Her duruma şarkı ya da şiir uydurmak geliyor bazen içimden, bugün o kadar da zor olmadı bu. Gitmeler üzerine çok fazla şarkı var şüphesiz ama bunu seçtim, sözler buruk olsa da durgun ve ağlak bir şarkı olmadığı için.
Oldukça da uyuyor sözler yalan değil. Geri sayımı yaptık, artık sayacak günümüz kalmadı. Sabaha karşı gidiyorum gerçekten, içim buruk, içim bir garip, bir tuhaf. Yeni yeni idrak ediyorum bazı şeyleri, "Geç olmadı mı?" denebilir, "ruhsuz" da denebilir bana belki de. Ama hem hüzün hem heyecan var şimdi bende, anlayamıyorum, tarif de edmeyerek saçmalıyorum biraz sanırım:)
Herkesi bıraktığım gibi bulayım istiyorum, herkes üsütne alınsın iyi baksın kendine. İstanbulum'a da iyi bakın. Ha İstanbul demişken... Bu yazının duygusal olmasına niyetlenmiş olsam da söylemeden geçemiyorum, ah be İstanbulum aylardır metron sinyalizasyon cart curt dedi içimize attık ama Allah aşkına bana söyler misin "Next station four Levent" nedir?! Neyse duygusallığıma geri dönüyorum, İstanbul'da baharın da keyfini çıkarın benim için lütfen zira Ebru ajansa gelen haberlere göre Berlin donmakta efem.
Neyse bana şans dileyin yarın bavul-sırt çantası-laptop üçlüsüyle havaalanından yurda sağ salim ulaşabileyim. Sonrasını sonra düşüneceğiz bakalım. Yarın yeni bir gün, yeni bir ay ve yeni bir şehir...
Sabaha karşı gıcırdadı karavan
Aynı melodi döküldü ıslığımdan
Gece tükenmişti şehrin son içimi
Sabaha karşı çağrı geldi yollardan
Başka güneş başka deniz
-tuzu başkaydı suyun
Martının kanadından damlayan
Sabaha karşı yollara karşı
-bir yalnızlık şarkısı
Aynı melodi döküldü ıslığımdan
Yoldaydı artık gidiyordu karavan
Yol ki insanın içine uzayan
Gece tükenmişti şehrin son içimi
Sabaha karşı Badem geldi yollardan
Başka güneş başka deniz
-tuzu başkaydı suyun
Martının kanadından damlayan
Sabaha karşı yollara karşı
-bir yalnızlık şarkısı
Aynı melodi döküldü ıslığımdan
*Badem
not: şarkının klibi yok, sözleri koyuyorum sadece ama dinleyin dinletin güzeldir... Ayrıca belirtmeliyim ki annem şu an yan odada Yaprak Dökümü seansı yapıyor ve içim sadece müziğiyle bile kıyım kıyım kıyıldı.. Eserinle gurur duy kanal d ne diyeyim!!
Bir günün ardından aklıma takılan kareler ve sayıklamadan hallice dağınık düşünceler... İşte öyle bir şey...
31 Mart 2010 Çarşamba
30 Mart 2010 Salı
bavul hazırlamanın dayanılmaz ağırlığı
Bir son dakika insanı olarak "bavulumu rahat rahat gitmeme 2 gün kala hazırlarım, son günümde de eksik gedik var mı ona bakarım oh mis" şeklinde planlar yapmışken, bu güzel planlarım aile engeline takıldı.
Babamın yaklaşık 10 gündür ne zaman bavul hazırlama lafı geçse (10 gün önce bavul mu düşünülürmüş ya!) benim kendi bavuluma "aslında sığabileceğim" yönündeki polyanna inancını, hevesini kırmamak için bozmadım. Daha doğrusu ilk duyduğumda "Şaka mı? Mümkün değil!" der gibi oldum ama nasıl taşıyacaksın da o kocaman bavul da sen sığdıramazsan ben yerleştiririm eşyalarını da (sanki onlar yerleştirince bavul büyüyor!)vs vs minvalinde yemediğim zılgıt kalmadı. Ben de Ebru'dan acımasız gerçekleri bugüne saklamıştım. Tabii ki bugün benim güdük bavulum ortaya çıkınca onlar da denemeye bile gerek görmeden o bavula en az 4.5 ayın eşyalarının sığmasını beklemenin mantıksız olduğunu kabullendiler çok şükür. Ben 1 hafta/10 gün bir yere giderken zor sığıyordum ona yahu!
Neyse onların bavuluna el koymaya annemle babamı ikna ettikten sonra bu kez vakum derdi başladı. Şöyle ki zaten mevsimin abukluğundan dolayı oraya hem yazlık hem kışlık götürmek zorundayım. Biz de giysileri vakumlayıp koyalım bavula, yer kazanalım diye düşünmüştük. Benim "giysilerden" kastım bildiğiniz giyecek namına ne varsa hepsiydi efem ama annem sadece montlarımı ve kazakları vakumlamayı düşünmüş. Neyse ki giysilerin miktarını görünce o da acımasız gerçekleri fark etti. Şimdi odamdaki 3 dağ giysi yığını vakumlanmayı bekliyor.
Bu arada az önce bu 3 adet dağ ile tanışan babam bir kez daha kadınlar ve erkeklerin farkını gözlerimin önüne serdi sağolsun. Hayır bilen bilir öyle hiç üst baş düşkünü biri değilimdir, 3-5 sabit kıyafeti çevirir çevirir giyerim. Ama babamın "Bu kadar şey alma bence mesela iki kazak aynı renkse, benzer renkse birini alma!" demesi beni kilitledi, tepki veremedim resmen. Bir de zaten giysilerimin öyle gökkuşağı kıvamında olmadığı, hepi topu 3-4 renkten oluştuğu konusuna hiç değinmiyorum. Sadece "Ama baba onların giyileceği yer var giyilmeyeceği yer var" dedim ama "Valla bence gereksiz aynı renkten 2 üst" dedi ve mutlu hayatına geri dönüp beni dağlarımla baş başa bıraktı.
Bavul hazırlarken kimseyi bu işe karıştırmayın efem. Kıssadan hisse.
Babamın yaklaşık 10 gündür ne zaman bavul hazırlama lafı geçse (10 gün önce bavul mu düşünülürmüş ya!) benim kendi bavuluma "aslında sığabileceğim" yönündeki polyanna inancını, hevesini kırmamak için bozmadım. Daha doğrusu ilk duyduğumda "Şaka mı? Mümkün değil!" der gibi oldum ama nasıl taşıyacaksın da o kocaman bavul da sen sığdıramazsan ben yerleştiririm eşyalarını da (sanki onlar yerleştirince bavul büyüyor!)vs vs minvalinde yemediğim zılgıt kalmadı. Ben de Ebru'dan acımasız gerçekleri bugüne saklamıştım. Tabii ki bugün benim güdük bavulum ortaya çıkınca onlar da denemeye bile gerek görmeden o bavula en az 4.5 ayın eşyalarının sığmasını beklemenin mantıksız olduğunu kabullendiler çok şükür. Ben 1 hafta/10 gün bir yere giderken zor sığıyordum ona yahu!
Neyse onların bavuluna el koymaya annemle babamı ikna ettikten sonra bu kez vakum derdi başladı. Şöyle ki zaten mevsimin abukluğundan dolayı oraya hem yazlık hem kışlık götürmek zorundayım. Biz de giysileri vakumlayıp koyalım bavula, yer kazanalım diye düşünmüştük. Benim "giysilerden" kastım bildiğiniz giyecek namına ne varsa hepsiydi efem ama annem sadece montlarımı ve kazakları vakumlamayı düşünmüş. Neyse ki giysilerin miktarını görünce o da acımasız gerçekleri fark etti. Şimdi odamdaki 3 dağ giysi yığını vakumlanmayı bekliyor.
Bu arada az önce bu 3 adet dağ ile tanışan babam bir kez daha kadınlar ve erkeklerin farkını gözlerimin önüne serdi sağolsun. Hayır bilen bilir öyle hiç üst baş düşkünü biri değilimdir, 3-5 sabit kıyafeti çevirir çevirir giyerim. Ama babamın "Bu kadar şey alma bence mesela iki kazak aynı renkse, benzer renkse birini alma!" demesi beni kilitledi, tepki veremedim resmen. Bir de zaten giysilerimin öyle gökkuşağı kıvamında olmadığı, hepi topu 3-4 renkten oluştuğu konusuna hiç değinmiyorum. Sadece "Ama baba onların giyileceği yer var giyilmeyeceği yer var" dedim ama "Valla bence gereksiz aynı renkten 2 üst" dedi ve mutlu hayatına geri dönüp beni dağlarımla baş başa bıraktı.
Bavul hazırlarken kimseyi bu işe karıştırmayın efem. Kıssadan hisse.
25 Mart 2010 Perşembe
sabrın sonu
Tam da cidden sabrımın sonuna gelmişken, dün sabah nihayet vizem geldi! Üstümden bir dert, bir yük kalktı resmen. Hala "Ee heyecan var mı heyecan?" sorusuna ruhsuz ruhsuz "yoo" desem de haftaya bavul toparlama cinnetlerimde gidiş düşüncesini kabullenirim herhalde. Ya da düşünüyorum da belki de bazı konularda heyecan hissim körelmiştir, yaşlanıyor muyuz acaba? Ama öyle ya da böyle haftaya bu saatlerde Berlin'deyim:)
Vedalaşma seanslarım da başladı, sadece insanlarla değil orada bulunamayacak her şeye bir süreliğine veda halindeyim. Dün mantıyla vedalaştım örneğin, bügün de annem börek yapmış, zaten bu gidişle hamur olup gideceğim oralara... Arkadaşlara veda ilerleyen günlerde...
ps: Havanın gidişatını anlamakta zorlanıyorum. Dün "Boğaziçi için çim vakti" geldiği gibi gitmişti. Bahar...
Vedalaşma seanslarım da başladı, sadece insanlarla değil orada bulunamayacak her şeye bir süreliğine veda halindeyim. Dün mantıyla vedalaştım örneğin, bügün de annem börek yapmış, zaten bu gidişle hamur olup gideceğim oralara... Arkadaşlara veda ilerleyen günlerde...
ps: Havanın gidişatını anlamakta zorlanıyorum. Dün "Boğaziçi için çim vakti" geldiği gibi gitmişti. Bahar...
22 Mart 2010 Pazartesi
okuldan notlar
Bugün iyice farkına vardım ki bünyesi bürokratik işlemleri kaldıramayan bir politika öğrencisiyim, bir kez daha çelişkiler içindeyim. Yine de bütün sevimsiz kağıt işlerini, konsolosluk-bölüm-ofis koşturmalarını ruh sağlığım için bir kenara bırakıp bu koşturmalar arasında aklımda kalan, gözüme takılan güzel detayları yazıyorum şimdi...
1)Bugün ben de kabullendim ki bahar ve baharla birlikte "Boğaziçi için çim vakti" gelmiş. Kabul edesim yoktu pek çünkü biliyorum ki bahar moduna girersem 10 gün sonra çıkması çok zor olacak ama çimler üstünde güneşlenenleri de görmezden gelmek zor. Ne yapalım artık, beni bu güzel havalar mahvetti deriz yine...
2)Baharın gelişiyle papatyalarım da açmış her yerde ama erguvanlar özletti kendini, yetişemeyeceğim bu gidişle onlara...
3)3 dil bilen sahibinin kasada durduğu Konak Köfte'miz kapanmış, Hazal Ana oraya taşınmış ama rivayete göre de el değiştirmiş zira hala esas Hazal Ana'da "tadilat var" yazmakta. Bakalım dönüşte okul çevresi yemek yerlerini ne hale gelmiş bulacağım?
4)3 yıldır hiç kafamı kaldırıp bakma zahmetine katlanmadığım için bugün fark ettim, Güney Kapı'nın yanından aşağı inen sokağın adı Akaygen imiş...
5)ÖSS (ya da ismi ne olduysa) yaklaştı yine okula müze misali lise gezileri başladı. Yaşlanıyor muyuz yoksa bizi lisede hiç böyle boş gezilere götürmezlerdi ondan mı bilmem geziye gelen lise gruplarına genel bir tahammülsüzlük var bende. Bugün de hava o kadar güzel olmasına rağmen öbek öbek liselileri görünce asosyalliğim tuttu kendimi Orta Kantin'e kapadım. Ve huzur doldum. Kapalı ve boş mekanın kerameti değil, kantinde dünyayı sallamaz tavırlarla kaloriferin üstünde yan yatmış, bacaklarını gelişigüzel açmış mışıl mışıl uyuyan kediyi görünce huzur doldum. Kedi uykusundan öte bir huzur ve kedilerin boşvermişliğinden öte bir mutluluk yok:)
1)Bugün ben de kabullendim ki bahar ve baharla birlikte "Boğaziçi için çim vakti" gelmiş. Kabul edesim yoktu pek çünkü biliyorum ki bahar moduna girersem 10 gün sonra çıkması çok zor olacak ama çimler üstünde güneşlenenleri de görmezden gelmek zor. Ne yapalım artık, beni bu güzel havalar mahvetti deriz yine...
2)Baharın gelişiyle papatyalarım da açmış her yerde ama erguvanlar özletti kendini, yetişemeyeceğim bu gidişle onlara...
3)3 dil bilen sahibinin kasada durduğu Konak Köfte'miz kapanmış, Hazal Ana oraya taşınmış ama rivayete göre de el değiştirmiş zira hala esas Hazal Ana'da "tadilat var" yazmakta. Bakalım dönüşte okul çevresi yemek yerlerini ne hale gelmiş bulacağım?
4)3 yıldır hiç kafamı kaldırıp bakma zahmetine katlanmadığım için bugün fark ettim, Güney Kapı'nın yanından aşağı inen sokağın adı Akaygen imiş...
5)ÖSS (ya da ismi ne olduysa) yaklaştı yine okula müze misali lise gezileri başladı. Yaşlanıyor muyuz yoksa bizi lisede hiç böyle boş gezilere götürmezlerdi ondan mı bilmem geziye gelen lise gruplarına genel bir tahammülsüzlük var bende. Bugün de hava o kadar güzel olmasına rağmen öbek öbek liselileri görünce asosyalliğim tuttu kendimi Orta Kantin'e kapadım. Ve huzur doldum. Kapalı ve boş mekanın kerameti değil, kantinde dünyayı sallamaz tavırlarla kaloriferin üstünde yan yatmış, bacaklarını gelişigüzel açmış mışıl mışıl uyuyan kediyi görünce huzur doldum. Kedi uykusundan öte bir huzur ve kedilerin boşvermişliğinden öte bir mutluluk yok:)
20 Mart 2010 Cumartesi
oster
Yine yeni yeniden bir oster günü vardı okulda bugün. Efem artıkın öylesine kanıksamışım ki bu paskalya-schnitzel-pasta-çikolata durumlarını ne yanımda fotoğraf makinesi götürmek gelmiş içimden (Bülent haklı mı acaba yaşlanıyor muyuz?!) ne de paskalya şerefine bir çikolata almak... Schnitzelimi ve sacherimi yedim oturdum ne yalan söyleyeyim. Hem şaka maka -vizem hala olmasa da- çikolata/haribo vatanına gidiyorum bir yerde, işim gücüm kalmadı osterbasar'da tavşan peşinde mi koşacağım??
Yalnız bu oster de olmasa eski arkadaşlarla hiç buluşacağımız yok bir kez daha anladım. Yemekler tatlılar bahane; benim için son üç yıldır osterin önemi eski dostlarımla yeni dostlarımı, eski arkadaşlarla yeni arkadaşları (arkadaş-dost ayrımına başka bir müsait yuvarlak masa muhabbetinde girmeyi tercih ederim) bir araya toplaması. Okul çıkışı Serena'nın atölyesine gidip şarap eşliğinde geyiğin ardından içimizdeki resim aşkını ortaya çıkarmamız ve çocukluğumuza dönüp ellerimizi boya şişelerine daldırarak ortaya çıkardığımız sanat eserleri (!) ise bugünün en hoş anısı olarak aklımda yer etti. Bu sanat aşkımızın dışavurumu olan resimlerden ilkinin renkli ve umutlu, ikincisinin ise depresyonun sözlük anlamını gösterir şekilde olmasının yorumunu ise size bırakıyorum.
Bugün yanımda olan herkesedir sözüm, yanınızda olmak sizinle sohbet etmek güzeldi, seviyorum sizi:)
edit: aniden resim aşkıyla dolan biz:
Yalnız bu oster de olmasa eski arkadaşlarla hiç buluşacağımız yok bir kez daha anladım. Yemekler tatlılar bahane; benim için son üç yıldır osterin önemi eski dostlarımla yeni dostlarımı, eski arkadaşlarla yeni arkadaşları (arkadaş-dost ayrımına başka bir müsait yuvarlak masa muhabbetinde girmeyi tercih ederim) bir araya toplaması. Okul çıkışı Serena'nın atölyesine gidip şarap eşliğinde geyiğin ardından içimizdeki resim aşkını ortaya çıkarmamız ve çocukluğumuza dönüp ellerimizi boya şişelerine daldırarak ortaya çıkardığımız sanat eserleri (!) ise bugünün en hoş anısı olarak aklımda yer etti. Bu sanat aşkımızın dışavurumu olan resimlerden ilkinin renkli ve umutlu, ikincisinin ise depresyonun sözlük anlamını gösterir şekilde olmasının yorumunu ise size bırakıyorum.
Bugün yanımda olan herkesedir sözüm, yanınızda olmak sizinle sohbet etmek güzeldi, seviyorum sizi:)
edit: aniden resim aşkıyla dolan biz:

18 Mart 2010 Perşembe
evler...
Ufaktan veda turlarına başladım artık. Geçen gün bir akrabaya gittik mesela, çocukluğumun başrolündeki evlerden birinde oturan. İlginç ki ben oradayken "gidiyorum" moduna yoğunlaşmak yerine bütün gün oturup evleri düşündüm. Taşınmak istediklerini bildiğimden "acaba döndüğümde hala bu evde olurlar mı?" diye düşündüm. Çocukken bana "koskomacan" gelen ama şimdi baktığımda öyle devasa filan olmadığını gördüğüm ev... 2 yıl önce doğduğumdan beri oturduğumuz evden taşınırken (ki şimdikinin iki sokak yukarısıydı) de takılmıştım bunlara... Teyzem öldükten, evi satıldıktan sonra evin yeni sahibiyle birlikte aldığı bambaşka hali görünce de... Evlerin, duvarların dili olsa klişesine hak veriyorum zaman zaman. Böyle dilsiz dilsiz içindeki fırtınalara ve meltemlere tanık olup, sahibi değişince sil baştan dayanıp döşenip yeni hatıralar biriktiren duvarlar... Tuhaf değil mi düşünmesi? Evet kabul de ediyorum fazla melankolik. Sanırım boşluktan olsa gerek böyle önemsiz, ıvır zıvır şeyleri döndürüp duruyorum aklımda, öyle işte...
Tüm bu melankolik, nostaljik hallerimin söze dökülmüş hali olan Murathan Mungan'ın bu dizeleri Yeni Türkü'den dinlenmeliydi, bulamadım Youtube'da, Zuhal Olcay versiyonunu koymak da içimden gelmedi, şiir haliyle kalsın daha iyi:)
Taş baskısı bir plakta
Yorgun bir ses cızırdar
Küflü sayfalarında bir albümün
Gülümser o soluk fotoğraflar
Kıvrılırken bir kentin alanına
Tutunur geçmiş yıllarına
Tutunur anılarına
İnce uzun duvarlar
Kaç hayat yaşadınız söyleyin
Sesler yüzler sokaklar
Yankısı kalmadı seslerin odalarımızda
Sahipleri çoktan öldü fotoğrafların
Adımlarımızdan yoruldu yollar
Kaç hayat yaşadınız söyleyin
Sesler yüzler sokaklar
Şarkısını yitirmiş sesler
Gençliğini yitirmiş yüzler
Evlerini yitirmiş sokaklar
Kaç hayat yaşayacaklar daha
Daha kaç hayat yaşayacaklar
Unutlur mu yoksa bir gün
Sesler yüzler sokaklar
Bunca yaşamışlıktan sonra
Hiç unutulmayacaklar
Tüm bu melankolik, nostaljik hallerimin söze dökülmüş hali olan Murathan Mungan'ın bu dizeleri Yeni Türkü'den dinlenmeliydi, bulamadım Youtube'da, Zuhal Olcay versiyonunu koymak da içimden gelmedi, şiir haliyle kalsın daha iyi:)
Taş baskısı bir plakta
Yorgun bir ses cızırdar
Küflü sayfalarında bir albümün
Gülümser o soluk fotoğraflar
Kıvrılırken bir kentin alanına
Tutunur geçmiş yıllarına
Tutunur anılarına
İnce uzun duvarlar
Kaç hayat yaşadınız söyleyin
Sesler yüzler sokaklar
Yankısı kalmadı seslerin odalarımızda
Sahipleri çoktan öldü fotoğrafların
Adımlarımızdan yoruldu yollar
Kaç hayat yaşadınız söyleyin
Sesler yüzler sokaklar
Şarkısını yitirmiş sesler
Gençliğini yitirmiş yüzler
Evlerini yitirmiş sokaklar
Kaç hayat yaşayacaklar daha
Daha kaç hayat yaşayacaklar
Unutlur mu yoksa bir gün
Sesler yüzler sokaklar
Bunca yaşamışlıktan sonra
Hiç unutulmayacaklar
15 Mart 2010 Pazartesi
günler sonra
Ooo kaç gün olmuş buraya yazmayalı... Aslında cumartesi aklımdaydı yazmak, hatta akşam gelir gelmez güzel geçen bir günden bahsetmek, suya yazmaktan hallicedir neticede diyerek o güzel günü kayıtlara geçirmek. Ve fakat eve gelip hiçbir halsizlik vs. belirti hissetmediğim halde saçma sapan bir şekilde ateşimin olduğunu fark edince vurup kafayı yatmak düştü bana, yazmak yalan oldu...
O yüzden cumartesiden başlıyorum şimdi. Nihayet "cemrelerin düşüşü boşa değilmiş galiba" dedirten güzellikte bir havada bu kez bir başka kafede yine saatleeeer harcadım efem. Geçen sefer okulda kahve falıyla renklendirmeye çalışmıştık öldürdüğümüz saatleri, bu kez Havelka'da Trivial Pursuit gördü aynı görevi. İlk kez oynadım başlarda pek bir eğlenceliydi ancak 3. turu döndürmek hataymış, bir yerde bırakmayı da bilmek gerekirmiş meğer. Sonlara doğru "Bitsin artık bu çileee" diye yalvarsak da sanki kafamıza silah dayamışlar gibi inatla sonunu getirmemiz ise nedendi bilemiyorum. Güzel bir hava, yakın zaman sonra uzaklara gidince çok özlenecek arkadaşlar, cıvıl cıvıl Caddebostan, damarlarımdaki kanla yer değişen çay, nargile, Trivial Pursuit ve dönüş yolundaki (Allahtan trafiğe yakalanmadık 20-25 dakikada geçtik karşıya mucizevi şekilde) başağrısı günün özetiydi sanırım. Trivial'a da bu kadar laf ettiğime aldanmasın kimse başta bayağı kaptırmış eğleniyorduk, durmasını bilemedik:)
Cumartesiden beri de değişik bir şeyler yok anlatılacak aslında. Pazar günü rutini anneanneciğimle hasret giderme ve yine aşırı çay yüklemesi. Yok canıım çay yüklemesi değildir o, ben aslında bir haftadır "tein tremoru tetikler mi?" deneyi yapıyorum, ellerim daha nasıl zangırdar acaba diye... Boşluk işte napıcaksınız:P
not: maNga'yı pek de seven bir insan olmayarak Cevapsız Sorular'ı pek bir beğendiğimi söylemeden geçmek istemedim. Zaten bu aralar her yerde çıkıyor karşıma, radyoda ya da televizyonda ya da ilginç üst kat komşumuzun "günlük olağan bangır bangır powertürk dinleme seansları"nda... Hem güzel hem de dilime takılıyor. "Kaldı geriye cevapsız sorular..." Ben de diyorum kaldı geriye 15 gün ne zaman gelecek bu vize?
O yüzden cumartesiden başlıyorum şimdi. Nihayet "cemrelerin düşüşü boşa değilmiş galiba" dedirten güzellikte bir havada bu kez bir başka kafede yine saatleeeer harcadım efem. Geçen sefer okulda kahve falıyla renklendirmeye çalışmıştık öldürdüğümüz saatleri, bu kez Havelka'da Trivial Pursuit gördü aynı görevi. İlk kez oynadım başlarda pek bir eğlenceliydi ancak 3. turu döndürmek hataymış, bir yerde bırakmayı da bilmek gerekirmiş meğer. Sonlara doğru "Bitsin artık bu çileee" diye yalvarsak da sanki kafamıza silah dayamışlar gibi inatla sonunu getirmemiz ise nedendi bilemiyorum. Güzel bir hava, yakın zaman sonra uzaklara gidince çok özlenecek arkadaşlar, cıvıl cıvıl Caddebostan, damarlarımdaki kanla yer değişen çay, nargile, Trivial Pursuit ve dönüş yolundaki (Allahtan trafiğe yakalanmadık 20-25 dakikada geçtik karşıya mucizevi şekilde) başağrısı günün özetiydi sanırım. Trivial'a da bu kadar laf ettiğime aldanmasın kimse başta bayağı kaptırmış eğleniyorduk, durmasını bilemedik:)
Cumartesiden beri de değişik bir şeyler yok anlatılacak aslında. Pazar günü rutini anneanneciğimle hasret giderme ve yine aşırı çay yüklemesi. Yok canıım çay yüklemesi değildir o, ben aslında bir haftadır "tein tremoru tetikler mi?" deneyi yapıyorum, ellerim daha nasıl zangırdar acaba diye... Boşluk işte napıcaksınız:P
not: maNga'yı pek de seven bir insan olmayarak Cevapsız Sorular'ı pek bir beğendiğimi söylemeden geçmek istemedim. Zaten bu aralar her yerde çıkıyor karşıma, radyoda ya da televizyonda ya da ilginç üst kat komşumuzun "günlük olağan bangır bangır powertürk dinleme seansları"nda... Hem güzel hem de dilime takılıyor. "Kaldı geriye cevapsız sorular..." Ben de diyorum kaldı geriye 15 gün ne zaman gelecek bu vize?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)