31 Aralık 2011 Cumartesi

eski yıl yeni biz...

Takvimin aralıktan tekrar ocak ayına dönmesine, 2011'den 2012'ye geçişe, yeni yıla saatler kala yorgun bir şekilde yazıyorum bu kez. 12 ay öncesine göre çok daha fazla şey görmüş, yaşamış, mezuniyet korkusuyla tanışmış, mezun olmuş, hemen yeniden okula başlamış, gülmüş, kırılmış, ağlamış, yorulmuş ve bir yılda bir yaştan daha fazla büyümüş olarak...

Böyle midir bu yıllar? Artık "o yaşlara" geldik mi gerçekten? Yaşlandık hey gidi muhabbeti değil bu yaptığım, ama anne-babalarımızın cümleleriyle konuşmaya başlamadık mı git gide? Büyüdük, yetiştik, yetişkin olduk... Hayat bunu eskisinden daha sık yüzümüze vurur oldu.

Eskiden bizden saklanan hayatın sevimsiz kısımları artık belki de bizlerin başkalarını düşünüp başkalarına alıştırarak anlatmamız gereken durumlar haline geldi. Büyümenin en büyük işareti bu belki de. Bir de ölümün size ne kadar yakın olduğunu görmek. Ölümle ilk kez tanışmadım elbet, tersine küçük denilebilecek yaşlardan beri aramızdaydı bir şekilde. Ama yaşıtlarımızın ölümleri yeni bizim için. Büyümenin bir başka işareti... Geçen yıl aralık sonu aramızdan ayrılan, haberi ise ancak şubat ayında bize ulaşan henüz 25 yaşındaki Rocco... Bu yılın aralık sonu aramızdan ayrılan ve bugün uğurladığımız henüz 23 yaşındaki Orkan... Şubat ayının üstünden 10 ay geçti de o anki hislerim hiç değişmedi. Sözler bir yerde düğümlenmekten başka bir işe yaramıyor. Umarım gittiğiniz yer bu dünyadan daha çok huzur verir sizlere...

Yılbaşı öyle inanılmaz kutlamalar yapma, deli gibi eğlenme hissi yaratmadı bende hiçbir zaman. Ama adının yeni yıl olması bir umuttur her zaman. Yeni şeyler dileme hakkı verir sanki bize, yeni beklentilere girmek için bir bahanedir. Bu hakkı kullanma niyetindeyim bu sene de. Hele de 2011'de dünya bu kadar karışmışken ucundan tutacak bir umuda ihtiyacımız var diye düşünüyorum. Belki de ben böyleyim bilemiyorum. Yurtdışı ve yurtiçi gündemde ve günlük hayatımızda kötü haberler üst üste gelmişken yeni yıldan eski hayallerimizi yeniden dileyelim, sağlık barış, mutluluk isteyelim, hiçbir işe yaramasa da bir an olsun polyannacılık oynayalım diyorum.

Hepimize sağlık ve mutluluk getirsin bu yıl, gerisi bir şekilde hallolur nasıl olsa. Herkese iyi yıllar olsun!

11 Aralık 2011 Pazar

sosyal medya, sosyal hareketler, işgal ve demokrasi

Başlık uzun oldu. Ama bu kez niyetim kendim uzun uzun bir şeyler söylemektense buraya gelenleri bir yazıya yönlendirmek...

2011'in sonuna gelmişken geri dönüp bir bakarsak, bu yıl akıllarda dünyanın dört bir yanında sosyal medya üzerinden örgütlenip değişim talep eden sosyal hareketlerle kalacak diyebiliriz sanırım. Ben de Occupy Wall Street hareketi örneğinde sosyal medya üzerinden gelişen doğrudan demokrasi denemeleri üzerine bir ödev için çıkmıştım yola. Ama kaynaklarımdan biri son günlerin gündemine de bu kadar uygun olunca paylaşmadan duramadım.

Bob Samuels'in Facebook, Twitter, YouTube -and Democracy yazısını vaktiniz varsa okuyun. Zamanın ruhuna dair güzel tespitler bulabilirsiniz.

Özetsiz, spoilersız yapamam diyenler de buyursun:
"... One of the central strategies used throughout the demonstrations was for students, workers, and faculty members to compile a list of demands representing the different groups and then present these demands to the administration during a building occupation.What was so powerful about this strategy was that the demands were so diverse, and no single group tried to control the process. ... The new generation of students demands to be heard, and the changes in the nature of social movements mean not only that universities have to become more open and interactive but also that faculty members who hope to collaborate with student protesters have to learn how to accept a new mode of political organization."

9 Aralık 2011 Cuma

starbucuks ve işgal

Uzun zamandır yazmamıştım buralara. Okul açılsın artık diye kıvranırken sıkı bir koşturmanın içine düştüm, ama şikayetçi değilim halimden o ayrı.

Lakin 3 gün önce başlayan "Boğaziçi'nde Starbucks Şenliği" bu kadar gündeme oturunca birkaç kelam etmek gerek artık diye düşündüm. Sağda solda, özgürlükleri savunduğunu iddia eden bazı platformlar ve kişiler tarafından o kadar sığ şekillerde eleştirildi ki dayanamadım. Uzun olacak biliyorum, kim okur, kimin umrunda olur bilemem ama yazmak gerek...

Salı günü Starbucks protestosuna katıldım, onlarla yürüdüm, sonra da Starbucks'ı işgal ettim. Ders vaktim gelince kalktım. Okula lisanstaki kadar sık gitmediğimden ve yoğun bir döneme girdiğimizden yanlarına gidemeyebilirim tekrar belki ama onları destekliyorum.

Boğaziçi'ni bilmeyenler için sığ bir anti-Amerikan eylem gibi durabilir ama iş o kadar basit değil. "Starbucks'a karşı çıkıp sol bir eylem yaptıklarını sanıyorlar ama kendi çıkarlarına dokunduğu için yapıyorlar" diyenlere peşinde koşulan çıkarın ucuz ve düzgün yemek olduğunun hatırlatılması gerekir. Boğaziçi'nin yemekhanesi diğer devlet üniversitelerininkilerden daha pahalıdır üstelik yemekleri de kötüdür. Sadece belli saatlerde açık olduğundan o sırada dersiniz varsa elinize kalan tek alternatif kantindir. Üç kantin vardı ben Boğaziçi'ne girdiğimde; teras (sosyete) kantin, çarşı kantin, orta kantin. Bu kantinlerin hepsinin oturma yeri vardı. Teras kantin lakabından da belli olduğu gibi diğer kantinlerden pahalıdır içinde bir adet robert's coffee de vardır, çarşı kantin 5 farklı büfede farklı çeşitlerde ve fiyatlarda yemeklerin alınabileceği ortalama ama kullanışlı bir kantindir, orta kantin ise diğer ikisinden daha ucuz ve sosyalist öğrenciler tarafından tercih edilen bir kantindir. En azından öyleydi. Önce orta kantin kirayı ödeyemeyip okul dışına çıktı ve orta kantin onarıma girdi. Şimdiki orta kantin oturma yerleri bakımından öğrenci işidir ama fiyatlar yüksektir, çorba, sandviç, çay ve bilimum kahve satar. Geçen yıl da teras kantin ve sonra da çarşı kantin onarıma girdi ve onarımdan resmen hasarla çıktı. Teras kantin eskiden çarşı kantinin oturma yerlerinin olduğu bölüme alındı, fiyatları her zamanki gibi öğrenci harçlıklarına göre pahalı. Bunun yanında kendisi şu an çin usulü tavuk vb öğrenci (!) yemeklerinin yanında güney kampüste bir tost alabileceğimiz tek yer olduğu için okulun tüm yükünü çekmekte ve kuyruklar alıp başını gitmekte. Dört gözle çarşı kantin açılsa da bu kalabalık bitse derken çarşı kantinin açılmasıyla, hiç açılmaz olaydı da dedirtti evet. Çarşı kantini "ortalama bir kantin" yapan büfelerin hiçbiri çarşının yeni halinde kendine yer bulamadı. Eskiden berber, burc store, kırtasiye, 4 büfe ve diğer 4 büfeden yüksek fiyatlarıyla ayrılan bir wonderland varken şimdi 4 büfenin yerinde yeller esiyor. Diğer saydıklarım bazı yer değişiklikleriyle yine çarşı kantinde yerini alırken artık yanlarında Starbucks ve yakında açılacağı müjdelenen (?) Subway var. 

Okulda öğrenci işi yemek diye tabir edilen; tost, poğaça, gözleme, pide, pilav, salata satan yerler kapatılıp 4. kahveci ve 2. öğrenci bütçesini aşan sandviççi açılınca bardak taştı. Starbucks da çarşı kantine açılan ilk dükkan olması sebebiyle bu bardağın taşma durumuna sembol haline geldi. İşgal edilenin Starbucks olması bu yüzden. Öğrencilerin yemek ve kapalı mekanda oturacak yer sıkıntısı had safhadayken, alay eder gibi 4. kahvecinin (içinde oturabilmek için önce kahve almanızı gerektiren bir kahveci) açılması, okul yönetiminin kafasına göre okulu ihaleye açması yüzünden bu tepki. Yönetimden tepkilere aydınlatıcı cevap gelmemesi ve Starbucks'ın etrafında yemek kokusu istemediği iddiaları da cabası. 

Tam da bu yüzden "Beğenmeyen Starbucks'a gitmesin" argümanlarıyla çözülemeyen bir sorun bu. Starbucks'ın oradaki varlığı, "beğenebileceğimiz" kantinlerin açılmasına engel olduğu için. Koku moku iddiaları doğru değilse bile maddi olarak içinde Starbucks'ın yer aldığı bir kantini sıradan büfeler karşılayamayacak olduğu için. Bir devlet üniversitesi olduğu unutulmaması gereken Boğaziçi Üniversitesi'nin öğrenci kantinin gittikçe alışveriş merkezlerinin yemek katına benzediği için.

Ve yine tam da bu yüzden "sanki dışarıda gitmiyorlar Starbucks'a" denerek eleştirilebilecek bir durum da değil bu. Evet hepimiz gidiyoruz Starbucks'a, ama okul dışında isteyerek Starbucks'a gitmek ayrı şey, okul içinde Starbucks'ın dayatılması ayrı şey. Zorla kahve aldırma temelli bir dayatma değil elbet, beraberinde getirdiği sonuçları bakımından bir dayatma.

Boğaziçi Üniversitesi'nin YÖK'ten baskı gördüğü, bütçesinin, kadrolarının kısıldığı doğrudur. Ancak Boğaziçi Üniversitesi Starbucks vb. markalaşmış şirketlere muhtaç değildir. Bu okulun bir Mezunlar Derneği var. Ülkedeki iş adamlarının hatırı sayılır bir kısmı Boğaziçi Üniversitesi mezunuyken, Boğaziçi Üniversitesi mezunu onca zengin/ünlü insan varken Boğaziçi Üniversitesi'ni markalara ihale etmek kolaycılıktır, gözü doymamaktır. Öğrencileri ve öğretim üyelerini okulla ilgili kararların dışına itmek Boğaziçi'ni Boğaziçi yapan özgürlük ortamını ayaklar altına almaktır.

Çarşı kantinin fiyatları da yüksekti demek bence başka tartışmanın konusudur. Öyle ya da böyle ortalama kantinimiz çarşı kantin elimizde kalanların en ucuzuydu, şimdi muhtemelen en pahalısı olacak. 

Öğrenci Kolektifleri üyesi olmadığım, kimi eylemlerini desteklediğim, kimilerini beğenmediğim ancak (bugünlerdeki davaları da göz önünde bulundurarak) varlığının da üniversite gençliği için bir değer olduğunu düşündüğüm bir örgüt. Starbucks'ı işgal etmelerini de destekliyorum. Bu işgalde Starbucks'ın mekanına, ürünlerine vs. zarar verilmemesinin, işgale rağmen Starbucks'tan kahve almak isteyenler ve onların kahvelerini hazırlayan çalışanlara engel olunmamasının altını çizmek gerekir diye düşünüyorum. Öğretim üyelerinden derslerini buraya taşıyanların duyarlılığının da... Bir amaç için iyi ya da kötü örgütlenip barışçıl bir eylem yapmanın, aradan cımbızla slogan seçip de söylem üzerinden eleştiri yapmaktan daha değerli olmasının da...

Destekliyorum, çünkü taleplerinin haklılığına inanıyorum, taleplerinin haklılığına bizzat tanığım. Çünkü okulda öğrenci tarzı yemek yiyecek, kapalı mekanda oturacak yer kalmadı. Çünkü Boğaziçi eski Boğaziçi olmaktan giderek uzaklaşıyor.

Düzeltme: Öğrenci Kolektifleri'nin eylemin sahibi değil katılımcısı olduğu, işgalin birçok bağımsız grup tarafından kararlaştırılıp uygulandığı yönünde bir uyarı gelmiş. Eklemek gerekir.

15 Eylül 2011 Perşembe

tembelin şarkısı

Durumum özetle bu işte. Yazmadım etmedim diye kayboldum sanmayın efem. Tembeldim sadece...

Yazın ilk bölümü çılgın bir dönemin yorgunluğunu atmakla geçti. Sonrasında bir şekilde tatil de yalan olunca iyice serdim kendimi yazın ikinci bölümü de o yayışla geçti.

Tatil olmayınca ben de Rumeli Kavağı'na vurdum kendimi de en azından azıcık denize girmiş oldu bünye, ah İstanbul'un her yerinde denize girilebilse hayat bayram olsa hayıflanmaları da yanında geldi tabii...

Onun dışında aylak günlerimde ne zaman açsam karşıma çıkan ve zamanla stockholm sendromuna bağlayan "doktorlar kanal"a da ne desem bilemedim, sayesinde topluca/toplumca şizofren olup kendimizi doktor sanmamıza az kalmıştı zira. Zaten bir yandan da sevgili midemle kavga kıyamet halindeyiz iyice havaya sokuyordu insanı. Neyse bu ara basketbol, voleybol derken kurtulduk kendisinden iyice sıyırmadan şu master da bir başlasa artık iyi olacak yoksa gidişim gidiş değil.

Ev basmasından kaynaklanan uyku hali başladı yine bakın, en iyisi gidip kıvrılayım ben yine bir köşede...

23 Temmuz 2011 Cumartesi

a tribute

Müzik dünyasına kötü bir haber düşmüş bugün, Amy Winehouse ölmüş...

Bu da buradan bir tribute olsun bari, you know i'm no good diyen ve artık rehab'lere zamanı kalmamış olan Amy'e. O zaman back to black...

14 Temmuz 2011 Perşembe

bir devrin sonu...

Bir devrin sonu ya da orijinal haliyle end of an era... Ne derseniz deyin Harry Potter'a dair beklenecek bir şey kalmaması bir devrin sonudur benim için. 4 yıl önce son kitapla fena burkulmuştu içim ama hiçbir zaman beklentimi tam karşılayamayan filmleriyle avutmuşum kendimi meğer dün anladım. 7. filmin 2. yarısı da bitince, "eski dost" Harry'e dair beklenecek "yeni" bir şey kalmadığı gerçeğiyle yüzleştim.

Kendimizi artık çocuk olarak tanımlamak istemediğimiz yaşlarda çıkmıştı karşımıza Harry. Bizden sadece 1-2 yaş küçüktü ve ergen günlerimizin eşlikçisi olmuştu. Bir çırpıda bitirilen kitaplar o kadar bağımlılık yapmıştı ki Türkçe'ye çevrilmesini bekleyemez olmuştum 4'ten sonra. Gittikçe karanlıklaşan, olgunlaşan, heyecanlanan kitaplar birçoğumuza derslerden çok daha iyi öğretmişti İngilizce'yi. Ve benim için 7. kitapla zirve yapmış, kurgusuna, 3-4 kitap öncesinin detayını sonlara geldikçe baş tacı yapmasına, her şeyi çözümleyip soru işareti bırakmadan bağlamasına hayran bırakmıştı. Ölümleriyle ve bitimiyle ağlatmıştı. "Ah o epilog olmasaydı"dan başka ağzımı açıp da bir söz söyleyememiştim 7. kitaba karşı. Ta o zamandan korkusu sarmıştı beni bu kitabı nasıl filme aktarabilirler ki diye. Ah keşke yanılsaymışım. Keşke kitaptan neredeyse tek ciddiye alınan  "Voldy's gone mouldy, so let's have some fun" mottosu olmasaymış...

İki bölüme ayrıldı ama olmadı, olamadı. Tatmin etmedi beni sinema finali. "Eski dosta" böyle veda etmek haksızlık dedirtti bizlere ve kitabı sevenlerine. Acilen "yetişkinler için" Harry Potter finali istetti. Üstüne bir de artık merakla bekleyeceğimiz bir Potter kalmamasının burukluğu kaldı. Üniversite bitti, ilk gençlik arkadaşımız gitti. Ne kaldı.. ne kaldı?

Efem bundan sonrası 7. filmin ikinci bölümüne dair spoilerlardan bir demettir. İçimdekileri yazmasam, filme saydırıp döktürmesem içimde patlardı. İzlemeyen ve keyfimizi kaçırma diyen izleyene kadar okumasın, kaçsın kurtarsın kendini. Bir devrin sonunu getirsin gelsin geyiklerini çevirelim :)
----------------------------------------

Ah ulan David Yates! Yaktın beni!

O ne biçim savaş sahnesidir, o ne yandan yemiş savaş anlayışıdır?! Nerdeee o yüzlerce kişinin nefesini tutarak izlediği, Harry ve "Riddle"ın daireler çize çize büyük ana hazırlandığı, Harry'nin lafları yapıştırı yapıştırıverdiği muhteşem son... nerdeeee Harry ile Voldemort'un kimse görmeden okul yıkıntıları arasında düello yapmaya çalışması, yetinmeyip birbirine resmen kafa göz dalması, yetinmeyip birbirilerine sarılaraktan (!) köprüden atlaması. Yıktın hayallerimi Yates! Hani benim görkemli Battle of Hogwarts'ım, hani ev cinleri, hani centaurlar?? Gönül Harry'nin Carrow'lara cruciatus yapışını da görmek isterdi ya, savaş gördün mü ki onu göresin diyen sesleri duyar gibiyim. Peeeh..

Hani Grindelwald? Adam süs olsun diye mi çaldı ilk filmde asayı yahu? İkinci filmde hiç adı anılmasın diye mi? Hani Albus Dumbledore'un geçmişi, yalanları? Hani King's Cross'ta Dumbledore'un Harry'e neden ölemediğini açıklaması? Okumayan ne bilsin 4. kitapta Harry'den alınan kanla kurulan bağlantıyı! Breh breh breh. Adamcağıza ahrette bi de ugg giydirmişsiniz iyice maymun olmuş elinizde!

Zaten herkes de bi espritüel olmuş, ölmeden önce son esprimizi yapalım der gibi dolaşıyor... Neville anladık önemli karakter de, o Death Eater'lara bir nanik yapmasının eksik kaldığı yerin anlamı ne? Ya da kafasına taş mı düştü, nerenizden uydurdunuz da Luna'ya aşık oldu! Harry ona söylemeden nasıl bir içgüdüyle Nagini'yi öldürdü bu Neville! 7. kitapta ezik Neville olgunlaşıp savaşçı olmuş, Harry de zeki ve karizmatik lidere dönüşüvermişti ama sizin elinizde ezik geldi ezik gitti yavrucaklar...

İçimin acısı Fred'in ölümü nerde? Kesecek başka sahne mi bulamadınız ayol? Hayallerim vardı, kitapta nasıl şoka girdiysem filmde de o hislerle ağlayacaktım... Fred'imin cesedini şöööyle bir uzaktan görüvermekle yetindik. Böhüü. Fred hak ettiği sahneyi alamayınca Teddy Lupin'in de adının bile geçmemesine ağlayacak hale geldim. Harry vaftiz baba oldu diye sıkıştırıvereydiniz bir yere, epilogdan Teddy'i çıkarmayaydınız çatlar mıydınız?

Snape'im niye kayıkhanede öldü ya? Bağıran barakanın hatıraları vardı bizde, benimsemiştik onu biz. Zaten anıları da gözlerimizi doldurduysa Alan Rickman sayesinde. Ayrıca koskoca Birleşik Krallık semalarında kızıl saçlı mavi gözlü bir kadın bulamayıp Lily'i en az benim kadar kahverengi gözlü seçmeniz de beni benden aldı. Hadi yeşili mavi yaptınız bari mavide kalaydınız canlar. Annesinin gözleriyle alakası yok Harry'ninkilerin zavallı Snape o yüzden ölürayak açıklama yapmak zorunda (!) hissetti kendini zaar...

Harry'nin ölüme kimseye söylemeden gitmesi gerekiyordu, işin güzel yanı Harry'nin ölüm tedirginliğinde kendini  herkesten soyutlaması, veda edersem yapamam diye düşünmesiydi. Gitti çat diye söyledi Ron ve Hermione'ye, Hermione'yle sarmaş dolaş oldular falan.. Hoş Ron anladı mı emin olamadık. Onların Hagrid'in kucağında Harry'i görüp bağırıp çağırması gerekiyordu yahu, işi dramatik yapan Voldemort'la sarmaş dolaş köprüden atlamak değil buydu. Atlamak demişken ölü sanılan Harry'nin Hagrid'in kucağından atlaması kadar saçma bir sahneyi nasıl çektiniz, çektikten sonra hiç mi izlemediniz?

Ron canımsın, ciğerimsin, gingersın, göbekli ya da göbeksiz severim seni. Ama koca kafandan dolayı 7 yıldır beklediğimiz öpüşmeden hiçbir şey anlamadık yahu!

Gringotts bölümü şahaneydi ama bak hakkını vereyim David. Helena Bonham Carter bilir işini. Manyaktı, psikopattı, evildi falan da adam gibi bir ölüm sahnesini hak etmişti Bellatrix. Nedense onun da ölüsünü göremedik Voldemort'la toz bulutu olup göçtü bu dünyadan. Oysa amaç onların da herkes gibi öleceğini göstermek değil miydi?

Sonunda müdürün odasına gitmeden, kendi asasını onarmadan çat diye kırdı ya Harry Elder Wand'ı... Aha da öyle kırdın hevesimi işte. Harry de bi dal parçası bulur onu asa yapar artıkın derkeeen o epilogu da gördüm tam oldu. Hayır zaten kitapta da gereksizdi o, o kısmı atsanız yerindeydi. Hadi atmadınız bari Rowling'in o kısmı yazma amaçlarımdan biri dediği Teddy'ciği koyaydınız da içimize su serpileydi. Ama yok Ginny ve Draco'ya fena koyan yıllar Ron'a göbek, Hermione'ye tayyör-pardesü, Harry'e de sakal-ceket olarak geri dönmüş.

Olmamış diyor, savaş ve ceset göstermekten çekinmeyen bir yetişkin sürümü için inanmaya devam ediyoruz...

3 Temmuz 2011 Pazar

mezun

3 gün 3 gecedir mezuniyet telaşında ve öncesinde de birkaç günü hazırlık peşinde geçirdikten sonra nihayet olduk biz. Mezun olduk.

Kep atma töreninden aklımda kalacaklar bizim bölümün pankartının unutulması olmasına rağmen yılmayıp yürüyüş sırası için sıkıştığımız çalılık kılıklı yerde duruma el koyarak pankartı "Küresel ve Uluslararası İlişkiler"den el yordamıyla olması gereken "Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler"e çevirmemiz ve akabinde gelen ne menem bölümmüşüz demek ki bizi unutmuşlar hissi olsa da... Hocalarımız törene gelmeye tenezzül etmemiş olsa da... Uzun konuşmalar, saçma konuşmalar, o konuşmaların içine giren "Hong Kong'a giderken bavula konan ekmekler", "Bu okulda çok çınar var" ile başlayan Wikipedia çınar ağacı bilgileri ya da uzayıp giden "Selam olsun!!"lar duygusallıktan değil sinirden bizi ağlama noktasına getirse de... Diploma töreninde birbirini alkışlayan tek bölüm ve fakat bu arada en oturmak bilmez yaramaz çocuk havasında bölüm olduğunu da gösteren tek bölüm olsak da... Diplomalarımızı alma şeklimize çok bayılmasak da...

Boğaziçi bizim evimizdi 4 yıldır. İçinde türlü mutluluklar, sıkıntılar, üzüntüler yaşadığımız, saçmalıklar yaptığımız ve çimlerinde yata yata büyüdüğümüz yerdi. Ben iki yıl daha bu evde olacağım evet. Ama eskisi gibi de olmayacak tabii. "Those were the days" demeyi bilmek gerek şimdi. O güzel günlere katkısı olan herkese iyi ki varsınız demek de gerek. Seviyorum sizi bilin demek gerek.

Çok duygusal olduysam takılmayınız bana efem. Lisede yaşayamadığım mezuniyeti doya doya ve daha anlamlı şekilde yaşıyorum günlerdir ondandır. Okulun bitimiyle etraftan peş peşe duyulan evlilik planları ve hatta baloda şahit olunan evlenme teklifinin ardından "ya biz hakikaten büyüdük ya böhüüü" etkisi de olabilir o ayrı.