş levhanın, sınır kapısının, temsili askerlerin durması. Tam o noktadaki devasa McDonalds da aynı işlevi görebilirmiş...

Mittelmeertisch / Akdeniz Sofrası

Karnavalın "ver coşkuyu ver coşkuyu" moduyla baharı anımsatan hava, pazartesi günü berbat haline kesin dönüş yaptı. O günün Pfingsten'den dolayı tatil olmasından faydalanıp yurtta, bahçede Akdeniz soframızı hazırlamak istemiştik halbuki yalnız buz gibi hava ve gündüz deli gibi yağan yağmurdan ötürü sırılsıklam olan banklarla dışarıda pek eğlenceli anlar yaşayamayacağımızı düşünüp soframızı içeri kurmak zorunda kaldık...
Hevesimiz kırıldı tabii ama pek bir gazdık efem, üç Türk iki Yunan bir sofra donatmışız ki en son Ramazan'da filan görmüşümdür böyle sofrayı sanırsam. Her şey bitip yemekleri masaya dizince bir durup birbirimize döndük "Biraz abartmış mıyız ne?" dedik ama çok da abartmamışız aslında, arta kalanlar öyle çok atla deve olmadı sofranın ilk halini düşündüğümzüde.. Ve evet itiraf ediyorum "Mhaha 1 haftalık yemek kalacak bize buradan!" deyip sevindirik olmuştuk:P
Daha fazla uzatmıyorum soframızı anlatmayı, sözü resimlere bırakacağım, sözlerle ortamı bozulmasın diye. Resimlere bile baktıkça içim bir tuhaf oluyor zira, kalabalık ve mutlu bir sorfa, havanın kötülüğüne inat gülen eğlenen yüzler, sıcak bir ortam ve... Akdeniz işte, bildiğimiz Akdeniz... Ve tabii ki Ege... Rakıya Yamas, Uzoya Şerefe...



Not: Hakkında mütevazı davranamayacağım, yurt kıtlığında herkesin ağzını açık bırakan sofraya bakıp "uu nicht schlecht" diyen Alman arkadaşı da kınım kınım kınıyorum burada. Anladık kötü bir şey demedin de en son ne zaman böyle masa gördün ki sen peeeh, kızdırma beni.. Havamızı bozmayınız lütfen evet ne diyorduk; "Akdeniz meltemi altındaaa..." ya da "Akdeniz merhaba".

ek: Bu sefer bloga yazacağım, sabahın körüne kadar da olsa aklımdakileri yazacağım azmiyle gecenin üçünde karaladıklarımın arasında hatalar bol bol çıkıyor. Kelimelerin birbirine girmiş olması vs. gibi şeyler önemsiz ama 2 Türk 2 Yunan diyerek Ege'yi unutmuş olmam vahim bir hata cidden. Masayı, sucuklu, hellimli, ve zeytinin güzelliğini anlamak istemeyenlere inat zeytin ezmeli kanepeleriyle donatan, sonrasında da diğer Akdenizlileri lokum, pişmaniye ve cevizli sucukla tanıştıran Ege böyle ayrı bir paragrafı hak ediyordu aslında. Özellikle de cevizli sucuğu yemeye korkan insanlar görüntüsü gözümün önünden uzun süre gitmeyecekken...

Karneval der Kulturen

Bir haftadır yazmak isteyip de bir türlü yazamadıklarımı içimde patlamamaları için şimdi toptan yazmaya karar verdim. Yalnız hepsini aynı başlık altına atmak haksızlık olacaktı o yüzden ayrı ayrı yazmak istiyorum hepsini. Belki bugünün tarihiyle pek çok başlık olmuş olacak böylece ama en azından hakkını vererek kelimelere döktüğümü hissedeceğim bir şekilde. Tarih sırası da aynen kalıyor zaten...

1996'dan beri her yıl mayıs ayında düzenlenen ve bu yıl 21-24 Mayıs tarihlerine denk gelen Karneval der Kulturen geçen haftasonumuzun tamamını kapladı, iyi de etti. Cuma, cumartesi karnaval için kurulan sahnelerin önünde dans etmekle, pazar ise Hermannstraße'den başlayıp Yorckstraße'de son bulan ancak bizim Yorckstraße'deki 4-5 saatlik kısmına katıldığımız "Straßenumzug"da dans etmekle ile geçti. Karnavalda kurulan ve incik boncuk, giysi miysi, kültürel çağrışımı olan her türlü eşya satan standları biraz pahalı buldum ve bizde yazlık bölgelere kurulan tezgahların biraz daha geniş kapsamlısına benzettim açıkçası. Yine de berlin'in kesinlikle böyle renkli bir pazara ihtiyacı vardı, Mauerpark'taki Flohmarkt bir yere kadar idare ediyor çünkü, sonrasında kasvet basıyor insanları ve kendilerini bira-kokteyl-karaoke üçlüsüne vuruyorlar. Cuma-cumartesi kısmına dönersek, daha çok Balkan müzikleri çalan sahnenin önünde takılmayı tercih ettik, grubun çoğunluğunun Türk-Yunan olmasından da kaynaklı olabilir tabii bu durum ama herkesin Akdenizli olduğunu düşünürsek bir yerden yakalıyor onları da 9/8likler:) Böylece multikulti olarak halay çekip ve sirtaki yapmamızdan sonra, multikulti olarak roman havası, zeybek, misket de oynamış olduk, ucundan horon da denedik bakalım dans yelpazemiz daha ne kadr genişleyecek?
Pazar günü ise iyice çocukluğumuz tuttu, "parade" havasına kaptırdık kendimizi, yüzümüzü boyadık ve geçit töreni sırasında (çok resmi geldi kulağa birden böyle ya neyse artık) bir konvoyun arkasından diğer konvoyun arkasına attık kendimizi, utanmadan sokağın sonuna gelince "Burada bitti başa dönüp diğerlerinin peşine takılalım yeniden" deyip başa bile döndük. Salsamız da Afrika tamtamlarımız da eksik kalmadı kültür kotamızı doldurduk. Bir de sanırım kısa süreli ünü de yaşamışız orada, Berlin'de olduğumuz şu kısacık zamanda kimleri tanıdıysak hepsi görmüş bizi o gün saçma sapan şekillerde dans ederken, hatta resimlerimiz bile çekilmiş. Erasmus'tur ne yapsa yeridir diyor ve geçiyoruz efem...

Son olarak yine Ebru'dan tespitler diyorum,
1) Berlin'in karnavala ihtiyacı varmış bunu anlamış olduk. Karnaval olunca Berlin de rengarenk bir şehir olabiliyormuş meğer, insanlar menopoz havası kasvetini üzerilerinden atabiliyormuş ve hatta menopoz havası bile gaza gelip yarım günlüğüne de olsa ısınabiliyormuş- tabii ki acısını sonradan çıkarmak üzere...
2) Yabancılardan çok hoşlaşmadığı bir gerçek Almanya'nın, ama bir kez daha gördüm ki bu ülkeyi -başkentinde yaşadıklarıma ve diğer yerlerini de az çok görmüş olmama dayanarak genelleme yapma hakkımı kullanıyorum- yabancılar ve yabancı kökenliler eğlendirip doyuruyor. Yani yabancılar olmasa eğlence biter, ki hadi bunu çok önemsemediler diyelim, aç kalırsınız vallahi currywurstlar çıkar içinizden o derece...
3) Bu da benden erkeklere, kız gözüyle bir tavsiyedir: Dans etmek için pek çok seçeneğiniz var, ne bileyim zeybek olur, halay olur, vals olur, tango olur her kültürden biraz oturaklı dans örnekleri bulunabilir. Yalnız çok rica ederim elektriğe tutulmuş gibi garip danslar, tekno figürler filan yapmaya kalkışmayın gözünüzü seveyim, berbat bir sonuç çıkıyor ortaya zira...

ve resimler...



20 Mayıs 2010 Perşembe

Türk marketinde nirvana

Pekala; sinir bozucu sessizlik devm ediyor olabilir, iki haftadır güneşi gördüğümüz anları toplasak 1 gün bile etmeyebilir. Şu an Berlin'deki -hatta Almanya'nın genelindeki- Erasmusların ülkenin onyıllardan beri gördüğü en soğuk bahara denk gelmelerine artık söyleyebildikleri tek şey "Çocuklar inanın, inanın çocuklar. Güzel günler göreceğiz güneşli günler..." da olabilir. Liste uzar gider...

Ama en azından Türk Erasmuslara dayanma gücü vermekte Türk marketlerinin çok çok çok başarılı olduklarını itiraf etmek gerek. Hatta birtakım Akdeniz ülkesi insanlarında da benzer etkileri göstermişliği var. Şahsen ben burada hamsi satıldığını -donmuş da olsa- gördükten sonra daha fazlasına şaşırmam, bu zirvedir diyordum ama tabii ki her zamanki gibi büyük konuşmuşum. Bugün tekrar Türk marketine gittiğimde Fiskobirlik'in fındık ezmesini görünce karar verdim ki yeni nirvanam bu- korkuyorum devamı da gelir mi diye. Bilen bilir Fiskobirlik fındık ezmesinin gönlümde ayrı bir yeri vardır, Bodrum günlerimin canıdır, bana göre üstüne fındık ezmesi de yoktur. Öyle bir aşk var aramızda yani.

Kısaca efem, bugün marketten aldığım sigara böreği, yaprak sarma vs vs gibi yemeklerin yanına Fiskobirlik'imi ve Ramazan pidesini de kattım. Evet burda Ramazan pidesi sürekli var, benim için çok Ramazanla özdeşleşmiş bir şeydi o yüzden bugüne dek almamıştım ama fındık ezmemin yanına düşününce kendimi tutamadım. Pidem ve Fiskobirlik'imle eriştiğim mutluluk beni birkaç gün -bitene kadar- götürür. Böyle yani küçük şeyler de mutlu eder insanı buralarda... Fındık ezmesi ve pide, nirvanadayım...



binalar

Taş binaları, tarihi görünümü ve/veya önemi olan binaları, geçmişe tanıklık ettiğini anlatan binaları sevdim hep. Berlin'in genelinde 2. Dünya Savaşı'ndan sonra uzak geçmişe dair fazla sağlam bina kalmadıysa da, yakın geçmişteki yoğun yaşanmışlıkların izleri hoşuma gidiyor. FU binaları içinden de abuk sabuk Rost- Silberlaube ya da abartılmış "Beyin"dense "ben neler gördüm geçirdim" hissi veren Politika bölümü binaları güzel geliyor bana. Taş binası Boğaziçi'mi hatırlatıyor, denizimi arıyorum zaman zaman... Otto-Suhr-Institut binasıysa gerek içindeki 68'lerin öğrenci hareketlerinden kalma resimlerle gerekse "isimlerinin" protest duruşuyla hoşuma gidiyor. Binalara ruhunu katmış isimleri ve o ruhla isimlerini taşıyan binaları seviyorum...

18 Mayıs 2010 Salı

bisiklet!!!

Daha Almanya'ya gelmeden aylar önce "Berlin'e bir gideyim, yerleşeyim ilk iş kendime bisiklet alacağım!" diye büyük büyük laflar ediyordum. Nerden bileyim o "bir gidip yerleşmenin" bir buçuk ay süreceğini... Saflık işte naparsınız.

Neyse ama sonunda muradıma erdim, geçtiğimiz pazar Mauerpark'taki bit pazarından kendime ikinci el bir bisiklet aldım. Sıkı pazarlıklar sonucu aldığım bisikleti dönmeden önce geri satabileceğim konusunda da anlaştık adamla, ki bu duruma annem "sen almadın onu o zaman kiraladın" yorumunu getirmeyi tercih etti. Yine de ağustos ortası gibi Berlin'deki köyümde duran bisikletime talip varsa, geliştirdiğim pazarlık yeteneklerimle bir orta yol da bulabiliriz, ben de bisikleti tekrar ta Mauerpark'a taşımak zorunda kalmam -bisiklet beni taşımalı zira ben onu değil. Yani satıyoruuum saattııım muhabbetine girebiliriz ilgilenen çekirgelerle:)

Neyse efenim, bisiklet dedik bağrımıza bastık, pazartesi günü soluğu bisikletlerle Potsdam'da aldık. Burada kısa bir bilgi girmeli belki de, bisikletle başka şehre gitmiş olmam "havalı" gözükebilir, "uuu" denebilir bu duruma ama bilir misiniz ki Potsdam bana Berlin'in şehir merkezinden daha yakın. Sabancı Üniversitesi'ndekilerle empati geliştirdim burada, aynı kaderi paylaşıyoruz bir yerde. Neyse ne diyorduk, bisiklet dedim bağrıma bastım ilk günden canıma okudu! 3 yıldır adam gibi spor yapmayan, 1-2 kez adada atılan yarım saatlik turları saymazsak bisiklete doğru dürüst en son yine Almanya'da 6 yıl önce binmiş olan lapacı Ebru bir günde nakavt oldu. İki gündür resmen popomun üstüne doğru dürüst oturamıyorum, varlığını çoktan unuttuğum kasların hepsi aynı anda ağrımakta, ellerimi kollarımı bacaklarımı kaldırasım gelmiyor. Ama bana verdiği tüm bu ağrılara rağmen -ki az önce söylediğim lapacı modumla çoktan hak etmiştim bunu oh olsun bana- pek bir seviyorum bisikletimi, bisikletimle dolaşmayı. Okul yolunun metroya kadarki kısmında beni 1 buçuk aydır delirten otobüse (118!!) el sallamak müthiş zevkli oluyor. Yağmur yağmasın bisikletimle mutluluğumuz devam etsin diyordum ama az önce tekrar şakırdadı yağmur sağolsun, yarına kadar dinmezse bu sefer 118 bana nanik yapacak sanırım. Yine de inatla umuyoruz ki havalar güzelleşecek ve ben İstanbul'da neredeyse hiç binemeden eskiyen bisikletimin acısını sende çıkaracağım bisikletceğizim...

İşte bu da henüz adı konmayan gıcır olmayan ama gururlu Mercedes'im:P

15 Mayıs 2010 Cumartesi

kahvaltı sorunsalı

Bana kendi çapımda bir survivor deneyimi yaşatan Erasmus sayesinde artık eve dönerken yolda "Acaba bu akşam ne yesek?" benzeri sorularla boğuşmaya alıştım. 1 buçuk ayda bu konuda epey pratik de edindim, aç kalmazmışım öğrendim. Ha odamın orasından burasından çıkan ritter, bounty vs.lere karşı henüz bir kontrol yöntemi bulamadım ama bulmak istiyor muyum bilinmez:) Akşam yemeğini hallettik diyelim. Sıradaki sorunumuz olarak kahvaltı ortaya çıkıyor. Neyse ki zamanımız bu konuda kısıtlı olduğundan bu o kadar sorun olmadı. uzun süre dönüşümlü olarak müsli ya da otobüste elma-muz ikilisiyle idare ettim ama kendimi tavşan gibi hissetmeye başlayınca eski dost peynir ekmeğe geri döndüm.

Kahvaltı sorunsalım da burada başladı. Akdeniz ülkeleri karması şeklinde "damak zevkimiz nasıl da benziyor ah ah" tadında konuşurken fark ettik ki aslında kahvaltılarımız hiç benzemiyor, hatta alakası yok. Mesela Prag'dayken Fransızlar bize "Siz buraya gelmeden önce de böyle kahvaltıda ekmek ve peynirle kahvaltı eder miydiniz?" diye sordu, biz dumurların arasında "e e evet" diyebilince bu sefer de onlar şaştı. Böyle peynir-ekmek türü kahvaltıyı "typisch deutsch" sanırlarmış. Sonra bir de zeytin düşkünü diye bildiğimiz İtalyanların kahvaltıda zeytin yeme fikri için bile suratlarını ekşitmesi durumu var. "Peki siz kahvaltınızda ne oluyor?" sorusuna "Kahve" demişliği var bir İtalyan'ın ki biz buradan kahvaltıyı yemek olarak algılamadıklarını çıkarabildik sadece. Kırk yılda bir tatil günü keyiflenip sucuk yapınca -ki o da saat öğlen 1 olmuştu zaten- İspanyol ve Yunanlardan gelen tepkinin "Bu kahvaltı için miii?" olması sonucu kahvaltı anlayışlarımızın ne kadar değişik olduğunu kabullendik. Yüreklerine indirmemek için de "bu hem kahvaltı hem öğle yemeği olacak bizim için" dedik ki yalan değildi, başımız ağrımadı.

İşte böyle. Gözünü seveyim dolu dolu kahvaltının. Ben ki önümde çeşit çeşit kahvaltılık olsa da hep aynı şeyleri yiyen biri olarak, masada her şeyin bulunmasını ne çok seviyormuşum meğer. Zeytine burun kıvırılınca, peynir garipsenince daha iyi anladım. Zamansızlıktan benim için kahvaltı tavşan modunda olabilir ama bir yerlerde büyük ve içinde her şeyi bulunduran kahvaltı sofralarının varlığını bilmek de güzel. Özledim yine bir şeyleri galiba. Gitmesek de görmesek de...

12 Mayıs 2010 Çarşamba

la tribu de Dana

Efenim bu şarkı beraber Prag'a gittiğimiz Fransız arkadaşların çocukluklarından kalma bir şarkıymış. Bizdeki "Nıaaahh kkanasın dünyıııaaammm... Yansıınnn oldu ol-lacak.." etkisinin bir benzerini yaratıyor onlarda. Hep bir ağızdan söyleyip eğlendiler, baktık hakkaten eğlenceli oluyor biz de katılmaya çalıştık. Fransızca'yı katlettiğimizi söyleyebilirim ama "ooo ooo" ve la li la la" kısımlarındaki üstün başarımızın da altını çizmek istiyorum. Berlin'e döndük hala dinliyorum, sanırım artık benim de hatıralarımda yer edindi La Tribu de Dana.

11 Mayıs 2010 Salı

hayatı zorlaştırmak

Buraya geldiğimden beri yazdığım yazılarda ya da konuşma fırsatı bulabildiklerime söylediklerimde hep bir hayatı zorlaştırmadan bahsediyorum. Almanlar kurallarıyla ve tuhaf sistemleriyle hayatı içinden çıkılmaz yapıyorlar, zaten hava da kötü o yüzden sürekli mutsuzlar diyorum. Ama zamam zaman kuruntu gibi, mızmızlanma gibi geliyor kulağa söylediklerim farkındayım.

O yüzden şimdi somut bir örnek veriyorum bir sistem, bir kurallar silsilesi hayattaki en basit şeyi bile ne kadar zorlaştırabilir göstermek için. Evimin -artık evim diye anabiliyorum odamı, güzel bir gelişme bu:)- olduğu binada toplam 20 oda var. Öyle süper lüks über güvenlikli muazzam bir bina da değil 3 katlı normal bir bina. Normal bir insan ya da normal bir anlayış bu odaları nasıl numaralandırır soruyorum size? Cevap sizde kalsın ben odamın numarasını söyleyeyim.

01.04.02.01.03

Hayır Lost'tan fırlamadık, gözlerinizde de bir sorun yok. Bu rakamların hepsi 20 oda arasından sadece ve sadece benimkini tanımlamak için anlaşılamaz kombinasyon ve permütasyonlar kullanılarak belirlenmiştir. Amaç hayatı zorlaştırmaktır. Bu nedenledir ki Ebru kişisi asla adresini yazmayı öğrenemeyecektir...

01.04.02.01.03

to be continued??

10 Mayıs 2010 Pazartesi

Ahoj!

Döndüüüm:)
Dün ölesiye yorgun olduğum için gelir gelmez kendimi buraya atamadım ama haftasonu gezerken bir yandan da neler yazsam diye geçirdim aklımdan. Bir kısmını kaybolmadan bir karta yazdım, o kart sahibine gönderilecek. Kalanı ise suya yazıldı sanırım o yüzden sadece en renkli anlar var şu an elimde yazacak...

Efenim Berlin'in soğuğundan kaçmanın ve tabii ki başlı başına tatile çıkıp yollara düşmenin heyecanıyla gittik Prag'a ama aşırı şanslı olduğumuzu düşünüyorum. Hava en azından gündüzleri pırıl pırıldı, kısa kolluyla gezmenin dayanılmaz hafifliğini hatırladık Berlin'deki titrek hallerimizden sonra. Bir de tam zamanına getirip gitmişiz, cuma günü 2. Dünya Savaşı'nın bitişi kutlanıyordu. Bunu kendimizi birden Senato binasında müzik-bira-yemek üçlüsü arasında bulunca, yanımda oturan -ve müthiş İngilizce bilen- yaşlı teyzelerden öğrendik. Hepsi de savaşı yaşamış -ki bu sene 65. yılı savaşın bitişinin- teyzelerin amcaların birayı bulup kafa olmaları ve hatta bir teyzenin kendi çapında swing yapması ise boşa değilmiş meğer efem. Yanımdaki hala normal teyze "Ooo enjoy yourself, everything is free of charge today!!" deyince; ne, neden, nasıl gibi soruları bırakıp "hurraa beleş buldun ye ve iç" aksiyonuna daldık. Berlin'deki adıyla "Pfannkuchen", Almanya'nın geri kalan kısmındaki adıyla ise "Berliner" ve bira için teşekkürler Çek meclisi:) Cumartesi de savaşın resmen son bulduğu gün ve resmi tatildi. Meydana epey uğraşıp sahne kurdular ama akşam 8 gibi toplandı hepsi. "Bu mudur?" diye söylendik ama restoranlarının da 8'de kapandığını ve sizi aç bıraktığını düşününce çok da mantıksız değil sanırım. Ayrıca artık Prag'da da jazz dinledim havam batsın cümlesini kurabildiğim için de teşekkürler Prag:)

Dün de epey gezindikten sonra ben ayacıklarımı Prag'da bir yerlerde bırakmış (Jazz dinlemiş olabiliriz ama hala öğrenciyiz her yere yürüyerek gittik haliyle. Zaten metrosunu kullanmaya çalıştığımızda da scyavzjkfey tarzı kelimeler arasında kaybolup durduk.) ve ayaklarım yerine 2 yastık ya da fil ayağı bağlamışken geri dönüş için yola koyulduk. Elimizde kalan Çek Koruna'larını ise birleştirip ne yapalım ne yapalım diye dolandık ve en son 3 Fransız + 2 Türk konseptimize uygun şekilde, üstünde 5 tane matruşka olan bir iğne alarak tüm Çek paramızı bitirdik. İğneyi de bölüşüp kendimize bir "Puppchenfamilie" yarattık. Şansıma ortanca çocuk çıktım, bakalım hadi hayırlısı... Şaka bir yana sevimli ve neşeli bir grup olduk, aramızda Almanca konuşarak multikultinin dibine vurduk. Minik matruşkadan daha iyi bir hatıra olamazdı herhalde bu geziden. Ha tabii bir de artık Fransızca navigasyonu da sökmüş olmamın verdiği gurur, bizim çok eğlenceli bulduğumuz "la tribu de Dana" şarkısı ve 200'e yakın fotoğrafla beraber...







6 Mayıs 2010 Perşembe

ben şahsen bizzat kendim

Berlin'in bana kattığı-katacağı en önemli şey kendimi tanımam olacak sanırım. Ne kadar tuhaf bir insana dönüşebileceğimi anlıyorum burada. Aslında ne kadar karamsar olduğumu... Evimde (ahh evim canım evim güzel evim dokunmayım ağlarım) neredeyse sadece kendi odamda yaşadığım için yalnızlığı sevdiğimi bilirdim ama yalnızlığı ne kadar çok seviyorsam sessizlikten de o kadar nefret ediyormuşum meğer. Ya da daha doğrusu yalnızlığımın dışında kalan sessizlikten nefret ediyormuşum...

İnsanın kendine sakladığı bir yaşam alanının olması ne kadar önemliymiş onu da görüyorum burada. Pazartesi taşındım, artık gönül rahatlığıyla evim diyebileceğim bir odam, yalnızlığımı yaşayabileceğim bir yerim var. Ama o kadar. Öyle olmalı yani. Ben evden çıkınca hayatın içinde bulmalıyım kendimi. Benim için mutlu bir hayat böyle olurmuş anladım. Burada menopoz havasının yarattığı moral bozukluğuna eklenen sessizlik sinirlerimi bozuyor. Git git ağaç, kuş, dal, yaprak, böcek... Hani insan, hani insan konuşması? Geçen gün sabahleyin otobüs durağında beklerken bir serçenin yemeye çalıştığı yapraktan çıkan çıtırtıları duyunca ufak çaplı kalp krizi geçirdim örneğin. hadi ben köyde yaşıyorum ama şehir merkezi de böyle, sessiz ve sinir bozacak kadar sakin. Yine de bugün iliklerimize kadar ıslanmak pahasına -evet evet burada aylardan mayıs mevsimlerden bahar bulutlardan sağanak- Türk marketine gidip kendimi mutlu ettim. Özlem ağır basınca ya da Berlin sinirimi bozunca kendimi ya hakikaten güzel olan çikolatalarına ya da Türk yiyeceklerine vuruyorum. İşe yarıyor:) Markette "İnanmıyorum ya hamsi var!!" ya da "Ben de tahin helvası buldum" gibi cümleler kurup normalde hiç sevmediğim şeyleri görünce sevindirik oluyorum, gittikçe tuhaflaşıyorum:)

Bir diğer klişemiz de bütün Akdeniz insanlarıyla anında kaynaşmak ve ortam müsaitse Fransızlara damat halayı öğretmek, Fransızlarla Kreuzberg'de horon tepmek, halay çekmek daha sonra Yunanlarla sirtaki-halay ortaya karışık danslar etmek araya İtalyanları katmak falan filan. En komiği de bütün bu insanlarla konuşmaları Almanca yapmaya çalışmak.

Yarın 3 Fransız 2 Türk olaraktan Prag'a gidiyoruz, yani yine bir 3 günlük internetsiz dönemim olacak. Eh buna da alıştık zaten, yeni evim nihayet internetim dedim de ne oldu, ödevlere gömüldüm sonuçta... Neyse, bakalım bu düzen ne zaman oturacak? Sanırım tam dönecekken...