27 Şubat 2010 Cumartesi

sarılmak

Güzel geçen bir günün ardından durgunlaşmak da neyin nesi? Lebon'un profiterolündeki endorfin 1 gün bile yetmiyorsa neler oluyor bana? Bir şey olduğu yok ama bir boşluk var içimde, kollarımda... Birine sarılmak isteği var, sımsıkı hem de, öylesine... "Ona" sarılmak, o diye biri yoksa bile sarılmak... Ara ara aniden gelen ve kolay kolay da gitmeyen bir his bu. Hiç bırakmayacakmış gibi, sımsıkı sarılmak isteği...

Benim adım ebruli tabii...

26 Şubat 2010 Cuma

karmakarışık

Birkaç gün yazmayınca yazmak istediklerim karmakarışık oluyor haliyle...

Çarşamba günü okula uğramıştım, derse girmek zorunda olmayınca öyle güzel oluyor ki okul oooh :) Amerika üzerine bir belgeselin gösterimi vardı, gösterim 4'ü biz kızlar takımından olmak üzere 5 kişinin katılımıyla gerçekleşince ne kadar başarılı oldu bilemem ama belgeseli başarılı buldum. Belgeselin yapımcılarından biri de gösterim sonrası tartışma için gelmiş ama tabii dediğim gibi 5 kişiyle bir yere kadar. Gerçi sonradan konsolosluktan ona eşlik eden kadının dediğine göre daha önceki gösterimlerden sonra yapılan tartışmalardan sonra adamcağıza kız öğrencilerden hiç soru/yorum gelmemiş, o yüzden burada az kişi ve yoğunluklu olarak "female voice" olması iyi olmuşmuş, teselliye gel. İlk başta duyunca bir gaza gelip "wake up women wake up!" diyesim geldi ama öte yandan kızların adama bakmaktan (!) soru sormaya fırsat bulamamış olmaları da mümkün tabii. Neyse daha dolaşacaklarmış rastlarsanız izleyin efem, Amerika'nın demokrat-muhafazakar olarak ikiye bölünüşü objektif olarak işlenmiş, SPLIT: A DIVIDED AMERICA'da...

Dünse huzurevi ziyaretiyle geçti. Amaç babamın teyzesini ziyaretti yeni taşındığı yerde ancak haliyle o kadar hevesli ki orada kalan herkes konuşmaya, sadece bir kahve beklerken bile epey yaşlı teyzeyle selamlaşmış, ayaküstü konuşmuş oldum. Tuhaf yerler huzurevleri... Yaşlılığa, yalnızlığa içiniz burkuluyor lakin en azından bir aradalar tek başına bir evde oturmaktansa iki çift laf ediyorlar burada başkalarıyla, hem de onları oyalayacak etkinlikler var diyorsunuz, böyle yaşlanmak da güzel diyorsunuz. Yine de kafanızdan "ama ama"lar eksik olmuyor...

Bir yandan da sevgili pasaportuma besteler yapıyorum artık, 5 haftanın ardından ne yapacağımı bilmediğimden olabilir. "Dön gel, dööön geeel" diyorum, "Gerii dön, gerii döön ne oluur gerii dööön" diyorum ama "Sen gelmez oolduuun, sen gelmez oolduun, sen gelmeez oolduun..." be pasaportumcum...

23 Şubat 2010 Salı

çocukken sevilen şeyler

Dünden beri kolumu kaldıracak halim olmadığından battaniye ve yastık desteğiyle kedi gibi yatıyorum. Bu "kedi modu" yüzünden gitmeyi çok istediğim ve çok iyi geçtiğine de emin olduğum bir konseri de kaçırmış bulunuyorum, alacağım olsun...

Neyse efem dün bu şekilde yattığım yerden nette dolanırken Ekşi'de rastladım bu başlığa: küçükkken sevilen şeyler. Birden bir gülümseme oturdu yüzüme, bir aydınlandım mutlu oldum okuyup hatırladıkça... çocukken sevilen şeyler demeyi tercih ederek mini bir de liste yaptım kendime:
- Yiyecek-içecek:
Tadelle (yeniden üretilmeye başlanınca çıldırdım resmen), Sulugöz (hala bayılırım), tüp çikolata, Capri-Sun (önce hüplet sonra gümlet!), Sun-Sen (adından artık pek emin olamadığım müthiş gazoz), jelibon ve sadece bir yaz Yalova'daki bir bakkalda bulduğum, o yaz bol bol tükettiğim ve bir daha asla rastlayamadığım istiridye kalıplı çikolatalar...
-Müzik
Zilyon şarkılık 90lar arşivimi buraya yazamayacağımdan isimleri geçiyorum ve "kaset !" diyorum.
-TV
Nickelodeon (iki yılımı karşısında geçirmişliğim var, hala bir Clarissa odam olmadı), okuldan gelince şimdi kadın programlarının olduğu saatte arka arkaya başlayan ve bizi kavram karmaşasıyla tanıştırdığına inandığım Taş Devri-Jetgiller ikilisi, Power Rangers (baleden önce Power Rangers konuşup bale saati yüzünden o günkü bölümü kaçırdığımıza üzüldüğümüzü hatırlıyorum da, kafamız niye karışık anlar gibi oluyorum:P ), Scooby-Doo (bu da haftasonu kuşağıydı yanılmıyorsam, Daphne'nin bir nesle moru sevdirmesidir ayrıca) ve +25 tiplerin yıllarca bizi liseli olduklarına inandırmaya çalıştıkları bizim de 6789 kez izlediğimiz Çılgın Bediş
-Oyun
Lego, Lastik (büyük teneffüs eğlencesi), seksek, el kızartmaca, şaşırtmacalar, taso (en son gördüm de devasa boyutlara ulaşmışlar oysa bizimkiler küçücüktü ufacıktı içi dolu fıçıcıktı bir zamanlar), sticker biriktirmek (takas yapmak, biriktirirken hırs yapmak, stickerların kaybolması, çalınması, mızıtmalar), oyun hamuru (bizim yerler halı kaplama olduğundan etrafı batırma olasılığım düşünülerek alınmamıştı bana pek, içimde kaldı cidden), takla atmak - parande atmak - amuda kalkmak (evet bir zamanlar esnektim...)

bonus olarak da anneannede kalmak sanırım... Var mıdır artıran?

22 Şubat 2010 Pazartesi

resmim dünyayı gezerse...

Bir süredir koşturmacalarımın arasında ihmal ettim burayı... Birkaç gündür aklımda evirip çevirip yazamadıklarımı yazma vakti geldi herhalde.

Geçen gün evde Up In the Air'i izledik ailecek. Filmi anlatmak değil niyetim, izlemeyenlerin keyfini kaçırmayalım. Ama filmden geriye bende kalan bir enstantaneden de bahsetmeden geçmeyeyim dedim, filmin ana konusuyla da çok alakalı değil bu yazacaklarım. Düşünün ki her yeri gezmek istiyorsunuz ancak koşullar buna müsait değil haliyle. Filmde bir çift bu duruma yaratıcı bir çözüm getiriyor. Bir fotoğrafınızı yeterince büyütüp kalın kartonlara yapıştırıp gitmek istediğiniz yerlere yakın zamanda gidecek olan tanıdıklarınızın eline tutuşturuyorsunuz. O resminiz, başkalarıyla beraber dolaşıyor ve gidilen yerdeki önemli yerlerin önünde "resminizin fotoğrafı" çekiliyor. Sonunda siz bütün tanıdıklarınızın çektiği fotoğraflar bir araya gelince neredeyse dünyayı gezmiş (Filmdeki versiyonunda Amerika haritası tamamlanıyor) havası yaratıyorsunuz.

Yaratıcı mı yaratıcı. Ama düşündükçe aslında ortaya konan "şey" hem eğlenceli hem de can sıkıcı. Maddi-manevi engeller sonucu aslında yapmak istediklerimizi kartondan vesikalarımızın yapması ve bizim bu tempo içinde kaybolup gitmemiz... Rahat rahat istediği yeri gezebilecek, dünya turuna çıkabilecek koşullara sahip kaç şanslı var ki? Belki de hepimiz en iyi ihtimalle yakın yerleri görüp uzakları resimlerimize tamamlatmaya doğru ilerliyoruz. O resimlerin dört bir yanda çekilmiş fotoğraflarını görünce gülümsememek, eğlenceli bulmamamak elde değil ama bir burukluk da kesin var tamamlanan ya da tamamlanacak haritalarda... Yine de dediğim gibi yaratıcı, 15-20 yıl sonra bu formül hayata geçirilebilir. Hatta giden birine vermeye de gerek yok nasılsa 15-20 yıl sonra çocuklar photoshop kullanmayı bilerek doğmaya başlayacaklar. Birinden isteyiveririz bana bir dünya turu arttırır artık:P
Not: Seyyar Sahne'nin sahneye koyduğu Oğuz Atay'ın romanından uyarlanan Tehlikeli Oyunlar'ı izledim cumartesi akşamı, İTÜ Maçka Kampüsü'nde. Oyuncunun performansı açısından gerçekten görülesi bir oyun, çok beğendim ama mümkünse İTÜ'deki salonda izlemeyin derim.

18 Şubat 2010 Perşembe

yazdan kalma bir günden

Yazdan kalma bir havada, canım İstanbulum'da sahil keyfi yaptım bugün...


Sahilde yürüyüş ve kayalıklara oturup denizi seyretmek sahil keyfinin olmazsa olmazları. İki damla güneş görür görmez hemen mayışıp yayma moduna geçen kedilerdeki amaçsızlık ve kedilerin rehavetinden yararlanıp meraklarının peşinden giden köpekler beni mest ettiyse de günün sürprizi tavuskuşları oldu. Uzun zamandır görmeyip de unutmuş muyum tavuskuşlarını nedir, bugün bir kez daha ne kadar büyüleyici yaratıklar olduklarının farkına vardım. Hele albino olduğunu varsaydığımız bir tanesi gerçekten büyüledi beni. Buyrun güzelliğine siz de kapılın efem...



Bugünü hafif dalgalı denizin huzur veren sesiyle, gemilerin düdükleriyle, kayalıklarla ve dürüm-çay-dondurma üçlemesiyle hatırlamak istiyorum. İçinde deniz olmayan bir şehrin ne kadar sıkıcı olduğunu 567898765456789. kez idrak ettim bugün. Sanırım yavaştan gidiş fikri yerleşiyor bende, duygusallaşıyorum, İstanbulum'u nasıl arkamda bırakacağımı düşünüyorum. İstanbulum'u ve içindeki sevdiklerimi... Neyse ki daha çok var. Ama denizi ve sesini özleyenlere gelsin bu da:

17 Şubat 2010 Çarşamba

ama yok artık!

Dünden beri haberleri şaşkınlıkla izlemekteyim. Her seferinde "Bu da sondu artık bundan sonra bu ülkede hiçbir şey şaşırtamaz." diyorum ve bir süre sonra yeniden feleğimi şaşırtacak olaylar yaşayabiliyoruz. Garip bir ülkede yaşıyoruz vesselam, çok ama çok garip...

Zamanda bir şekilde bir oynama yapıp bu yaşanan savcı savaşlarını bir de Evicmen ile irdeleyebilmeyi isterdim. Muhtemelen açık havada bir yerde, o sinirden sigaralarını arka arkaya yakabilecekken...

15 Şubat 2010 Pazartesi

sağlıklı (!) yaşam



Annemin sağlıklı yaşam merakı, birkaç haftalık misafir maratonundan sonra yine yeni yeniden başladı. Kendileri arkadaşlarına giderken, ben evde brokoli çorbası, fırınlanmış karnıbahar, haşlanmış tavuk ve makarnayla kalakaldım. "Korkunun ecele faydası yok" mottosuyla tembelliğimi birleştirdim ve sırf ısıtma derdinden kurtulmak için hala fırında olan karnıbaharı seçmiş bulundum bir kere... Öte yandan bu 4lü içinde ikinciyi seçmek zor olmadı, ısıtmak da zor gelmedi neden acaba :P

Yaptım bir hata, üstüne kaşar koyduğu için annemin "Aaa tıpkı börek gibi!" dediği karnıbaharı yemiş bulundum. (Börekseverler cemiyetinin bu teşbihe tepkilerini heyecanla beklemekteyim) Daha doğrusu yiyememiş, yarıda bırakmış... Karnıbaharın ne şekilde olursa olsun tuhaf bir oluşum olduğuna kanaat getirdim en sonunda. Varoluş amacının ağızda kötü bir tat bıraktıktan sonra mideye inip tokluk hissi yaratamadan süblimleşmek olduğunu düşünüyorum artık. Evet saçmalıyorum farkındayım, sağlıklı yaşam sağlığımı bozdu. Makarna bile kurtarmadı durumu, midem bulanıyor, başım dönüyor, bana bir şeyler oluyor, hani benim çikolatalarım?????