Bir günün ardından aklıma takılan kareler ve sayıklamadan hallice dağınık düşünceler... İşte öyle bir şey...
20 Mayıs 2010 Perşembe
binalar
Taş binaları, tarihi görünümü ve/veya önemi olan binaları, geçmişe tanıklık ettiğini anlatan binaları sevdim hep. Berlin'in genelinde 2. Dünya Savaşı'ndan sonra uzak geçmişe dair fazla sağlam bina kalmadıysa da, yakın geçmişteki yoğun yaşanmışlıkların izleri hoşuma gidiyor. FU binaları içinden de abuk sabuk Rost- Silberlaube ya da abartılmış "Beyin"dense "ben neler gördüm geçirdim" hissi veren Politika bölümü binaları güzel geliyor bana. Taş binası Boğaziçi'mi hatırlatıyor, denizimi arıyorum zaman zaman... Otto-Suhr-Institut binasıysa gerek içindeki 68'lerin öğrenci hareketlerinden kalma resimlerle gerekse "isimlerinin" protest duruşuyla hoşuma gidiyor. Binalara ruhunu katmış isimleri ve o ruhla isimlerini taşıyan binaları seviyorum...
18 Mayıs 2010 Salı
bisiklet!!!
Daha Almanya'ya gelmeden aylar önce "Berlin'e bir gideyim, yerleşeyim ilk iş kendime bisiklet alacağım!" diye büyük büyük laflar ediyordum. Nerden bileyim o "bir gidip yerleşmenin" bir buçuk ay süreceğini... Saflık işte naparsınız.
Neyse ama sonunda muradıma erdim, geçtiğimiz pazar Mauerpark'taki bit pazarından kendime ikinci el bir bisiklet aldım. Sıkı pazarlıklar sonucu aldığım bisikleti dönmeden önce geri satabileceğim konusunda da anlaştık adamla, ki bu duruma annem "sen almadın onu o zaman kiraladın" yorumunu getirmeyi tercih etti. Yine de ağustos ortası gibi Berlin'deki köyümde duran bisikletime talip varsa, geliştirdiğim pazarlık yeteneklerimle bir orta yol da bulabiliriz, ben de bisikleti tekrar ta Mauerpark'a taşımak zorunda kalmam -bisiklet beni taşımalı zira ben onu değil. Yani satıyoruuum saattııım muhabbetine girebiliriz ilgilenen çekirgelerle:)
Neyse efenim, bisiklet dedik bağrımıza bastık, pazartesi günü soluğu bisikletlerle Potsdam'da aldık. Burada kısa bir bilgi girmeli belki de, bisikletle başka şehre gitmiş olmam "havalı" gözükebilir, "uuu" denebilir bu duruma ama bilir misiniz ki Potsdam bana Berlin'in şehir merkezinden daha yakın. Sabancı Üniversitesi'ndekilerle empati geliştirdim burada, aynı kaderi paylaşıyoruz bir yerde. Neyse ne diyorduk, bisiklet dedim bağrıma bastım ilk günden canıma okudu! 3 yıldır adam gibi spor yapmayan, 1-2 kez adada atılan yarım saatlik turları saymazsak bisiklete doğru dürüst en son yine Almanya'da 6 yıl önce binmiş olan lapacı Ebru bir günde nakavt oldu. İki gündür resmen popomun üstüne doğru dürüst oturamıyorum, varlığını çoktan unuttuğum kasların hepsi aynı anda ağrımakta, ellerimi kollarımı bacaklarımı kaldırasım gelmiyor. Ama bana verdiği tüm bu ağrılara rağmen -ki az önce söylediğim lapacı modumla çoktan hak etmiştim bunu oh olsun bana- pek bir seviyorum bisikletimi, bisikletimle dolaşmayı. Okul yolunun metroya kadarki kısmında beni 1 buçuk aydır delirten otobüse (118!!) el sallamak müthiş zevkli oluyor. Yağmur yağmasın bisikletimle mutluluğumuz devam etsin diyordum ama az önce tekrar şakırdadı yağmur sağolsun, yarına kadar dinmezse bu sefer 118 bana nanik yapacak sanırım. Yine de inatla umuyoruz ki havalar güzelleşecek ve ben İstanbul'da neredeyse hiç binemeden eskiyen bisikletimin acısını sende çıkaracağım bisikletceğizim...
İşte bu da henüz adı konmayan gıcır olmayan ama gururlu Mercedes'im:P
Neyse ama sonunda muradıma erdim, geçtiğimiz pazar Mauerpark'taki bit pazarından kendime ikinci el bir bisiklet aldım. Sıkı pazarlıklar sonucu aldığım bisikleti dönmeden önce geri satabileceğim konusunda da anlaştık adamla, ki bu duruma annem "sen almadın onu o zaman kiraladın" yorumunu getirmeyi tercih etti. Yine de ağustos ortası gibi Berlin'deki köyümde duran bisikletime talip varsa, geliştirdiğim pazarlık yeteneklerimle bir orta yol da bulabiliriz, ben de bisikleti tekrar ta Mauerpark'a taşımak zorunda kalmam -bisiklet beni taşımalı zira ben onu değil. Yani satıyoruuum saattııım muhabbetine girebiliriz ilgilenen çekirgelerle:)
Neyse efenim, bisiklet dedik bağrımıza bastık, pazartesi günü soluğu bisikletlerle Potsdam'da aldık. Burada kısa bir bilgi girmeli belki de, bisikletle başka şehre gitmiş olmam "havalı" gözükebilir, "uuu" denebilir bu duruma ama bilir misiniz ki Potsdam bana Berlin'in şehir merkezinden daha yakın. Sabancı Üniversitesi'ndekilerle empati geliştirdim burada, aynı kaderi paylaşıyoruz bir yerde. Neyse ne diyorduk, bisiklet dedim bağrıma bastım ilk günden canıma okudu! 3 yıldır adam gibi spor yapmayan, 1-2 kez adada atılan yarım saatlik turları saymazsak bisiklete doğru dürüst en son yine Almanya'da 6 yıl önce binmiş olan lapacı Ebru bir günde nakavt oldu. İki gündür resmen popomun üstüne doğru dürüst oturamıyorum, varlığını çoktan unuttuğum kasların hepsi aynı anda ağrımakta, ellerimi kollarımı bacaklarımı kaldırasım gelmiyor. Ama bana verdiği tüm bu ağrılara rağmen -ki az önce söylediğim lapacı modumla çoktan hak etmiştim bunu oh olsun bana- pek bir seviyorum bisikletimi, bisikletimle dolaşmayı. Okul yolunun metroya kadarki kısmında beni 1 buçuk aydır delirten otobüse (118!!) el sallamak müthiş zevkli oluyor. Yağmur yağmasın bisikletimle mutluluğumuz devam etsin diyordum ama az önce tekrar şakırdadı yağmur sağolsun, yarına kadar dinmezse bu sefer 118 bana nanik yapacak sanırım. Yine de inatla umuyoruz ki havalar güzelleşecek ve ben İstanbul'da neredeyse hiç binemeden eskiyen bisikletimin acısını sende çıkaracağım bisikletceğizim...
İşte bu da henüz adı konmayan gıcır olmayan ama gururlu Mercedes'im:P
15 Mayıs 2010 Cumartesi
kahvaltı sorunsalı
Bana kendi çapımda bir survivor deneyimi yaşatan Erasmus sayesinde artık eve dönerken yolda "Acaba bu akşam ne yesek?" benzeri sorularla boğuşmaya alıştım. 1 buçuk ayda bu konuda epey pratik de edindim, aç kalmazmışım öğrendim. Ha odamın orasından burasından çıkan ritter, bounty vs.lere karşı henüz bir kontrol yöntemi bulamadım ama bulmak istiyor muyum bilinmez:) Akşam yemeğini hallettik diyelim. Sıradaki sorunumuz olarak kahvaltı ortaya çıkıyor. Neyse ki zamanımız bu konuda kısıtlı olduğundan bu o kadar sorun olmadı. uzun süre dönüşümlü olarak müsli ya da otobüste elma-muz ikilisiyle idare ettim ama kendimi tavşan gibi hissetmeye başlayınca eski dost peynir ekmeğe geri döndüm.
Kahvaltı sorunsalım da burada başladı. Akdeniz ülkeleri karması şeklinde "damak zevkimiz nasıl da benziyor ah ah" tadında konuşurken fark ettik ki aslında kahvaltılarımız hiç benzemiyor, hatta alakası yok. Mesela Prag'dayken Fransızlar bize "Siz buraya gelmeden önce de böyle kahvaltıda ekmek ve peynirle kahvaltı eder miydiniz?" diye sordu, biz dumurların arasında "e e evet" diyebilince bu sefer de onlar şaştı. Böyle peynir-ekmek türü kahvaltıyı "typisch deutsch" sanırlarmış. Sonra bir de zeytin düşkünü diye bildiğimiz İtalyanların kahvaltıda zeytin yeme fikri için bile suratlarını ekşitmesi durumu var. "Peki siz kahvaltınızda ne oluyor?" sorusuna "Kahve" demişliği var bir İtalyan'ın ki biz buradan kahvaltıyı yemek olarak algılamadıklarını çıkarabildik sadece. Kırk yılda bir tatil günü keyiflenip sucuk yapınca -ki o da saat öğlen 1 olmuştu zaten- İspanyol ve Yunanlardan gelen tepkinin "Bu kahvaltı için miii?" olması sonucu kahvaltı anlayışlarımızın ne kadar değişik olduğunu kabullendik. Yüreklerine indirmemek için de "bu hem kahvaltı hem öğle yemeği olacak bizim için" dedik ki yalan değildi, başımız ağrımadı.
İşte böyle. Gözünü seveyim dolu dolu kahvaltının. Ben ki önümde çeşit çeşit kahvaltılık olsa da hep aynı şeyleri yiyen biri olarak, masada her şeyin bulunmasını ne çok seviyormuşum meğer. Zeytine burun kıvırılınca, peynir garipsenince daha iyi anladım. Zamansızlıktan benim için kahvaltı tavşan modunda olabilir ama bir yerlerde büyük ve içinde her şeyi bulunduran kahvaltı sofralarının varlığını bilmek de güzel. Özledim yine bir şeyleri galiba. Gitmesek de görmesek de...
Kahvaltı sorunsalım da burada başladı. Akdeniz ülkeleri karması şeklinde "damak zevkimiz nasıl da benziyor ah ah" tadında konuşurken fark ettik ki aslında kahvaltılarımız hiç benzemiyor, hatta alakası yok. Mesela Prag'dayken Fransızlar bize "Siz buraya gelmeden önce de böyle kahvaltıda ekmek ve peynirle kahvaltı eder miydiniz?" diye sordu, biz dumurların arasında "e e evet" diyebilince bu sefer de onlar şaştı. Böyle peynir-ekmek türü kahvaltıyı "typisch deutsch" sanırlarmış. Sonra bir de zeytin düşkünü diye bildiğimiz İtalyanların kahvaltıda zeytin yeme fikri için bile suratlarını ekşitmesi durumu var. "Peki siz kahvaltınızda ne oluyor?" sorusuna "Kahve" demişliği var bir İtalyan'ın ki biz buradan kahvaltıyı yemek olarak algılamadıklarını çıkarabildik sadece. Kırk yılda bir tatil günü keyiflenip sucuk yapınca -ki o da saat öğlen 1 olmuştu zaten- İspanyol ve Yunanlardan gelen tepkinin "Bu kahvaltı için miii?" olması sonucu kahvaltı anlayışlarımızın ne kadar değişik olduğunu kabullendik. Yüreklerine indirmemek için de "bu hem kahvaltı hem öğle yemeği olacak bizim için" dedik ki yalan değildi, başımız ağrımadı.
İşte böyle. Gözünü seveyim dolu dolu kahvaltının. Ben ki önümde çeşit çeşit kahvaltılık olsa da hep aynı şeyleri yiyen biri olarak, masada her şeyin bulunmasını ne çok seviyormuşum meğer. Zeytine burun kıvırılınca, peynir garipsenince daha iyi anladım. Zamansızlıktan benim için kahvaltı tavşan modunda olabilir ama bir yerlerde büyük ve içinde her şeyi bulunduran kahvaltı sofralarının varlığını bilmek de güzel. Özledim yine bir şeyleri galiba. Gitmesek de görmesek de...
12 Mayıs 2010 Çarşamba
la tribu de Dana
Efenim bu şarkı beraber Prag'a gittiğimiz Fransız arkadaşların çocukluklarından kalma bir şarkıymış. Bizdeki "Nıaaahh kkanasın dünyıııaaammm... Yansıınnn oldu ol-lacak.." etkisinin bir benzerini yaratıyor onlarda. Hep bir ağızdan söyleyip eğlendiler, baktık hakkaten eğlenceli oluyor biz de katılmaya çalıştık. Fransızca'yı katlettiğimizi söyleyebilirim ama "ooo ooo" ve la li la la" kısımlarındaki üstün başarımızın da altını çizmek istiyorum. Berlin'e döndük hala dinliyorum, sanırım artık benim de hatıralarımda yer edindi La Tribu de Dana.
11 Mayıs 2010 Salı
hayatı zorlaştırmak
Buraya geldiğimden beri yazdığım yazılarda ya da konuşma fırsatı bulabildiklerime söylediklerimde hep bir hayatı zorlaştırmadan bahsediyorum. Almanlar kurallarıyla ve tuhaf sistemleriyle hayatı içinden çıkılmaz yapıyorlar, zaten hava da kötü o yüzden sürekli mutsuzlar diyorum. Ama zamam zaman kuruntu gibi, mızmızlanma gibi geliyor kulağa söylediklerim farkındayım.
O yüzden şimdi somut bir örnek veriyorum bir sistem, bir kurallar silsilesi hayattaki en basit şeyi bile ne kadar zorlaştırabilir göstermek için. Evimin -artık evim diye anabiliyorum odamı, güzel bir gelişme bu:)- olduğu binada toplam 20 oda var. Öyle süper lüks über güvenlikli muazzam bir bina da değil 3 katlı normal bir bina. Normal bir insan ya da normal bir anlayış bu odaları nasıl numaralandırır soruyorum size? Cevap sizde kalsın ben odamın numarasını söyleyeyim.
01.04.02.01.03
Hayır Lost'tan fırlamadık, gözlerinizde de bir sorun yok. Bu rakamların hepsi 20 oda arasından sadece ve sadece benimkini tanımlamak için anlaşılamaz kombinasyon ve permütasyonlar kullanılarak belirlenmiştir. Amaç hayatı zorlaştırmaktır. Bu nedenledir ki Ebru kişisi asla adresini yazmayı öğrenemeyecektir...
01.04.02.01.03
to be continued??
O yüzden şimdi somut bir örnek veriyorum bir sistem, bir kurallar silsilesi hayattaki en basit şeyi bile ne kadar zorlaştırabilir göstermek için. Evimin -artık evim diye anabiliyorum odamı, güzel bir gelişme bu:)- olduğu binada toplam 20 oda var. Öyle süper lüks über güvenlikli muazzam bir bina da değil 3 katlı normal bir bina. Normal bir insan ya da normal bir anlayış bu odaları nasıl numaralandırır soruyorum size? Cevap sizde kalsın ben odamın numarasını söyleyeyim.
01.04.02.01.03
Hayır Lost'tan fırlamadık, gözlerinizde de bir sorun yok. Bu rakamların hepsi 20 oda arasından sadece ve sadece benimkini tanımlamak için anlaşılamaz kombinasyon ve permütasyonlar kullanılarak belirlenmiştir. Amaç hayatı zorlaştırmaktır. Bu nedenledir ki Ebru kişisi asla adresini yazmayı öğrenemeyecektir...
01.04.02.01.03
to be continued??
10 Mayıs 2010 Pazartesi
Ahoj!
Döndüüüm:)
Dün ölesiye yorgun olduğum için gelir gelmez kendimi buraya atamadım ama haftasonu gezerken bir yandan da neler yazsam diye geçirdim aklımdan. Bir kısmını kaybolmadan bir karta yazdım, o kart sahibine gönderilecek. Kalanı ise suya yazıldı sanırım o yüzden sadece en renkli anlar var şu an elimde yazacak...
Efenim Berlin'in soğuğundan kaçmanın ve tabii ki başlı başına tatile çıkıp yollara düşmenin heyecanıyla gittik Prag'a ama aşırı şanslı olduğumuzu düşünüyorum. Hava en azından gündüzleri pırıl pırıldı, kısa kolluyla gezmenin dayanılmaz hafifliğini hatırladık Berlin'deki titrek hallerimizden sonra. Bir de tam zamanına getirip gitmişiz, cuma günü 2. Dünya Savaşı'nın bitişi kutlanıyordu. Bunu kendimizi birden Senato binasında müzik-bira-yemek üçlüsü arasında bulunca, yanımda oturan -ve müthiş İngilizce bilen- yaşlı teyzelerden öğrendik. Hepsi de savaşı yaşamış -ki bu sene 65. yılı savaşın bitişinin- teyzelerin amcaların birayı bulup kafa olmaları ve hatta bir teyzenin kendi çapında swing yapması ise boşa değilmiş meğer efem. Yanımdaki hala normal teyze "Ooo enjoy yourself, everything is free of charge today!!" deyince; ne, neden, nasıl gibi soruları bırakıp "hurraa beleş buldun ye ve iç" aksiyonuna daldık. Berlin'deki adıyla "Pfannkuchen", Almanya'nın geri kalan kısmındaki adıyla ise "Berliner" ve bira için teşekkürler Çek meclisi:) Cumartesi de savaşın resmen son bulduğu gün ve resmi tatildi. Meydana epey uğraşıp sahne kurdular ama akşam 8 gibi toplandı hepsi. "Bu mudur?" diye söylendik ama restoranlarının da 8'de kapandığını ve sizi aç bıraktığını düşününce çok da mantıksız değil sanırım. Ayrıca artık Prag'da da jazz dinledim havam batsın cümlesini kurabildiğim için de teşekkürler Prag:)
Dün de epey gezindikten sonra ben ayacıklarımı Prag'da bir yerlerde bırakmış (Jazz dinlemiş olabiliriz ama hala öğrenciyiz her yere yürüyerek gittik haliyle. Zaten metrosunu kullanmaya çalıştığımızda da scyavzjkfey tarzı kelimeler arasında kaybolup durduk.) ve ayaklarım yerine 2 yastık ya da fil ayağı bağlamışken geri dönüş için yola koyulduk. Elimizde kalan Çek Koruna'larını ise birleştirip ne yapalım ne yapalım diye dolandık ve en son 3 Fransız + 2 Türk konseptimize uygun şekilde, üstünde 5 tane matruşka olan bir iğne alarak tüm Çek paramızı bitirdik. İğneyi de bölüşüp kendimize bir "Puppchenfamilie" yarattık. Şansıma ortanca çocuk çıktım, bakalım hadi hayırlısı... Şaka bir yana sevimli ve neşeli bir grup olduk, aramızda Almanca konuşarak multikultinin dibine vurduk. Minik matruşkadan daha iyi bir hatıra olamazdı herhalde bu geziden. Ha tabii bir de artık Fransızca navigasyonu da sökmüş olmamın verdiği gurur, bizim çok eğlenceli bulduğumuz "la tribu de Dana" şarkısı ve 200'e yakın fotoğrafla beraber...



Dün ölesiye yorgun olduğum için gelir gelmez kendimi buraya atamadım ama haftasonu gezerken bir yandan da neler yazsam diye geçirdim aklımdan. Bir kısmını kaybolmadan bir karta yazdım, o kart sahibine gönderilecek. Kalanı ise suya yazıldı sanırım o yüzden sadece en renkli anlar var şu an elimde yazacak...
Efenim Berlin'in soğuğundan kaçmanın ve tabii ki başlı başına tatile çıkıp yollara düşmenin heyecanıyla gittik Prag'a ama aşırı şanslı olduğumuzu düşünüyorum. Hava en azından gündüzleri pırıl pırıldı, kısa kolluyla gezmenin dayanılmaz hafifliğini hatırladık Berlin'deki titrek hallerimizden sonra. Bir de tam zamanına getirip gitmişiz, cuma günü 2. Dünya Savaşı'nın bitişi kutlanıyordu. Bunu kendimizi birden Senato binasında müzik-bira-yemek üçlüsü arasında bulunca, yanımda oturan -ve müthiş İngilizce bilen- yaşlı teyzelerden öğrendik. Hepsi de savaşı yaşamış -ki bu sene 65. yılı savaşın bitişinin- teyzelerin amcaların birayı bulup kafa olmaları ve hatta bir teyzenin kendi çapında swing yapması ise boşa değilmiş meğer efem. Yanımdaki hala normal teyze "Ooo enjoy yourself, everything is free of charge today!!" deyince; ne, neden, nasıl gibi soruları bırakıp "hurraa beleş buldun ye ve iç" aksiyonuna daldık. Berlin'deki adıyla "Pfannkuchen", Almanya'nın geri kalan kısmındaki adıyla ise "Berliner" ve bira için teşekkürler Çek meclisi:) Cumartesi de savaşın resmen son bulduğu gün ve resmi tatildi. Meydana epey uğraşıp sahne kurdular ama akşam 8 gibi toplandı hepsi. "Bu mudur?" diye söylendik ama restoranlarının da 8'de kapandığını ve sizi aç bıraktığını düşününce çok da mantıksız değil sanırım. Ayrıca artık Prag'da da jazz dinledim havam batsın cümlesini kurabildiğim için de teşekkürler Prag:)
Dün de epey gezindikten sonra ben ayacıklarımı Prag'da bir yerlerde bırakmış (Jazz dinlemiş olabiliriz ama hala öğrenciyiz her yere yürüyerek gittik haliyle. Zaten metrosunu kullanmaya çalıştığımızda da scyavzjkfey tarzı kelimeler arasında kaybolup durduk.) ve ayaklarım yerine 2 yastık ya da fil ayağı bağlamışken geri dönüş için yola koyulduk. Elimizde kalan Çek Koruna'larını ise birleştirip ne yapalım ne yapalım diye dolandık ve en son 3 Fransız + 2 Türk konseptimize uygun şekilde, üstünde 5 tane matruşka olan bir iğne alarak tüm Çek paramızı bitirdik. İğneyi de bölüşüp kendimize bir "Puppchenfamilie" yarattık. Şansıma ortanca çocuk çıktım, bakalım hadi hayırlısı... Şaka bir yana sevimli ve neşeli bir grup olduk, aramızda Almanca konuşarak multikultinin dibine vurduk. Minik matruşkadan daha iyi bir hatıra olamazdı herhalde bu geziden. Ha tabii bir de artık Fransızca navigasyonu da sökmüş olmamın verdiği gurur, bizim çok eğlenceli bulduğumuz "la tribu de Dana" şarkısı ve 200'e yakın fotoğrafla beraber...
6 Mayıs 2010 Perşembe
ben şahsen bizzat kendim
Berlin'in bana kattığı-katacağı en önemli şey kendimi tanımam olacak sanırım. Ne kadar tuhaf bir insana dönüşebileceğimi anlıyorum burada. Aslında ne kadar karamsar olduğumu... Evimde (ahh evim canım evim güzel evim dokunmayım ağlarım) neredeyse sadece kendi odamda yaşadığım için yalnızlığı sevdiğimi bilirdim ama yalnızlığı ne kadar çok seviyorsam sessizlikten de o kadar nefret ediyormuşum meğer. Ya da daha doğrusu yalnızlığımın dışında kalan sessizlikten nefret ediyormuşum...
İnsanın kendine sakladığı bir yaşam alanının olması ne kadar önemliymiş onu da görüyorum burada. Pazartesi taşındım, artık gönül rahatlığıyla evim diyebileceğim bir odam, yalnızlığımı yaşayabileceğim bir yerim var. Ama o kadar. Öyle olmalı yani. Ben evden çıkınca hayatın içinde bulmalıyım kendimi. Benim için mutlu bir hayat böyle olurmuş anladım. Burada menopoz havasının yarattığı moral bozukluğuna eklenen sessizlik sinirlerimi bozuyor. Git git ağaç, kuş, dal, yaprak, böcek... Hani insan, hani insan konuşması? Geçen gün sabahleyin otobüs durağında beklerken bir serçenin yemeye çalıştığı yapraktan çıkan çıtırtıları duyunca ufak çaplı kalp krizi geçirdim örneğin. hadi ben köyde yaşıyorum ama şehir merkezi de böyle, sessiz ve sinir bozacak kadar sakin. Yine de bugün iliklerimize kadar ıslanmak pahasına -evet evet burada aylardan mayıs mevsimlerden bahar bulutlardan sağanak- Türk marketine gidip kendimi mutlu ettim. Özlem ağır basınca ya da Berlin sinirimi bozunca kendimi ya hakikaten güzel olan çikolatalarına ya da Türk yiyeceklerine vuruyorum. İşe yarıyor:) Markette "İnanmıyorum ya hamsi var!!" ya da "Ben de tahin helvası buldum" gibi cümleler kurup normalde hiç sevmediğim şeyleri görünce sevindirik oluyorum, gittikçe tuhaflaşıyorum:)
Bir diğer klişemiz de bütün Akdeniz insanlarıyla anında kaynaşmak ve ortam müsaitse Fransızlara damat halayı öğretmek, Fransızlarla Kreuzberg'de horon tepmek, halay çekmek daha sonra Yunanlarla sirtaki-halay ortaya karışık danslar etmek araya İtalyanları katmak falan filan. En komiği de bütün bu insanlarla konuşmaları Almanca yapmaya çalışmak.
Yarın 3 Fransız 2 Türk olaraktan Prag'a gidiyoruz, yani yine bir 3 günlük internetsiz dönemim olacak. Eh buna da alıştık zaten, yeni evim nihayet internetim dedim de ne oldu, ödevlere gömüldüm sonuçta... Neyse, bakalım bu düzen ne zaman oturacak? Sanırım tam dönecekken...
İnsanın kendine sakladığı bir yaşam alanının olması ne kadar önemliymiş onu da görüyorum burada. Pazartesi taşındım, artık gönül rahatlığıyla evim diyebileceğim bir odam, yalnızlığımı yaşayabileceğim bir yerim var. Ama o kadar. Öyle olmalı yani. Ben evden çıkınca hayatın içinde bulmalıyım kendimi. Benim için mutlu bir hayat böyle olurmuş anladım. Burada menopoz havasının yarattığı moral bozukluğuna eklenen sessizlik sinirlerimi bozuyor. Git git ağaç, kuş, dal, yaprak, böcek... Hani insan, hani insan konuşması? Geçen gün sabahleyin otobüs durağında beklerken bir serçenin yemeye çalıştığı yapraktan çıkan çıtırtıları duyunca ufak çaplı kalp krizi geçirdim örneğin. hadi ben köyde yaşıyorum ama şehir merkezi de böyle, sessiz ve sinir bozacak kadar sakin. Yine de bugün iliklerimize kadar ıslanmak pahasına -evet evet burada aylardan mayıs mevsimlerden bahar bulutlardan sağanak- Türk marketine gidip kendimi mutlu ettim. Özlem ağır basınca ya da Berlin sinirimi bozunca kendimi ya hakikaten güzel olan çikolatalarına ya da Türk yiyeceklerine vuruyorum. İşe yarıyor:) Markette "İnanmıyorum ya hamsi var!!" ya da "Ben de tahin helvası buldum" gibi cümleler kurup normalde hiç sevmediğim şeyleri görünce sevindirik oluyorum, gittikçe tuhaflaşıyorum:)
Bir diğer klişemiz de bütün Akdeniz insanlarıyla anında kaynaşmak ve ortam müsaitse Fransızlara damat halayı öğretmek, Fransızlarla Kreuzberg'de horon tepmek, halay çekmek daha sonra Yunanlarla sirtaki-halay ortaya karışık danslar etmek araya İtalyanları katmak falan filan. En komiği de bütün bu insanlarla konuşmaları Almanca yapmaya çalışmak.
Yarın 3 Fransız 2 Türk olaraktan Prag'a gidiyoruz, yani yine bir 3 günlük internetsiz dönemim olacak. Eh buna da alıştık zaten, yeni evim nihayet internetim dedim de ne oldu, ödevlere gömüldüm sonuçta... Neyse, bakalım bu düzen ne zaman oturacak? Sanırım tam dönecekken...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)