Bir günün ardından aklıma takılan kareler ve sayıklamadan hallice dağınık düşünceler... İşte öyle bir şey...
bir resim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bir resim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
29 Nisan 2012 Pazar
2 Mayıs 2011 Pazartesi
hatıralar
Geçip giden mm zamanları mmm bir yerlerde bulsam...
Yaprak'ın efsane fotoğraf makinasından çıkan bu fotoğrafı görünce ilk bu şarkı geldi aklıma. O zamanları bulmak istedim, tekrar o ana ışınlanmak istedim. Uzun uzun baktım fotoğrafa tadını çıkarmak için. Fonda çalan şarkımızı söyledim sonra da içimden...
Lucy in the sky with diamonds...
Yaprak'ın efsane fotoğraf makinasından çıkan bu fotoğrafı görünce ilk bu şarkı geldi aklıma. O zamanları bulmak istedim, tekrar o ana ışınlanmak istedim. Uzun uzun baktım fotoğrafa tadını çıkarmak için. Fonda çalan şarkımızı söyledim sonra da içimden...
Lucy in the sky with diamonds...
30 Ocak 2011 Pazar
düşünen mezunlar
Yaklaşan mezuniyetin bunalımı gündemimizden düşmezken geçen gün misafir ağırlama-eski fotoğrafları karıştırma merasiminde babamın mezuniyet sonrası fotoğrafına rastladık. Her jenerasyonun derdi tasası birmiş meğer. Ya da bir arpa yol alamamışız belki o da ihtimal dahilinde.
Neyse efem. Yıl 1970. Babam ve 4 arkadaşı, dönemin rock gruplarının rüzgarına kapılıp, en havalı (!) pozlarını verip Şekil A'da görünen fotoğrafı çektirir. Ve arkasına not düşerler: "Düşünen Mezunlar"
Bazı şeyler hiç değişmiyor galiba. O zaman steplerde bu tarz bir düşünen mezunlar grubu fotoğrafı çektirmezsem gözüm açık giderim Boğaziçi semalarından, haberiniz olsun ilgililer üstüne alınsın!
Neyse efem. Yıl 1970. Babam ve 4 arkadaşı, dönemin rock gruplarının rüzgarına kapılıp, en havalı (!) pozlarını verip Şekil A'da görünen fotoğrafı çektirir. Ve arkasına not düşerler: "Düşünen Mezunlar"
Bazı şeyler hiç değişmiyor galiba. O zaman steplerde bu tarz bir düşünen mezunlar grubu fotoğrafı çektirmezsem gözüm açık giderim Boğaziçi semalarından, haberiniz olsun ilgililer üstüne alınsın!
3 Ekim 2010 Pazar
İstanbul özürlü olmak
Kağıt üstünde doğma büyüme İstanbullu olsam da pratikte İstanbul bilgimin İstanbul'un Avrupa Yakası'nın yarısından ibaret olduğunu bir kez daha test ettim onayladım bugün. "Ohh ferah ferah ya Anadolu Yakası'nda yaşamak vardı." diyen ben, bugün köprü yolunu bir türlü bulamayıp, türlü saçma yollara saparak kaybolmayı başardıktan sonra bazı kararları gözden geçirmeliyim sanırım. Daha erken galiba, havalanmamak gerek...
Yolumu bulup toprağıma vardım sonunda ama Moda güzel tabii:)
Not: Toprağım dedim deprem oldu, hadi bakalım..
Yolumu bulup toprağıma vardım sonunda ama Moda güzel tabii:)
Not: Toprağım dedim deprem oldu, hadi bakalım..
28 Eylül 2010 Salı
garip
Büyük bir aksilik olmadığı sürece Boğaziçi'nde son senemi açmış bulunuyorum efem. Genel ruh halimin çok parlak olmamasından mıdır yoksa artık gerçekten okuldan gitme zamanımın geldiğinden midir bilinmez oldukça tahammülsüzüm bugünlerde etrafa karşı. Lise Son'da da böyleydim ben bilen bilir, hatırlayan hatırlar. Aşina yüzlerin azalmış olması, etrafa baktığında kimseyi tanımıyormuşsun hissi, misafir olma hissi, her zamanki gibi oturmayan ders programı vs. vs. gibi nedenlerden dolayı ne yapacağını bilemeyen ve sayıları hatırı sayılır derecede artmış yeni gelenlerin kocaman bir kalabalık halinde etrafta koşuşturmasından çıkarıyorum sanırım sinirimi. Yerim dar durumlarına döndük yine...
Garip günler aslında... "Peki 'mutlu son'dan (!) sonra ne olacak?" sorularını her köşe başında birbirimize sorup birbirimizi karamsarlığa itiyoruz bir yandan. Bir yandan da aile ortamında uzun vadeli planlardan uzak durulması gereken bir dönemden geçiyoruz. Yarını düşünmemeye çalışıp sene sonuna kafa yormak insanda kafa bırakmıyor haliyle.
Tüm bu garip ruh halleri içinde Berlin'den bir zarf geçti bugün elime. Sevgili "exmatrikulationsbescheinigung". Şimdi düşündüğümde sanki bir rüyaymış görmüşüm bitmiş gibi ya da başkasının yaşadığı benim izlediğim bir şeymiş gibi gelen Berlin zamanlarının somut kanıtı... O zamanları resmen sonlandıran, FU'dan kaydımı aldığımı bildiren belge... Hayat garip... Çok...
Garip günler aslında... "Peki 'mutlu son'dan (!) sonra ne olacak?" sorularını her köşe başında birbirimize sorup birbirimizi karamsarlığa itiyoruz bir yandan. Bir yandan da aile ortamında uzun vadeli planlardan uzak durulması gereken bir dönemden geçiyoruz. Yarını düşünmemeye çalışıp sene sonuna kafa yormak insanda kafa bırakmıyor haliyle.
Tüm bu garip ruh halleri içinde Berlin'den bir zarf geçti bugün elime. Sevgili "exmatrikulationsbescheinigung". Şimdi düşündüğümde sanki bir rüyaymış görmüşüm bitmiş gibi ya da başkasının yaşadığı benim izlediğim bir şeymiş gibi gelen Berlin zamanlarının somut kanıtı... O zamanları resmen sonlandıran, FU'dan kaydımı aldığımı bildiren belge... Hayat garip... Çok...
3 Ağustos 2010 Salı
yerim dar...
Geçen haftanın boğuculuğunda en çok içimden geçirdiğim şeydi bu herhalde: Off yerim dar! Fonda Grup Gündoğarken çalıyordu avutur gibi, Yaz Bulutları diyordu; "şimdi bu dar yerlere sığılmaz gibi, düz maviler olmalı uçsuz bucaksız..."
Cumartesi yerim genişledi birden tekrar nefes almaya başladım, artık dışarılara vuracağım kendimi diyordum ki dün geceden beri durup durup bardaktan boşanırcasına yağan yağmur başladı bu kez. Fakat artık yağmur gene mutlu etmeye başladı beni, etrafı temizledi içim açıldı..
Pekii "yerim dar"a nasıl geldik yine? Okula gitmiştim bugün yine ve politika binasının en üst katını bugün keşfettim. Aslında keşfedemedim, önce oranın depo filan olduğunu düşündüm ama değilmiş meğer. Daha önce, kolayca tahmin edilebileceği gibi bir kez daha schein peşinde koştururken, resmen süpürge odasından bozma bir oda görmüştüm FU'da ama bu depomtrak yer iyice üstüne tuz biber ekti. Bir de Boğaziçi'nde binaların garip garip yerlerine yapılan odaları komik bulurduk ya, o kadar da komik değillermiş meğer. Meğer herkesin yeri darmış aslında...

Cumartesi yerim genişledi birden tekrar nefes almaya başladım, artık dışarılara vuracağım kendimi diyordum ki dün geceden beri durup durup bardaktan boşanırcasına yağan yağmur başladı bu kez. Fakat artık yağmur gene mutlu etmeye başladı beni, etrafı temizledi içim açıldı..
Pekii "yerim dar"a nasıl geldik yine? Okula gitmiştim bugün yine ve politika binasının en üst katını bugün keşfettim. Aslında keşfedemedim, önce oranın depo filan olduğunu düşündüm ama değilmiş meğer. Daha önce, kolayca tahmin edilebileceği gibi bir kez daha schein peşinde koştururken, resmen süpürge odasından bozma bir oda görmüştüm FU'da ama bu depomtrak yer iyice üstüne tuz biber ekti. Bir de Boğaziçi'nde binaların garip garip yerlerine yapılan odaları komik bulurduk ya, o kadar da komik değillermiş meğer. Meğer herkesin yeri darmış aslında...
31 Temmuz 2010 Cumartesi
annneeee bittiiiiiiii
Aynen böyle bağırmak istiyorum işte şu an, ne yaptıysam yaptım ve: Anneeee bittiiiiii!
Yaklaşık bir haftadır evden dışarı sadece caddenin karşısındaki markete gitmek için çıktıktan, onun haricinde odaya kapalı, sandalyeye yapışık, gözler bilgisayar ekranına dikili şekilde yaşadıktan sonra nihayet bitti. Ödev bitti, FU serüveninin de benden istenenler kısmı bitti. Şimdi bir şeyler isteme sırası bende, "Schein"larımı ver FU!!! :)
Böyle neşeli konuştuğuma bakmayın efem, aslında son derece yorgunum ve balataları da dün gece kesin olarak sıyırdım sanırım. Sabaha kadar oturup 15 sayfanın 14'ünü bitirdikten sonra nedendir bilinmez paranoyağa bağlayıp "ya bilgisayara bir şey olursa?!" dedikten sonra işimi sağlama alarak ödevi usb'ye attım. Sonra da normal insanlar için sabah benim yarasa saatlerim için gece vakti rüyamda s-bahn'da (ne alaka?) laptop'u çaldırıp (bu ne alaka? laptop'un yanımda ne işi var? benim ne menem bir bilinçaltım var? bunlar sorulası sorular tabii) gene de "yok yok ödevi usb'ye atmıştım, önemli değil!" diyebilecek kadar kendimden geçtim. Bozulan psikolojimi bundan sonra Berlin'e havale ediyorum, nasıl bozduysan beni öyle düzelt şu son iki haftamda Berlin! Ve evet resmen "Berlin'den dönmeden önce yapılacaklar listesi"ni gündemime alıyorum şu andan itibaren. Sıradaki!
Ben kendimi artık içinde bulunmaya dayanamadığım odamdan dışarı, sokağa, insanların arasına atarken, bu resim de burada duruversin bakalım, "nasıl insanlıktan çıktım?" serimizden bir bölüm niyetine...
Yaklaşık bir haftadır evden dışarı sadece caddenin karşısındaki markete gitmek için çıktıktan, onun haricinde odaya kapalı, sandalyeye yapışık, gözler bilgisayar ekranına dikili şekilde yaşadıktan sonra nihayet bitti. Ödev bitti, FU serüveninin de benden istenenler kısmı bitti. Şimdi bir şeyler isteme sırası bende, "Schein"larımı ver FU!!! :)
Böyle neşeli konuştuğuma bakmayın efem, aslında son derece yorgunum ve balataları da dün gece kesin olarak sıyırdım sanırım. Sabaha kadar oturup 15 sayfanın 14'ünü bitirdikten sonra nedendir bilinmez paranoyağa bağlayıp "ya bilgisayara bir şey olursa?!" dedikten sonra işimi sağlama alarak ödevi usb'ye attım. Sonra da normal insanlar için sabah benim yarasa saatlerim için gece vakti rüyamda s-bahn'da (ne alaka?) laptop'u çaldırıp (bu ne alaka? laptop'un yanımda ne işi var? benim ne menem bir bilinçaltım var? bunlar sorulası sorular tabii) gene de "yok yok ödevi usb'ye atmıştım, önemli değil!" diyebilecek kadar kendimden geçtim. Bozulan psikolojimi bundan sonra Berlin'e havale ediyorum, nasıl bozduysan beni öyle düzelt şu son iki haftamda Berlin! Ve evet resmen "Berlin'den dönmeden önce yapılacaklar listesi"ni gündemime alıyorum şu andan itibaren. Sıradaki!
Ben kendimi artık içinde bulunmaya dayanamadığım odamdan dışarı, sokağa, insanların arasına atarken, bu resim de burada duruversin bakalım, "nasıl insanlıktan çıktım?" serimizden bir bölüm niyetine...
5 Temmuz 2010 Pazartesi
koş koş koş
son günleri özetlemek gerekirse yine sayıklama tarzı şeyler çıkıyor karşımıza.. eh alışmışsınızdır artık herhalde diyorum:)
Önceki hafta bütün hafta boyunca ders çalış, çalış çalış yine çalış, dön dolaş yine paper'a gel şeklinde geçti. cuma günü bu ruh haliyle şalteri indirdim ve ver elini Amsterdam... Ve fakat ilk izlenim: "ee ben yanlış yere geldim sanki, burası Amsterdam değil de uzakdoğu filan olmasın? Uzağa uzağa daha uzağa derken turunculara karışmışız da?!" Olayımız Hollanda'nın Brezilya'yı elemesiydi efem, her taraf turunculara boyandı: Hup Oranje, oh yeah!
Sonra ver elini Rotterdam, bu sefer de Tour de France'ın başı... Trendeki abiler "Kimi tutuyosunuz Tour de France'da?" dediğinde "eee şey bilmem ki.. " diyerek kekelemek, "Lance Armstrong?" dediklerinde "O bırakmamış mıydı?" diyerek iyice cehaleti kanıtlamak... "Niye gidiyorsunuz ki o zaman Rotterdam'a?" ezişi karşısında da "eee biz şey kuzenimi ziyaret edeceeedik, bi karpuz kesip döneceeedik" diye savunmaya geçmek... Dönmüş ama yine bırakıyormuş Armstong da bu arada, bu son yarışıymış meğer... Sonra haliyle onca insanın arasından yer kapma telaşı, fotoğraf-video çekme telaşı... Çektin mi derseniz çektim, gördün mü derseniz göremedim, geçen neydi anlayamadım... Bu sırada tabii ki bir Ebru klasiği olarak ayakların davul olması, şişmesin diye giyilen basınçlı çorapların bacaklara resmen kan oturtması...
Sonra yine Berlin yine paper... Ve şimdi de bir hafta kadar mola.. "Ekinciim"le Özge'yi biraz sonra havaalanından karşılamaca ve 1 haftalık mutlu Berlin turisti moduna geri dönüş...
anlayacağınız Ebru var şimdi koşmak...
Önceki hafta bütün hafta boyunca ders çalış, çalış çalış yine çalış, dön dolaş yine paper'a gel şeklinde geçti. cuma günü bu ruh haliyle şalteri indirdim ve ver elini Amsterdam... Ve fakat ilk izlenim: "ee ben yanlış yere geldim sanki, burası Amsterdam değil de uzakdoğu filan olmasın? Uzağa uzağa daha uzağa derken turunculara karışmışız da?!" Olayımız Hollanda'nın Brezilya'yı elemesiydi efem, her taraf turunculara boyandı: Hup Oranje, oh yeah!
Sonra ver elini Rotterdam, bu sefer de Tour de France'ın başı... Trendeki abiler "Kimi tutuyosunuz Tour de France'da?" dediğinde "eee şey bilmem ki.. " diyerek kekelemek, "Lance Armstrong?" dediklerinde "O bırakmamış mıydı?" diyerek iyice cehaleti kanıtlamak... "Niye gidiyorsunuz ki o zaman Rotterdam'a?" ezişi karşısında da "eee biz şey kuzenimi ziyaret edeceeedik, bi karpuz kesip döneceeedik" diye savunmaya geçmek... Dönmüş ama yine bırakıyormuş Armstong da bu arada, bu son yarışıymış meğer... Sonra haliyle onca insanın arasından yer kapma telaşı, fotoğraf-video çekme telaşı... Çektin mi derseniz çektim, gördün mü derseniz göremedim, geçen neydi anlayamadım... Bu sırada tabii ki bir Ebru klasiği olarak ayakların davul olması, şişmesin diye giyilen basınçlı çorapların bacaklara resmen kan oturtması...
Sonra yine Berlin yine paper... Ve şimdi de bir hafta kadar mola.. "Ekinciim"le Özge'yi biraz sonra havaalanından karşılamaca ve 1 haftalık mutlu Berlin turisti moduna geri dönüş...
anlayacağınız Ebru var şimdi koşmak...
23 Haziran 2010 Çarşamba
küçük mutluluklar
İçimde belli belirsiz taşıdığım sıkıntılar ve aklımda yazmak istediğim pek çok konu var. Ama şu an hiçbirinin zamanı değil. Bugün mutlulukların ve küçük çaplı sevinçlerimin günü.
Birilerinin kendisine değer vermesi nasıl da mutlu eder insanı değil mi? Hayır nedenini, niçinini, insan doğasını vs.yi sorgulamayacağım bugün. Tadını çıkartacağım, olduğu kadar, hatırlandığı kadar... Hatırlanmasa da, ki tarihi nedeniyle bir keşmekeşe düşer arada sırada alışkınım o nedenle, içimden bir yerlerden bencil bir ses bir yerlerde birileri beni düşündü, birileri beni seviyor diye düşünecek. Öyledir bu işler çünkü. Her şey bir "iyi ki doğdun"a bakmaz her zaman...
Uzağımızı paylaşırken, bana bugüne kadar gördüğüm en sevimli doğumgünü sürprizini yapan Yaprak'a teşekkürümdür bu yazı aynı zamanda. Şu an odamda bulunan balonların ve "happy birthday" mumlarının adına küçük mutluluk sebepleri diyorsam da aldanmasın kimse. Küçük olan sadece o nesnelerdir, mutluluklar değil... Yoksa elimde fotoğraf makinemle gece yarısı deli gibi ortada dolanıp "bütün bunları çekiceeeeem" diye koşturmazdım. Şu anda yüzümde sırıtık bir ifadeyle bunları yazıyor da olmazdım.
Unutulmaması gerekirdi bu mutlu anların çünkü. Kendi tarihime not düşmek içindi hepsi. İyi ki doğdum...




Birilerinin kendisine değer vermesi nasıl da mutlu eder insanı değil mi? Hayır nedenini, niçinini, insan doğasını vs.yi sorgulamayacağım bugün. Tadını çıkartacağım, olduğu kadar, hatırlandığı kadar... Hatırlanmasa da, ki tarihi nedeniyle bir keşmekeşe düşer arada sırada alışkınım o nedenle, içimden bir yerlerden bencil bir ses bir yerlerde birileri beni düşündü, birileri beni seviyor diye düşünecek. Öyledir bu işler çünkü. Her şey bir "iyi ki doğdun"a bakmaz her zaman...
Uzağımızı paylaşırken, bana bugüne kadar gördüğüm en sevimli doğumgünü sürprizini yapan Yaprak'a teşekkürümdür bu yazı aynı zamanda. Şu an odamda bulunan balonların ve "happy birthday" mumlarının adına küçük mutluluk sebepleri diyorsam da aldanmasın kimse. Küçük olan sadece o nesnelerdir, mutluluklar değil... Yoksa elimde fotoğraf makinemle gece yarısı deli gibi ortada dolanıp "bütün bunları çekiceeeeem" diye koşturmazdım. Şu anda yüzümde sırıtık bir ifadeyle bunları yazıyor da olmazdım.
Unutulmaması gerekirdi bu mutlu anların çünkü. Kendi tarihime not düşmek içindi hepsi. İyi ki doğdum...
28 Mayıs 2010 Cuma
Checkpoint Charlie
Almanca sınıfıyla taz'ın yazı işlerine gittiğimiz gün, birkaç saat sonra referatımın olduğunu nedense(!) hiç mi hiç umursamadan, gazetenin yakınında dolaştım. İkinci Dünya Savaşı sonrası Berlin'in paylaşılmasının ardından Amerikan-Rus bölgelerinin arasındaki geçiş kapısı halini alan "Checkpoint Charlie"yi turladım azıcık... Buraya koyacağım resimler Duvar'ın tarihini anlatan yazılar değil yazıların yanında yer alan dönemin singe fotoğrafları olacak şimdi. Zaten Duvar tarihi de bir yere kadar, bıkkınlık geldi bana artık, ille de isterük diyenler için parmaklar google'a diyorum... Eski siyah beyaz fotoğrafları seviyorum...





Amerikan bölgesine geçtiğinizi gösteren levhalar ve gümrük kapısı, adı üstünde Checkpoint Charlie, bugün turistler bakıp eğlensinler, iki de fotoğraf çeksinler para gelsin mantığıyla hala duruyor. Bence simgesel anlamını bir kenara bırakırsak, gayet gereksizmiş levhanın, sınır kapısının, temsili askerlerin durması. Tam o noktadaki devasa McDonalds da aynı işlevi görebilirmiş...
Amerikan bölgesine geçtiğinizi gösteren levhalar ve gümrük kapısı, adı üstünde Checkpoint Charlie, bugün turistler bakıp eğlensinler, iki de fotoğraf çeksinler para gelsin mantığıyla hala duruyor. Bence simgesel anlamını bir kenara bırakırsak, gayet gereksizmiş levhanın, sınır kapısının, temsili askerlerin durması. Tam o noktadaki devasa McDonalds da aynı işlevi görebilirmiş...
Mittelmeertisch / Akdeniz Sofrası
Karnavalın "ver coşkuyu ver coşkuyu" moduyla baharı anımsatan hava, pazartesi günü berbat haline kesin dönüş yaptı. O günün Pfingsten'den dolayı tatil olmasından faydalanıp yurtta, bahçede Akdeniz soframızı hazırlamak istemiştik halbuki yalnız buz gibi hava ve gündüz deli gibi yağan yağmurdan ötürü sırılsıklam olan banklarla dışarıda pek eğlenceli anlar yaşayamayacağımızı düşünüp soframızı içeri kurmak zorunda kaldık...
Hevesimiz kırıldı tabii ama pek bir gazdık efem, üç Türk iki Yunan bir sofra donatmışız ki en son Ramazan'da filan görmüşümdür böyle sofrayı sanırsam. Her şey bitip yemekleri masaya dizince bir durup birbirimize döndük "Biraz abartmış mıyız ne?" dedik ama çok da abartmamışız aslında, arta kalanlar öyle çok atla deve olmadı sofranın ilk halini düşündüğümzüde.. Ve evet itiraf ediyorum "Mhaha 1 haftalık yemek kalacak bize buradan!" deyip sevindirik olmuştuk:P
Daha fazla uzatmıyorum soframızı anlatmayı, sözü resimlere bırakacağım, sözlerle ortamı bozulmasın diye. Resimlere bile baktıkça içim bir tuhaf oluyor zira, kalabalık ve mutlu bir sorfa, havanın kötülüğüne inat gülen eğlenen yüzler, sıcak bir ortam ve... Akdeniz işte, bildiğimiz Akdeniz... Ve tabii ki Ege... Rakıya Yamas, Uzoya Şerefe...


Not: Hakkında mütevazı davranamayacağım, yurt kıtlığında herkesin ağzını açık bırakan sofraya bakıp "uu nicht schlecht" diyen Alman arkadaşı da kınım kınım kınıyorum burada. Anladık kötü bir şey demedin de en son ne zaman böyle masa gördün ki sen peeeh, kızdırma beni.. Havamızı bozmayınız lütfen evet ne diyorduk; "Akdeniz meltemi altındaaa..." ya da "Akdeniz merhaba".
ek: Bu sefer bloga yazacağım, sabahın körüne kadar da olsa aklımdakileri yazacağım azmiyle gecenin üçünde karaladıklarımın arasında hatalar bol bol çıkıyor. Kelimelerin birbirine girmiş olması vs. gibi şeyler önemsiz ama 2 Türk 2 Yunan diyerek Ege'yi unutmuş olmam vahim bir hata cidden. Masayı, sucuklu, hellimli, ve zeytinin güzelliğini anlamak istemeyenlere inat zeytin ezmeli kanepeleriyle donatan, sonrasında da diğer Akdenizlileri lokum, pişmaniye ve cevizli sucukla tanıştıran Ege böyle ayrı bir paragrafı hak ediyordu aslında. Özellikle de cevizli sucuğu yemeye korkan insanlar görüntüsü gözümün önünden uzun süre gitmeyecekken...
Hevesimiz kırıldı tabii ama pek bir gazdık efem, üç Türk iki Yunan bir sofra donatmışız ki en son Ramazan'da filan görmüşümdür böyle sofrayı sanırsam. Her şey bitip yemekleri masaya dizince bir durup birbirimize döndük "Biraz abartmış mıyız ne?" dedik ama çok da abartmamışız aslında, arta kalanlar öyle çok atla deve olmadı sofranın ilk halini düşündüğümzüde.. Ve evet itiraf ediyorum "Mhaha 1 haftalık yemek kalacak bize buradan!" deyip sevindirik olmuştuk:P
Daha fazla uzatmıyorum soframızı anlatmayı, sözü resimlere bırakacağım, sözlerle ortamı bozulmasın diye. Resimlere bile baktıkça içim bir tuhaf oluyor zira, kalabalık ve mutlu bir sorfa, havanın kötülüğüne inat gülen eğlenen yüzler, sıcak bir ortam ve... Akdeniz işte, bildiğimiz Akdeniz... Ve tabii ki Ege... Rakıya Yamas, Uzoya Şerefe...

Not: Hakkında mütevazı davranamayacağım, yurt kıtlığında herkesin ağzını açık bırakan sofraya bakıp "uu nicht schlecht" diyen Alman arkadaşı da kınım kınım kınıyorum burada. Anladık kötü bir şey demedin de en son ne zaman böyle masa gördün ki sen peeeh, kızdırma beni.. Havamızı bozmayınız lütfen evet ne diyorduk; "Akdeniz meltemi altındaaa..." ya da "Akdeniz merhaba".
ek: Bu sefer bloga yazacağım, sabahın körüne kadar da olsa aklımdakileri yazacağım azmiyle gecenin üçünde karaladıklarımın arasında hatalar bol bol çıkıyor. Kelimelerin birbirine girmiş olması vs. gibi şeyler önemsiz ama 2 Türk 2 Yunan diyerek Ege'yi unutmuş olmam vahim bir hata cidden. Masayı, sucuklu, hellimli, ve zeytinin güzelliğini anlamak istemeyenlere inat zeytin ezmeli kanepeleriyle donatan, sonrasında da diğer Akdenizlileri lokum, pişmaniye ve cevizli sucukla tanıştıran Ege böyle ayrı bir paragrafı hak ediyordu aslında. Özellikle de cevizli sucuğu yemeye korkan insanlar görüntüsü gözümün önünden uzun süre gitmeyecekken...
Karneval der Kulturen
Bir haftadır yazmak isteyip de bir türlü yazamadıklarımı içimde patlamamaları için şimdi toptan yazmaya karar verdim. Yalnız hepsini aynı başlık altına atmak haksızlık olacaktı o yüzden ayrı ayrı yazmak istiyorum hepsini. Belki bugünün tarihiyle pek çok başlık olmuş olacak böylece ama en azından hakkını vererek kelimelere döktüğümü hissedeceğim bir şekilde. Tarih sırası da aynen kalıyor zaten...
1996'dan beri her yıl mayıs ayında düzenlenen ve bu yıl 21-24 Mayıs tarihlerine denk gelen Karneval der Kulturen geçen haftasonumuzun tamamını kapladı, iyi de etti. Cuma, cumartesi karnaval için kurulan sahnelerin önünde dans etmekle, pazar ise Hermannstraße'den başlayıp Yorckstraße'de son bulan ancak bizim Yorckstraße'deki 4-5 saatlik kısmına katıldığımız "Straßenumzug"da dans etmekle ile geçti. Karnavalda kurulan ve incik boncuk, giysi miysi, kültürel çağrışımı olan her türlü eşya satan standları biraz pahalı buldum ve bizde yazlık bölgelere kurulan tezgahların biraz daha geniş kapsamlısına benzettim açıkçası. Yine de berlin'in kesinlikle böyle renkli bir pazara ihtiyacı vardı, Mauerpark'taki Flohmarkt bir yere kadar idare ediyor çünkü, sonrasında kasvet basıyor insanları ve kendilerini bira-kokteyl-karaoke üçlüsüne vuruyorlar. Cuma-cumartesi kısmına dönersek, daha çok Balkan müzikleri çalan sahnenin önünde takılmayı tercih ettik, grubun çoğunluğunun Türk-Yunan olmasından da kaynaklı olabilir tabii bu durum ama herkesin Akdenizli olduğunu düşünürsek bir yerden yakalıyor onları da 9/8likler:) Böylece multikulti olarak halay çekip ve sirtaki yapmamızdan sonra, multikulti olarak roman havası, zeybek, misket de oynamış olduk, ucundan horon da denedik bakalım dans yelpazemiz daha ne kadr genişleyecek?
Pazar günü ise iyice çocukluğumuz tuttu, "parade" havasına kaptırdık kendimizi, yüzümüzü boyadık ve geçit töreni sırasında (çok resmi geldi kulağa birden böyle ya neyse artık) bir konvoyun arkasından diğer konvoyun arkasına attık kendimizi, utanmadan sokağın sonuna gelince "Burada bitti başa dönüp diğerlerinin peşine takılalım yeniden" deyip başa bile döndük. Salsamız da Afrika tamtamlarımız da eksik kalmadı kültür kotamızı doldurduk. Bir de sanırım kısa süreli ünü de yaşamışız orada, Berlin'de olduğumuz şu kısacık zamanda kimleri tanıdıysak hepsi görmüş bizi o gün saçma sapan şekillerde dans ederken, hatta resimlerimiz bile çekilmiş. Erasmus'tur ne yapsa yeridir diyor ve geçiyoruz efem...
Son olarak yine Ebru'dan tespitler diyorum,
1) Berlin'in karnavala ihtiyacı varmış bunu anlamış olduk. Karnaval olunca Berlin de rengarenk bir şehir olabiliyormuş meğer, insanlar menopoz havası kasvetini üzerilerinden atabiliyormuş ve hatta menopoz havası bile gaza gelip yarım günlüğüne de olsa ısınabiliyormuş- tabii ki acısını sonradan çıkarmak üzere...
2) Yabancılardan çok hoşlaşmadığı bir gerçek Almanya'nın, ama bir kez daha gördüm ki bu ülkeyi -başkentinde yaşadıklarıma ve diğer yerlerini de az çok görmüş olmama dayanarak genelleme yapma hakkımı kullanıyorum- yabancılar ve yabancı kökenliler eğlendirip doyuruyor. Yani yabancılar olmasa eğlence biter, ki hadi bunu çok önemsemediler diyelim, aç kalırsınız vallahi currywurstlar çıkar içinizden o derece...
3) Bu da benden erkeklere, kız gözüyle bir tavsiyedir: Dans etmek için pek çok seçeneğiniz var, ne bileyim zeybek olur, halay olur, vals olur, tango olur her kültürden biraz oturaklı dans örnekleri bulunabilir. Yalnız çok rica ederim elektriğe tutulmuş gibi garip danslar, tekno figürler filan yapmaya kalkışmayın gözünüzü seveyim, berbat bir sonuç çıkıyor ortaya zira...
ve resimler...



1996'dan beri her yıl mayıs ayında düzenlenen ve bu yıl 21-24 Mayıs tarihlerine denk gelen Karneval der Kulturen geçen haftasonumuzun tamamını kapladı, iyi de etti. Cuma, cumartesi karnaval için kurulan sahnelerin önünde dans etmekle, pazar ise Hermannstraße'den başlayıp Yorckstraße'de son bulan ancak bizim Yorckstraße'deki 4-5 saatlik kısmına katıldığımız "Straßenumzug"da dans etmekle ile geçti. Karnavalda kurulan ve incik boncuk, giysi miysi, kültürel çağrışımı olan her türlü eşya satan standları biraz pahalı buldum ve bizde yazlık bölgelere kurulan tezgahların biraz daha geniş kapsamlısına benzettim açıkçası. Yine de berlin'in kesinlikle böyle renkli bir pazara ihtiyacı vardı, Mauerpark'taki Flohmarkt bir yere kadar idare ediyor çünkü, sonrasında kasvet basıyor insanları ve kendilerini bira-kokteyl-karaoke üçlüsüne vuruyorlar. Cuma-cumartesi kısmına dönersek, daha çok Balkan müzikleri çalan sahnenin önünde takılmayı tercih ettik, grubun çoğunluğunun Türk-Yunan olmasından da kaynaklı olabilir tabii bu durum ama herkesin Akdenizli olduğunu düşünürsek bir yerden yakalıyor onları da 9/8likler:) Böylece multikulti olarak halay çekip ve sirtaki yapmamızdan sonra, multikulti olarak roman havası, zeybek, misket de oynamış olduk, ucundan horon da denedik bakalım dans yelpazemiz daha ne kadr genişleyecek?
Pazar günü ise iyice çocukluğumuz tuttu, "parade" havasına kaptırdık kendimizi, yüzümüzü boyadık ve geçit töreni sırasında (çok resmi geldi kulağa birden böyle ya neyse artık) bir konvoyun arkasından diğer konvoyun arkasına attık kendimizi, utanmadan sokağın sonuna gelince "Burada bitti başa dönüp diğerlerinin peşine takılalım yeniden" deyip başa bile döndük. Salsamız da Afrika tamtamlarımız da eksik kalmadı kültür kotamızı doldurduk. Bir de sanırım kısa süreli ünü de yaşamışız orada, Berlin'de olduğumuz şu kısacık zamanda kimleri tanıdıysak hepsi görmüş bizi o gün saçma sapan şekillerde dans ederken, hatta resimlerimiz bile çekilmiş. Erasmus'tur ne yapsa yeridir diyor ve geçiyoruz efem...
Son olarak yine Ebru'dan tespitler diyorum,
1) Berlin'in karnavala ihtiyacı varmış bunu anlamış olduk. Karnaval olunca Berlin de rengarenk bir şehir olabiliyormuş meğer, insanlar menopoz havası kasvetini üzerilerinden atabiliyormuş ve hatta menopoz havası bile gaza gelip yarım günlüğüne de olsa ısınabiliyormuş- tabii ki acısını sonradan çıkarmak üzere...
2) Yabancılardan çok hoşlaşmadığı bir gerçek Almanya'nın, ama bir kez daha gördüm ki bu ülkeyi -başkentinde yaşadıklarıma ve diğer yerlerini de az çok görmüş olmama dayanarak genelleme yapma hakkımı kullanıyorum- yabancılar ve yabancı kökenliler eğlendirip doyuruyor. Yani yabancılar olmasa eğlence biter, ki hadi bunu çok önemsemediler diyelim, aç kalırsınız vallahi currywurstlar çıkar içinizden o derece...
3) Bu da benden erkeklere, kız gözüyle bir tavsiyedir: Dans etmek için pek çok seçeneğiniz var, ne bileyim zeybek olur, halay olur, vals olur, tango olur her kültürden biraz oturaklı dans örnekleri bulunabilir. Yalnız çok rica ederim elektriğe tutulmuş gibi garip danslar, tekno figürler filan yapmaya kalkışmayın gözünüzü seveyim, berbat bir sonuç çıkıyor ortaya zira...
ve resimler...
20 Mayıs 2010 Perşembe
binalar
Taş binaları, tarihi görünümü ve/veya önemi olan binaları, geçmişe tanıklık ettiğini anlatan binaları sevdim hep. Berlin'in genelinde 2. Dünya Savaşı'ndan sonra uzak geçmişe dair fazla sağlam bina kalmadıysa da, yakın geçmişteki yoğun yaşanmışlıkların izleri hoşuma gidiyor. FU binaları içinden de abuk sabuk Rost- Silberlaube ya da abartılmış "Beyin"dense "ben neler gördüm geçirdim" hissi veren Politika bölümü binaları güzel geliyor bana. Taş binası Boğaziçi'mi hatırlatıyor, denizimi arıyorum zaman zaman... Otto-Suhr-Institut binasıysa gerek içindeki 68'lerin öğrenci hareketlerinden kalma resimlerle gerekse "isimlerinin" protest duruşuyla hoşuma gidiyor. Binalara ruhunu katmış isimleri ve o ruhla isimlerini taşıyan binaları seviyorum...
10 Mayıs 2010 Pazartesi
Ahoj!
Döndüüüm:)
Dün ölesiye yorgun olduğum için gelir gelmez kendimi buraya atamadım ama haftasonu gezerken bir yandan da neler yazsam diye geçirdim aklımdan. Bir kısmını kaybolmadan bir karta yazdım, o kart sahibine gönderilecek. Kalanı ise suya yazıldı sanırım o yüzden sadece en renkli anlar var şu an elimde yazacak...
Efenim Berlin'in soğuğundan kaçmanın ve tabii ki başlı başına tatile çıkıp yollara düşmenin heyecanıyla gittik Prag'a ama aşırı şanslı olduğumuzu düşünüyorum. Hava en azından gündüzleri pırıl pırıldı, kısa kolluyla gezmenin dayanılmaz hafifliğini hatırladık Berlin'deki titrek hallerimizden sonra. Bir de tam zamanına getirip gitmişiz, cuma günü 2. Dünya Savaşı'nın bitişi kutlanıyordu. Bunu kendimizi birden Senato binasında müzik-bira-yemek üçlüsü arasında bulunca, yanımda oturan -ve müthiş İngilizce bilen- yaşlı teyzelerden öğrendik. Hepsi de savaşı yaşamış -ki bu sene 65. yılı savaşın bitişinin- teyzelerin amcaların birayı bulup kafa olmaları ve hatta bir teyzenin kendi çapında swing yapması ise boşa değilmiş meğer efem. Yanımdaki hala normal teyze "Ooo enjoy yourself, everything is free of charge today!!" deyince; ne, neden, nasıl gibi soruları bırakıp "hurraa beleş buldun ye ve iç" aksiyonuna daldık. Berlin'deki adıyla "Pfannkuchen", Almanya'nın geri kalan kısmındaki adıyla ise "Berliner" ve bira için teşekkürler Çek meclisi:) Cumartesi de savaşın resmen son bulduğu gün ve resmi tatildi. Meydana epey uğraşıp sahne kurdular ama akşam 8 gibi toplandı hepsi. "Bu mudur?" diye söylendik ama restoranlarının da 8'de kapandığını ve sizi aç bıraktığını düşününce çok da mantıksız değil sanırım. Ayrıca artık Prag'da da jazz dinledim havam batsın cümlesini kurabildiğim için de teşekkürler Prag:)
Dün de epey gezindikten sonra ben ayacıklarımı Prag'da bir yerlerde bırakmış (Jazz dinlemiş olabiliriz ama hala öğrenciyiz her yere yürüyerek gittik haliyle. Zaten metrosunu kullanmaya çalıştığımızda da scyavzjkfey tarzı kelimeler arasında kaybolup durduk.) ve ayaklarım yerine 2 yastık ya da fil ayağı bağlamışken geri dönüş için yola koyulduk. Elimizde kalan Çek Koruna'larını ise birleştirip ne yapalım ne yapalım diye dolandık ve en son 3 Fransız + 2 Türk konseptimize uygun şekilde, üstünde 5 tane matruşka olan bir iğne alarak tüm Çek paramızı bitirdik. İğneyi de bölüşüp kendimize bir "Puppchenfamilie" yarattık. Şansıma ortanca çocuk çıktım, bakalım hadi hayırlısı... Şaka bir yana sevimli ve neşeli bir grup olduk, aramızda Almanca konuşarak multikultinin dibine vurduk. Minik matruşkadan daha iyi bir hatıra olamazdı herhalde bu geziden. Ha tabii bir de artık Fransızca navigasyonu da sökmüş olmamın verdiği gurur, bizim çok eğlenceli bulduğumuz "la tribu de Dana" şarkısı ve 200'e yakın fotoğrafla beraber...



Dün ölesiye yorgun olduğum için gelir gelmez kendimi buraya atamadım ama haftasonu gezerken bir yandan da neler yazsam diye geçirdim aklımdan. Bir kısmını kaybolmadan bir karta yazdım, o kart sahibine gönderilecek. Kalanı ise suya yazıldı sanırım o yüzden sadece en renkli anlar var şu an elimde yazacak...
Efenim Berlin'in soğuğundan kaçmanın ve tabii ki başlı başına tatile çıkıp yollara düşmenin heyecanıyla gittik Prag'a ama aşırı şanslı olduğumuzu düşünüyorum. Hava en azından gündüzleri pırıl pırıldı, kısa kolluyla gezmenin dayanılmaz hafifliğini hatırladık Berlin'deki titrek hallerimizden sonra. Bir de tam zamanına getirip gitmişiz, cuma günü 2. Dünya Savaşı'nın bitişi kutlanıyordu. Bunu kendimizi birden Senato binasında müzik-bira-yemek üçlüsü arasında bulunca, yanımda oturan -ve müthiş İngilizce bilen- yaşlı teyzelerden öğrendik. Hepsi de savaşı yaşamış -ki bu sene 65. yılı savaşın bitişinin- teyzelerin amcaların birayı bulup kafa olmaları ve hatta bir teyzenin kendi çapında swing yapması ise boşa değilmiş meğer efem. Yanımdaki hala normal teyze "Ooo enjoy yourself, everything is free of charge today!!" deyince; ne, neden, nasıl gibi soruları bırakıp "hurraa beleş buldun ye ve iç" aksiyonuna daldık. Berlin'deki adıyla "Pfannkuchen", Almanya'nın geri kalan kısmındaki adıyla ise "Berliner" ve bira için teşekkürler Çek meclisi:) Cumartesi de savaşın resmen son bulduğu gün ve resmi tatildi. Meydana epey uğraşıp sahne kurdular ama akşam 8 gibi toplandı hepsi. "Bu mudur?" diye söylendik ama restoranlarının da 8'de kapandığını ve sizi aç bıraktığını düşününce çok da mantıksız değil sanırım. Ayrıca artık Prag'da da jazz dinledim havam batsın cümlesini kurabildiğim için de teşekkürler Prag:)
Dün de epey gezindikten sonra ben ayacıklarımı Prag'da bir yerlerde bırakmış (Jazz dinlemiş olabiliriz ama hala öğrenciyiz her yere yürüyerek gittik haliyle. Zaten metrosunu kullanmaya çalıştığımızda da scyavzjkfey tarzı kelimeler arasında kaybolup durduk.) ve ayaklarım yerine 2 yastık ya da fil ayağı bağlamışken geri dönüş için yola koyulduk. Elimizde kalan Çek Koruna'larını ise birleştirip ne yapalım ne yapalım diye dolandık ve en son 3 Fransız + 2 Türk konseptimize uygun şekilde, üstünde 5 tane matruşka olan bir iğne alarak tüm Çek paramızı bitirdik. İğneyi de bölüşüp kendimize bir "Puppchenfamilie" yarattık. Şansıma ortanca çocuk çıktım, bakalım hadi hayırlısı... Şaka bir yana sevimli ve neşeli bir grup olduk, aramızda Almanca konuşarak multikultinin dibine vurduk. Minik matruşkadan daha iyi bir hatıra olamazdı herhalde bu geziden. Ha tabii bir de artık Fransızca navigasyonu da sökmüş olmamın verdiği gurur, bizim çok eğlenceli bulduğumuz "la tribu de Dana" şarkısı ve 200'e yakın fotoğrafla beraber...
20 Mart 2010 Cumartesi
oster
Yine yeni yeniden bir oster günü vardı okulda bugün. Efem artıkın öylesine kanıksamışım ki bu paskalya-schnitzel-pasta-çikolata durumlarını ne yanımda fotoğraf makinesi götürmek gelmiş içimden (Bülent haklı mı acaba yaşlanıyor muyuz?!) ne de paskalya şerefine bir çikolata almak... Schnitzelimi ve sacherimi yedim oturdum ne yalan söyleyeyim. Hem şaka maka -vizem hala olmasa da- çikolata/haribo vatanına gidiyorum bir yerde, işim gücüm kalmadı osterbasar'da tavşan peşinde mi koşacağım??
Yalnız bu oster de olmasa eski arkadaşlarla hiç buluşacağımız yok bir kez daha anladım. Yemekler tatlılar bahane; benim için son üç yıldır osterin önemi eski dostlarımla yeni dostlarımı, eski arkadaşlarla yeni arkadaşları (arkadaş-dost ayrımına başka bir müsait yuvarlak masa muhabbetinde girmeyi tercih ederim) bir araya toplaması. Okul çıkışı Serena'nın atölyesine gidip şarap eşliğinde geyiğin ardından içimizdeki resim aşkını ortaya çıkarmamız ve çocukluğumuza dönüp ellerimizi boya şişelerine daldırarak ortaya çıkardığımız sanat eserleri (!) ise bugünün en hoş anısı olarak aklımda yer etti. Bu sanat aşkımızın dışavurumu olan resimlerden ilkinin renkli ve umutlu, ikincisinin ise depresyonun sözlük anlamını gösterir şekilde olmasının yorumunu ise size bırakıyorum.
Bugün yanımda olan herkesedir sözüm, yanınızda olmak sizinle sohbet etmek güzeldi, seviyorum sizi:)
edit: aniden resim aşkıyla dolan biz:
Yalnız bu oster de olmasa eski arkadaşlarla hiç buluşacağımız yok bir kez daha anladım. Yemekler tatlılar bahane; benim için son üç yıldır osterin önemi eski dostlarımla yeni dostlarımı, eski arkadaşlarla yeni arkadaşları (arkadaş-dost ayrımına başka bir müsait yuvarlak masa muhabbetinde girmeyi tercih ederim) bir araya toplaması. Okul çıkışı Serena'nın atölyesine gidip şarap eşliğinde geyiğin ardından içimizdeki resim aşkını ortaya çıkarmamız ve çocukluğumuza dönüp ellerimizi boya şişelerine daldırarak ortaya çıkardığımız sanat eserleri (!) ise bugünün en hoş anısı olarak aklımda yer etti. Bu sanat aşkımızın dışavurumu olan resimlerden ilkinin renkli ve umutlu, ikincisinin ise depresyonun sözlük anlamını gösterir şekilde olmasının yorumunu ise size bırakıyorum.
Bugün yanımda olan herkesedir sözüm, yanınızda olmak sizinle sohbet etmek güzeldi, seviyorum sizi:)
edit: aniden resim aşkıyla dolan biz:
22 Şubat 2010 Pazartesi
resmim dünyayı gezerse...
Bir süredir koşturmacalarımın arasında ihmal ettim burayı... Birkaç gündür aklımda evirip çevirip yazamadıklarımı yazma vakti geldi herhalde.
Geçen gün evde Up In the Air'i izledik ailecek. Filmi anlatmak değil niyetim, izlemeyenlerin keyfini kaçırmayalım. Ama filmden geriye bende kalan bir enstantaneden de bahsetmeden geçmeyeyim dedim, filmin ana konusuyla da çok alakalı değil bu yazacaklarım. Düşünün ki her yeri gezmek istiyorsunuz ancak koşullar buna müsait değil haliyle. Filmde bir çift bu duruma yaratıcı bir çözüm getiriyor. Bir fotoğrafınızı yeterince büyütüp kalın kartonlara yapıştırıp gitmek istediğiniz yerlere yakın zamanda gidecek olan tanıdıklarınızın eline tutuşturuyorsunuz. O resminiz, başkalarıyla beraber dolaşıyor ve gidilen yerdeki önemli yerlerin önünde "resminizin fotoğrafı" çekiliyor. Sonunda siz bütün tanıdıklarınızın çektiği fotoğraflar bir araya gelince neredeyse dünyayı gezmiş (Filmdeki versiyonunda Amerika haritası tamamlanıyor) havası yaratıyorsunuz.
Yaratıcı mı yaratıcı. Ama düşündükçe aslında ortaya konan "şey" hem eğlenceli hem de can sıkıcı. Maddi-manevi engeller sonucu aslında yapmak istediklerimizi kartondan vesikalarımızın yapması ve bizim bu tempo içinde kaybolup gitmemiz... Rahat rahat istediği yeri gezebilecek, dünya turuna çıkabilecek koşullara sahip kaç şanslı var ki? Belki de hepimiz en iyi ihtimalle yakın yerleri görüp uzakları resimlerimize tamamlatmaya doğru ilerliyoruz. O resimlerin dört bir yanda çekilmiş fotoğraflarını görünce gülümsememek, eğlenceli bulmamamak elde değil ama bir burukluk da kesin var tamamlanan ya da tamamlanacak haritalarda... Yine de dediğim gibi yaratıcı, 15-20 yıl sonra bu formül hayata geçirilebilir. Hatta giden birine vermeye de gerek yok nasılsa 15-20 yıl sonra çocuklar photoshop kullanmayı bilerek doğmaya başlayacaklar. Birinden isteyiveririz bana bir dünya turu arttırır artık:P
Not: Seyyar Sahne'nin sahneye koyduğu Oğuz Atay'ın romanından uyarlanan Tehlikeli Oyunlar'ı izledim cumartesi akşamı, İTÜ Maçka Kampüsü'nde. Oyuncunun performansı açısından gerçekten görülesi bir oyun, çok beğendim ama mümkünse İTÜ'deki salonda izlemeyin derim.
18 Şubat 2010 Perşembe
yazdan kalma bir günden
Yazdan kalma bir havada, canım İstanbulum'da sahil keyfi yaptım bugün...
Sahilde yürüyüş ve kayalıklara oturup denizi seyretmek sahil keyfinin olmazsa olmazları. İki damla güneş görür görmez hemen mayışıp yayma moduna geçen kedilerdeki amaçsızlık ve kedilerin rehavetinden yararlanıp meraklarının peşinden giden köpekler beni mest ettiyse de günün sürprizi tavuskuşları oldu. Uzun zamandır görmeyip de unutmuş muyum tavuskuşlarını nedir, bugün bir kez daha ne kadar büyüleyici yaratıklar olduklarının farkına vardım. Hele albino olduğunu varsaydığımız bir tanesi gerçekten büyüledi beni. Buyrun güzelliğine siz de kapılın efem...

Sahilde yürüyüş ve kayalıklara oturup denizi seyretmek sahil keyfinin olmazsa olmazları. İki damla güneş görür görmez hemen mayışıp yayma moduna geçen kedilerdeki amaçsızlık ve kedilerin rehavetinden yararlanıp meraklarının peşinden giden köpekler beni mest ettiyse de günün sürprizi tavuskuşları oldu. Uzun zamandır görmeyip de unutmuş muyum tavuskuşlarını nedir, bugün bir kez daha ne kadar büyüleyici yaratıklar olduklarının farkına vardım. Hele albino olduğunu varsaydığımız bir tanesi gerçekten büyüledi beni. Buyrun güzelliğine siz de kapılın efem...
Bugünü hafif dalgalı denizin huzur veren sesiyle, gemilerin düdükleriyle, kayalıklarla ve dürüm-çay-dondurma üçlemesiyle hatırlamak istiyorum. İçinde deniz olmayan bir şehrin ne kadar sıkıcı olduğunu 567898765456789. kez idrak ettim bugün. Sanırım yavaştan gidiş fikri yerleşiyor bende, duygusallaşıyorum, İstanbulum'u nasıl arkamda bırakacağımı düşünüyorum. İstanbulum'u ve içindeki sevdiklerimi... Neyse ki daha çok var. Ama denizi ve sesini özleyenlere gelsin bu da:
8 Şubat 2010 Pazartesi
hava soğuk, Boğaz güzel
Üniversiteye gelene kadarki okullarımla pek sıcak ilişkiler kuramadığımdan mıdır, yoksa kerameti sadece Boğaziçi'nin kendisinden midir, ikisinin de mi payı vardır bilmem ama tatilde bile gidip zaman geçirmek isteyecek kadar seviyorum kampüsü... Erasmus'un banka işlemleri için Bebek'e gitmem gerekince, direk oraya gitmek aklımın ucundan geçmedi ve tabii ki okul aktarmalı Bebek yaptım bugün, Dilara'yı da sürükleyerek. "Özledim, özledim uzun uzun denizi izlemeyi özledim" diye tepinirken, hasret giderdim sonunda Boğaz'la... Manzara'da oturduk, Boğaziçi'nin canı sıkılınca pattadanak insanın kucağında bitiveren ve yine canı sıkılınca aynı hızla küsüp uzaklaşan, kafasına göre takılan ve dünyanın kendi etraflarında döndüğünü sanan kedileriyle hasret giderdik. Aşiyan'dan aşağı inip, Bebek'te banklara kurulup karabatakların neden inatla kanatları açık şekilde dubalara tünediklerini çözmeye çalıştık. Abuk sabuk ve de deli dolu bir sürü de resim çektik ve haliyle donduk. Ama değdi mi? Hem de fazlasıyla:)
Öte yandan bugün de Cem Karaca'nın ölüm yıldönümü... Bu Ocak sonu-Şubat başı nasıl lanet bir dönemse artık birbirinden değerli insanları almış götürmüş. Hasan Hüseyin zamanında Orhan Kemal ve Nazım Hikmet'e atfen Haziran'da Ölmek Zor dediyse de, 90lar ve 2000leri görebilseydi bu zaman diliminin bizden aldıklarına neler yazardı kim bilir...
31 Ocak 2010 Pazar
hepimiz sanalız
Bir-iki gündür yine karşısında saatlerimi geçirdiğim interneti ve internet yoluyla iletişimi evirip çeviriyorum kafamda... Sonunda bütün düşünceler insanlarla ilişkilerimizin gittikçe -üstelik kendi isteğimizle- insanlıktan uzaklaştığına, ruhsuz ve sanal olduğuna varıyor. Tuhaf...
Tabii ki yurt dışında olanlarımızdan haber alabilme, iletişimi koparmama konusunda internetin katkılarını kimse tartışamaz. Erasmus'a gidenler gün be gün çoğaldıkça -herkes benim gibi aylar sonra başlamıyor tabii- bunu bir kez daha görüyorum. Aslında ilginç... Yani gidenlerden haber alma isteği, gitmeden önce çok yakın olduğum kişilerde artıyor sadece. Yoksa kendimi bildim bileli uzakta olduklarımla iletişimimi önemli ölçüde artırdığını söylemek zor. Onlarla uzaklık kanıksanmış bir yerde demek ki... Yakınındaki uzağa gidince hemen her türlü iletişim yoluna başvuruyorsun ama zaten uzakta olanla durumlar aynı kalıyor bir yerde... Mesela ben Berlin'e gidiyorum diye annem-babamın literatürlerine yavaş yavaş msn, webcam, skype gibi sözcükler dahil olmaya başlıyor. Oysa ki yıllardır ağabeyleriyle farklı şehirlerde hatta farklı ülkelerde yaşayan babamın bir kez bile telefondan öte bir iletişim aracına ihtiyacı olduğunu görmedim. Keza ben de Erasmus'a gidenler neler yaptı, ev buldu mu, ne yedi ne içti diye merak ederken, uzak oluşlarını benimsediğim kuzenlerimle arada bir -yıllar içinde mektuptan Facebook'a evrilen yöntemlerle- haberleşmekten fazlasını yapmadım hiç...
Haber alma yöntemi mektuptan Facebook'a evrildi demişken... Gittikçe daha da ruhsuzlaştığımızı söylemeye gerek var mı? Eskiden kuzenimden gelen mektupları ya da yılbaşı, bayram vs gibi günlerde gönderilen karpostalları açarken-okurken aldığım keyfi bir kez bile mailden, hele hele Facebook'tan alamadım ki... O eski keyif çoktan unutulmuş olacak ki sanal -ve ruhsuz- haberleşme araçlarımız günden güne artıyor. Facebook, Twitter, bloglar vs vs derken hepimiz sanal insanlara dönüşüveriyoruz. Yazdıklarımıza kendimizden bir şeyler katmak profile konan bir fotoğrafla ya da o an aklımızdan geçeni yazmakla olmuyor. El yazısı olmadan o ruh katılmıyor yazıya... Yine de boş bütün bu yazdıklarım... Bu saatten sonra, internetin hızı vs gibi avantajları olduğu sürece haberleşmenin eski, keyifli, insani haline geri dönmesini beklemek hayalcilikten ve geçmişte yaşamaktan ileri gidemiyor.
Neyse, yine başlığa uygun oldu bunlar da belli belirsiz sayıkladım yine. Mektup ve kartpostallara olan özlemimi de blogdan söyleyerek ironinin dibine vurmuş oldum, olmuşken bari somut olsun neler kaçırdığımızı göstersin...
Vakt-i zamanında Ortaköy'de bulmuş idim kendisini. Mekan, Galatasaray; yıl 1928
Tabii ki yurt dışında olanlarımızdan haber alabilme, iletişimi koparmama konusunda internetin katkılarını kimse tartışamaz. Erasmus'a gidenler gün be gün çoğaldıkça -herkes benim gibi aylar sonra başlamıyor tabii- bunu bir kez daha görüyorum. Aslında ilginç... Yani gidenlerden haber alma isteği, gitmeden önce çok yakın olduğum kişilerde artıyor sadece. Yoksa kendimi bildim bileli uzakta olduklarımla iletişimimi önemli ölçüde artırdığını söylemek zor. Onlarla uzaklık kanıksanmış bir yerde demek ki... Yakınındaki uzağa gidince hemen her türlü iletişim yoluna başvuruyorsun ama zaten uzakta olanla durumlar aynı kalıyor bir yerde... Mesela ben Berlin'e gidiyorum diye annem-babamın literatürlerine yavaş yavaş msn, webcam, skype gibi sözcükler dahil olmaya başlıyor. Oysa ki yıllardır ağabeyleriyle farklı şehirlerde hatta farklı ülkelerde yaşayan babamın bir kez bile telefondan öte bir iletişim aracına ihtiyacı olduğunu görmedim. Keza ben de Erasmus'a gidenler neler yaptı, ev buldu mu, ne yedi ne içti diye merak ederken, uzak oluşlarını benimsediğim kuzenlerimle arada bir -yıllar içinde mektuptan Facebook'a evrilen yöntemlerle- haberleşmekten fazlasını yapmadım hiç...
Haber alma yöntemi mektuptan Facebook'a evrildi demişken... Gittikçe daha da ruhsuzlaştığımızı söylemeye gerek var mı? Eskiden kuzenimden gelen mektupları ya da yılbaşı, bayram vs gibi günlerde gönderilen karpostalları açarken-okurken aldığım keyfi bir kez bile mailden, hele hele Facebook'tan alamadım ki... O eski keyif çoktan unutulmuş olacak ki sanal -ve ruhsuz- haberleşme araçlarımız günden güne artıyor. Facebook, Twitter, bloglar vs vs derken hepimiz sanal insanlara dönüşüveriyoruz. Yazdıklarımıza kendimizden bir şeyler katmak profile konan bir fotoğrafla ya da o an aklımızdan geçeni yazmakla olmuyor. El yazısı olmadan o ruh katılmıyor yazıya... Yine de boş bütün bu yazdıklarım... Bu saatten sonra, internetin hızı vs gibi avantajları olduğu sürece haberleşmenin eski, keyifli, insani haline geri dönmesini beklemek hayalcilikten ve geçmişte yaşamaktan ileri gidemiyor.
Neyse, yine başlığa uygun oldu bunlar da belli belirsiz sayıkladım yine. Mektup ve kartpostallara olan özlemimi de blogdan söyleyerek ironinin dibine vurmuş oldum, olmuşken bari somut olsun neler kaçırdığımızı göstersin...
Vakt-i zamanında Ortaköy'de bulmuş idim kendisini. Mekan, Galatasaray; yıl 1928
16 Ocak 2010 Cumartesi
İki gece, bir gün
Sınavlar arası gezmek tozmak, bir şeyleri kutlamak dağıtmak, eğlenmek gibisi yok... Uzun süreli bir durgunluğun ardından başlayan doğumgünleri ve aylar sonra yeniden buluşmaların tadı anlatılmaz yaşanır.
Bahsettiğim anların ilki dün geceydi, aylar sonra bizleri tam kadro, hep beraber yeniden bir araya getiren bir doğumgününde. Gecenin sonunda, o geceyi "En iyi doğumgünlerimdendi" diye tanımlayan ve gelecek için en kötü doğumgününün dün geceki olmasını dilediğim Meltem'e aitti o gün. Aylardır karambole kapılıp kendimizi unuttuğumuz, tesadüf müdür bilinmez en son yine Meltem'in bölüme geçiş kutlamasında, dün geceki kadar olmasa da, böylesine kalabalık beraber olma fırsatı yakaladığımız için kızdık kendimize. Ne zamandır hepimiz ihmal etmiştik kendimizi ve birbirimizi ama zamandan çalma sırası bizimdi artık. Hiç zorlama olmadan, herkesin içtenlikle orada bulunup, gülüp eğlenip, sohbetin tadına vardığı günlerin ne kadar özlendiğini fark ettim dün gece bir kez daha... Tekrar iyi ki doğmuş diyorum, iyi ki var ve bizleri aynı çatıda toparlamış...
Ertesi gün sınavlar arası moladan faydalanıp insan formuna geri dönme çabalarımla başladı. Sıcak bir duş, güzel bir kahvaltı, gazeteler... Gün içinde bilgisayar başında boş boş geçirilen saatler ve tekrar dışarı çıkma telaşı. Aylardır görülmeyen ancak kıtalarca uzakta olsa da varlığı hissedilen bir dost için... Ve onunla beraber yıllardır tanışmamıza rağmen ilk kez oturup adamakıllı sohbet ettiğimiz, şişenin dibine vardığımız iki yeni insan... Bir yanımdaysa yılların dostu, can dostu, zamanında içip içip uğruna "Ben sizi çok seviyorum yeaaa en iyi arkadaşlarımsınız siz" naraları atılanlardan biri... Ve tüm bunları takip eden, etrafı çınlatan kahkahalar... Ekin'e böyle bir zaman kısıtlaması yok belki ama bunların tümü buralara bir sonraki dönüşüne kadar yine seni bekliyor Yasemin...
Yıllar önce de demiştim, özlediklerimize bir fotoğraf kadar uzaktayız...

Bahsettiğim anların ilki dün geceydi, aylar sonra bizleri tam kadro, hep beraber yeniden bir araya getiren bir doğumgününde. Gecenin sonunda, o geceyi "En iyi doğumgünlerimdendi" diye tanımlayan ve gelecek için en kötü doğumgününün dün geceki olmasını dilediğim Meltem'e aitti o gün. Aylardır karambole kapılıp kendimizi unuttuğumuz, tesadüf müdür bilinmez en son yine Meltem'in bölüme geçiş kutlamasında, dün geceki kadar olmasa da, böylesine kalabalık beraber olma fırsatı yakaladığımız için kızdık kendimize. Ne zamandır hepimiz ihmal etmiştik kendimizi ve birbirimizi ama zamandan çalma sırası bizimdi artık. Hiç zorlama olmadan, herkesin içtenlikle orada bulunup, gülüp eğlenip, sohbetin tadına vardığı günlerin ne kadar özlendiğini fark ettim dün gece bir kez daha... Tekrar iyi ki doğmuş diyorum, iyi ki var ve bizleri aynı çatıda toparlamış...
Ertesi gün sınavlar arası moladan faydalanıp insan formuna geri dönme çabalarımla başladı. Sıcak bir duş, güzel bir kahvaltı, gazeteler... Gün içinde bilgisayar başında boş boş geçirilen saatler ve tekrar dışarı çıkma telaşı. Aylardır görülmeyen ancak kıtalarca uzakta olsa da varlığı hissedilen bir dost için... Ve onunla beraber yıllardır tanışmamıza rağmen ilk kez oturup adamakıllı sohbet ettiğimiz, şişenin dibine vardığımız iki yeni insan... Bir yanımdaysa yılların dostu, can dostu, zamanında içip içip uğruna "Ben sizi çok seviyorum yeaaa en iyi arkadaşlarımsınız siz" naraları atılanlardan biri... Ve tüm bunları takip eden, etrafı çınlatan kahkahalar... Ekin'e böyle bir zaman kısıtlaması yok belki ama bunların tümü buralara bir sonraki dönüşüne kadar yine seni bekliyor Yasemin...
Yıllar önce de demiştim, özlediklerimize bir fotoğraf kadar uzaktayız...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

