Evet yazasım gelmiyor doğru... İçim sıkılıyor öyle sebepsiz, açtığım gibi kapatıyorum blogu bu aralar nedense. Affola.
Bayram buruktu efem, çok hem de... Hastaneler, bakımevleri derken iyi gelmedi bize, çok şey vurdu yüzümüze. Yıllar geçiyor dedi mesela, yaşlanıyorsun. Hadi sen yaşlan sorun değil ama etrafındakilerin yaşlanması pek öyle kolay olmuyor dedi. Biz de dinledik. Eskileri, eski günleri andık, hepsi de güzeldi.
Bu bayram bir kez daha nefret ettim içinde yaşadığımız zamandan. Sebepsiz... Eski bayram mendillerini özledim mesela, çocukken biriktirdiğim, hala bir köşede duran bez mendiller. Yanlış zamanda doğduğuma dair inancım had safhada yine ama gelir yoklar beni ara ara bakmayın siz.
Ardından da kabus gibi sınavlarla dolu bir hafta geldi. Bitse de gitsek artık. Bir lise son psikolojisi, duvarlardan taşma isteği, kağıtları fırlatıp atma isteği var hepimizde. Ders çalışmak her zamankinden de zor geliyor artık. Gündemin en çok konuşulan konusu, "hadi bitirdik peki mutlu sondan sonra ne olacak master mı iş mi?" sorunsalında master'ı tercih edenlere ermiş gözüyle bakıyorum uzun zamandır. Daha da çok okuma istekleri olması beni resmen dehşete düşürüyor. Tabii bu dehşeti "bu gidişle benden köy-kasaba olmaz" havası izliyor o ayrı bir yazı konusu. Her şeyden kaçma isteğimiz, bir gün çalışmadan emekli olam amacımız var ya, sanırım yaşımızdan çok ruhumuz yaşlanmış bizim.
Böyle işte...
"Küçük mutluluklar, çok eski hatıralar peşindeyiz..."
Bir günün ardından aklıma takılan kareler ve sayıklamadan hallice dağınık düşünceler... İşte öyle bir şey...
26 Kasım 2010 Cuma
5 Kasım 2010 Cuma
OHA!
Polis protestocuları (!) çimlerede itelerken, kargaşada gördüğüm Ceyda aynen böyle dedi bugün. "OHA diyorum başka bir şey diyemiyorum" Kimse bir şey diyemiyor.
4. yılımdayım şu okulda ne önemli adamlar geldi gitti gördük, muhalif grupların onlara tepkisini gördük. Bir-iki pankart, birkaç da kimi zaman kıvrak zeka ürünü, gülümseten kimi zaman da sıradan ötesi slogan. Budur yani. Boğaziçi budur. Herkes özgürce söyler görüşünü, beğenirsin beğenmezsin, ama söyleme hakkına saygı gösterirsin. Öyle önemlidir ki bu hatta, okula ilk girdiğin zamanlar bu duruma alışmakta zorlanırken (eh o zamana kadar öyle yetiştirilmemişizdir malumunuz) aradan geçen zamanla bir bakarsın en katılmadığın görüşün bile dillendirilebilmesi gereğini savunur olmuşsun. O birbirine laf atan bildiriler hoşuna gitmeye başlar, bu ülkede başka yerde göremediğin bir rahatlıktır bu çünkü. İlk zamanlarında "hiç kimlik sorulmuyor güvende miyiz alooo?" derken zaman geçtikçe bu düzenin de rahatlık olduğuna inanırsın. Bırakın 40 yılda bir gelen polisi (sivili bol miktarda tabii onu da yemiyoruz merak etmesinler) kapıdaki güvenliğin kimliğini sorması bile rahatsız eder. Bizim topraklarımızdır orası çünkü. Boğaziçi -en azından verdiği his olarak- bizimdir, öğrencilerin öğretenlerindir. Ya da en azından öyleydi. Bugüne kadar...
Bugüne kadar Başbakan'dan çok daha önemli kişiler gelip gitmiştir dedik ama kimse görmedi bugün gibisini. 7-8 tane benim sayabildiğim çevik kuvvet otobüsü, bir o kadar polis minibüsü ve kim bilir kaç katı polis arabası... Neden? Kimin için? En fazla 40-50 kişi pankart açacak diye mi bu kadar eziyet? Haydi geldiler bir gün deriz polis fobimizi görmezden geliriz diyelim. Nereye geldiniz siz pardon? Yurt binalarına keskin nişancı koymak ne? Burun buruna durduğumuz çevik kuvvetin o silahları ne? O eller niye tetikte ikide bir? Ya o biber gazları ne? Gaz maskelerinizle gelmişsiniz pek tabii ileri görüşlüsünüzdür malum. Bizim maskemiz mi vardı biber gazımız mı silahımız mı? "Başbakan mı geliyormuş Cumhurbaşkanı mı?" diyordunuz ya hani, siz o kim olduğunu bile bilmediğiniz kişileri korurken bizi kim koruyacaktı sizden, bunu da düşünmüş müydünüz?
Bugün o meydandaki çoğu kişi sadece izlemeye gelmişti biliyor muydunuz? Siz kalkanlarınızla insanları ittirip kaktırıp biber gazı sıkmasaydınız üstlerine, bir avuçtu aslında eylem yapan. Sonra bütün meydan oldu birden, acaba neden? Hatta siz de eğleniyordunuz başta itiraf edin, geyik muhabbetlerinizin yanında bir çekirdekleriniz eksikti. Sonra birileri bir şeyler fısıldadı, yollayın bunları dedi herhalde. Siz de haklısınız tabii. Daha ne yaptığınızdan, kimi koruduğunuzdan bihabersiniz durup da "Neden?" diyecek haliniz yok ya!
Biz meydandaydık göremedik geri kalanını tabii. İyi ki görmemişiz. TB'yi basmak ne? İnsanları dersten çıkarmak (ders de yasak artık belki de), tartaklamak bir de orada çok sevgili biber gazını sıkmak ne? Ya kantini dağıtmak? Bir pankart mı battı size? Ne yazıyordu orada baktınız mı hiç? Bu mu battı size? "Ne sermaye ne devlet. İş ekmek adalet". Bu muydu alıp veremediğiniz. O "yakaladıklarınızı" "teslim ettiğinizi" iddia ettiğiniz adalet miydi dillendirilmesi sizi rahatsız eden? Ayna mı tutuldu adaletinize ne oldu? "Biz parasız eğitim pankartı açan liselilere işkence etmiş ülkeyiz, bu üniversitelilerin pankartını mı alaşağı edemeyeceğiz" diye mi düşündünüz yoksa?
Öğrenciler gidince nasıl da güzel oldu ortam değil mi? Hava mis, çimenler güzel, kedi köpek falan oh cennet. Öğrenciler olmasa ne güzel açardınız o laboratuvarları, okulları... Hatta okullar da olmasa ne güzel yönetirdiniz maarifi siz değil mi?
Sahi kimdiniz siz? Bir de bir Kadri Özçaldıran vardı bir aralar sahi ne oldu ona biliyor musunuz?
4. yılımdayım şu okulda ne önemli adamlar geldi gitti gördük, muhalif grupların onlara tepkisini gördük. Bir-iki pankart, birkaç da kimi zaman kıvrak zeka ürünü, gülümseten kimi zaman da sıradan ötesi slogan. Budur yani. Boğaziçi budur. Herkes özgürce söyler görüşünü, beğenirsin beğenmezsin, ama söyleme hakkına saygı gösterirsin. Öyle önemlidir ki bu hatta, okula ilk girdiğin zamanlar bu duruma alışmakta zorlanırken (eh o zamana kadar öyle yetiştirilmemişizdir malumunuz) aradan geçen zamanla bir bakarsın en katılmadığın görüşün bile dillendirilebilmesi gereğini savunur olmuşsun. O birbirine laf atan bildiriler hoşuna gitmeye başlar, bu ülkede başka yerde göremediğin bir rahatlıktır bu çünkü. İlk zamanlarında "hiç kimlik sorulmuyor güvende miyiz alooo?" derken zaman geçtikçe bu düzenin de rahatlık olduğuna inanırsın. Bırakın 40 yılda bir gelen polisi (sivili bol miktarda tabii onu da yemiyoruz merak etmesinler) kapıdaki güvenliğin kimliğini sorması bile rahatsız eder. Bizim topraklarımızdır orası çünkü. Boğaziçi -en azından verdiği his olarak- bizimdir, öğrencilerin öğretenlerindir. Ya da en azından öyleydi. Bugüne kadar...
Bugüne kadar Başbakan'dan çok daha önemli kişiler gelip gitmiştir dedik ama kimse görmedi bugün gibisini. 7-8 tane benim sayabildiğim çevik kuvvet otobüsü, bir o kadar polis minibüsü ve kim bilir kaç katı polis arabası... Neden? Kimin için? En fazla 40-50 kişi pankart açacak diye mi bu kadar eziyet? Haydi geldiler bir gün deriz polis fobimizi görmezden geliriz diyelim. Nereye geldiniz siz pardon? Yurt binalarına keskin nişancı koymak ne? Burun buruna durduğumuz çevik kuvvetin o silahları ne? O eller niye tetikte ikide bir? Ya o biber gazları ne? Gaz maskelerinizle gelmişsiniz pek tabii ileri görüşlüsünüzdür malum. Bizim maskemiz mi vardı biber gazımız mı silahımız mı? "Başbakan mı geliyormuş Cumhurbaşkanı mı?" diyordunuz ya hani, siz o kim olduğunu bile bilmediğiniz kişileri korurken bizi kim koruyacaktı sizden, bunu da düşünmüş müydünüz?
Bugün o meydandaki çoğu kişi sadece izlemeye gelmişti biliyor muydunuz? Siz kalkanlarınızla insanları ittirip kaktırıp biber gazı sıkmasaydınız üstlerine, bir avuçtu aslında eylem yapan. Sonra bütün meydan oldu birden, acaba neden? Hatta siz de eğleniyordunuz başta itiraf edin, geyik muhabbetlerinizin yanında bir çekirdekleriniz eksikti. Sonra birileri bir şeyler fısıldadı, yollayın bunları dedi herhalde. Siz de haklısınız tabii. Daha ne yaptığınızdan, kimi koruduğunuzdan bihabersiniz durup da "Neden?" diyecek haliniz yok ya!
Biz meydandaydık göremedik geri kalanını tabii. İyi ki görmemişiz. TB'yi basmak ne? İnsanları dersten çıkarmak (ders de yasak artık belki de), tartaklamak bir de orada çok sevgili biber gazını sıkmak ne? Ya kantini dağıtmak? Bir pankart mı battı size? Ne yazıyordu orada baktınız mı hiç? Bu mu battı size? "Ne sermaye ne devlet. İş ekmek adalet". Bu muydu alıp veremediğiniz. O "yakaladıklarınızı" "teslim ettiğinizi" iddia ettiğiniz adalet miydi dillendirilmesi sizi rahatsız eden? Ayna mı tutuldu adaletinize ne oldu? "Biz parasız eğitim pankartı açan liselilere işkence etmiş ülkeyiz, bu üniversitelilerin pankartını mı alaşağı edemeyeceğiz" diye mi düşündünüz yoksa?
Öğrenciler gidince nasıl da güzel oldu ortam değil mi? Hava mis, çimenler güzel, kedi köpek falan oh cennet. Öğrenciler olmasa ne güzel açardınız o laboratuvarları, okulları... Hatta okullar da olmasa ne güzel yönetirdiniz maarifi siz değil mi?
Sahi kimdiniz siz? Bir de bir Kadri Özçaldıran vardı bir aralar sahi ne oldu ona biliyor musunuz?
19 Ekim 2010 Salı
içinden tramvay geçen şarkı
Biraz havamızı dağıtalım dedim. Nedendir bilinmez içinden tramvay geçen şarkı'yı dinlerken buldum kendimi. Nasıl unutmuştum acaba? Aslında çok daha önce, benim Berlin'imden bahsederken anmalıydım onu da...
İçinden tramvay geçen şarkı, Berlin'deki masa başında, ödev başında harcadığım günlerimin eşlikçisi... Ortamın uygunluğuyla listeme dahil olmuş bir daha da çıkmamış bir kuple... Bana Berlin'i, Schlachtensee'yi, odamı, odamdan görünen ağaçları, ahşap duvarımın üstündeki kartları ve notları hatırlatıyor gözümü kapatınca...
Esasında ise -yıl konusunda ben internetin yalancısıyımdır ki- 1986 yılından bir Ferhan Şensoy ve Ortaoyuncular oyunu. Sadece bu videoyla bile Şeşen'lerdeki değişime hayret etme ve Hümeyra'yı sevme sebebi...
İçinden tramvay geçen şarkı, Berlin'deki masa başında, ödev başında harcadığım günlerimin eşlikçisi... Ortamın uygunluğuyla listeme dahil olmuş bir daha da çıkmamış bir kuple... Bana Berlin'i, Schlachtensee'yi, odamı, odamdan görünen ağaçları, ahşap duvarımın üstündeki kartları ve notları hatırlatıyor gözümü kapatınca...
Esasında ise -yıl konusunda ben internetin yalancısıyımdır ki- 1986 yılından bir Ferhan Şensoy ve Ortaoyuncular oyunu. Sadece bu videoyla bile Şeşen'lerdeki değişime hayret etme ve Hümeyra'yı sevme sebebi...
17 Ekim 2010 Pazar
devam...
Hala ölenler ve doğanlar geçiyor önümüzden... Hala allak bullağız...
Bir yanda da hesaplaşmalar var aslında, kendinle hesaplaşmak, etrafındakilerle hesaplaşmak... Bazı şeyleri gözden geçiriyor insan, sonra bir daha geçiriyor, sonra gece uyuyamıyor bir daha kuruyor hepsini. Yıkıyor, kuruyor, yıkıyor, kuruyor.. Eline bir şey geçmiyor tabii ama görüyor insan bazı şeyleri. Umulanlar ve bulunanlar olarak... Ha görmek bilmek ne işe yarıyor derseniz, hiçbir işe yaramıyor tabii ki. Ignorance is bliss diye boşuna dememişler.
Cümlelerimin yüklemleri az bu ara. Hayat bize neler hazırlıyor yaşayıp göreceğiz.
Bir yanda da hesaplaşmalar var aslında, kendinle hesaplaşmak, etrafındakilerle hesaplaşmak... Bazı şeyleri gözden geçiriyor insan, sonra bir daha geçiriyor, sonra gece uyuyamıyor bir daha kuruyor hepsini. Yıkıyor, kuruyor, yıkıyor, kuruyor.. Eline bir şey geçmiyor tabii ama görüyor insan bazı şeyleri. Umulanlar ve bulunanlar olarak... Ha görmek bilmek ne işe yarıyor derseniz, hiçbir işe yaramıyor tabii ki. Ignorance is bliss diye boşuna dememişler.
Cümlelerimin yüklemleri az bu ara. Hayat bize neler hazırlıyor yaşayıp göreceğiz.
11 Ekim 2010 Pazartesi
hastane gerçeği
Hani o çok önemli, hayat memat meselesi sandığımız koca koca dertlerimiz var ya günlük hayatta... Küçücükmüş işte onlar. Günlük hayat böyle pireyi deve yapan bir yapaylıkta akıp giderken gerçekten hayatın ne olduğunu bir hastanede görebilirmişiz, onunla bir yoğun bakım ünitesinin önünde yüzleşebilirmişiz meğer.
Son 3 günü düşününce hayatın ne olduğunu yüzüme yüzüme vuran kareler geliyor gözümün önüne... Cumartesi mesela, annemle yoğun bakımın önündeyiz. "Burası aslında kanser hastanesiymiş aynı zamanda" diyor annem. "Dün geldik daha bismillah birini ex diye çıkardılar önümüzden, prostat kanseri... Yarım saat sonra biri daha götürüldü, kansermiş o da... Daha ilk adımda ne moral kaldı ne bir şey!". Tam o sırada koridorun diğer ucunda kalan doğumhanelerden bir kuvöz çıkarıyorlar. Hemen önümüzde asansör bekliyor hemşire, bebeğin anneannesi ya da babaannesi olduğu anlaşılan bir kadın ve sürekli fotoğrafını çeken bir adamla beraber. Herkesin yüzü değişiyor onunla birlikte, asansör geledursun herkes bir ucundan bakıyor ona. Buruş buruş, minicik, et parçasından hallice bir şey aslında beyazlar arasında görünen. Ama içinde, sımsıkı yumruklarında hayat var. Yoğun bakım önündeki herkesin yüzüne buruk da olsa bir gülümseme konduruyor minik oğlan...
Sonra bugün... Yine aynı yer. "Bak!" diyor annem yine, "Şurdaki bastonlu amca da her gün geliyor, karısı içeride yatıyormuş." 70 yaşın üstünde bir amca, iki büklüm olmuş bastonuna sarılmış... Ama yarım saat hatta belki daha bile az bir süre karısını görmek için her gün kalkıp gelirmiş. Annem devam ediyor yine, "Dün de gelinleri doğumda olan bir çift vardı yanımda, oğulları ikide bir gelip 'Çok bağırıyor, çok canı yanıyor' diye telaş yapıyordu. Sonra çıkardılar içeriden minicik bir bebek Allah bağışlasın". Bu sözler bitiyor bu sefer yoğun bakımdan elini ağzına bastırmış, çığlığını içine atmış gözyaşları içinde bir kadın ve yakını olsa gerek 2 adam çıkıyor. Kalakalıyor herkes. Kimsenin düşünmek istemediği ihtimal bir kişinin başına gelmiş o an işte. Annem tanıyor kadını, "3 gün önce girişimizi beraber yapmışlardı. Kalp kriziymiş. 3 güne uyanması gerek demişlerdi. Demek ki..." diyor. Tamamlamasına gerek yok...
Değişik yerler hastaneler. İnsanı rahatsız edecek hatta allak bullak kadar gerçek yerler. Bunları gördükçe bazen farklı bir boyutta sanıyor kendini insan. Ya da belki dışarıda farklı bir boyuttayız haberimiz yok. Öyle işte... Biz mi nasılız? Nasıl olabilir ki insan?
Son 3 günü düşününce hayatın ne olduğunu yüzüme yüzüme vuran kareler geliyor gözümün önüne... Cumartesi mesela, annemle yoğun bakımın önündeyiz. "Burası aslında kanser hastanesiymiş aynı zamanda" diyor annem. "Dün geldik daha bismillah birini ex diye çıkardılar önümüzden, prostat kanseri... Yarım saat sonra biri daha götürüldü, kansermiş o da... Daha ilk adımda ne moral kaldı ne bir şey!". Tam o sırada koridorun diğer ucunda kalan doğumhanelerden bir kuvöz çıkarıyorlar. Hemen önümüzde asansör bekliyor hemşire, bebeğin anneannesi ya da babaannesi olduğu anlaşılan bir kadın ve sürekli fotoğrafını çeken bir adamla beraber. Herkesin yüzü değişiyor onunla birlikte, asansör geledursun herkes bir ucundan bakıyor ona. Buruş buruş, minicik, et parçasından hallice bir şey aslında beyazlar arasında görünen. Ama içinde, sımsıkı yumruklarında hayat var. Yoğun bakım önündeki herkesin yüzüne buruk da olsa bir gülümseme konduruyor minik oğlan...
Sonra bugün... Yine aynı yer. "Bak!" diyor annem yine, "Şurdaki bastonlu amca da her gün geliyor, karısı içeride yatıyormuş." 70 yaşın üstünde bir amca, iki büklüm olmuş bastonuna sarılmış... Ama yarım saat hatta belki daha bile az bir süre karısını görmek için her gün kalkıp gelirmiş. Annem devam ediyor yine, "Dün de gelinleri doğumda olan bir çift vardı yanımda, oğulları ikide bir gelip 'Çok bağırıyor, çok canı yanıyor' diye telaş yapıyordu. Sonra çıkardılar içeriden minicik bir bebek Allah bağışlasın". Bu sözler bitiyor bu sefer yoğun bakımdan elini ağzına bastırmış, çığlığını içine atmış gözyaşları içinde bir kadın ve yakını olsa gerek 2 adam çıkıyor. Kalakalıyor herkes. Kimsenin düşünmek istemediği ihtimal bir kişinin başına gelmiş o an işte. Annem tanıyor kadını, "3 gün önce girişimizi beraber yapmışlardı. Kalp kriziymiş. 3 güne uyanması gerek demişlerdi. Demek ki..." diyor. Tamamlamasına gerek yok...
Değişik yerler hastaneler. İnsanı rahatsız edecek hatta allak bullak kadar gerçek yerler. Bunları gördükçe bazen farklı bir boyutta sanıyor kendini insan. Ya da belki dışarıda farklı bir boyuttayız haberimiz yok. Öyle işte... Biz mi nasılız? Nasıl olabilir ki insan?
8 Ekim 2010 Cuma
bir istanbul masalı (!)
Bu İstanbul masalında, yağmur yağınca trafiğin yanı sıra hastaneler de sıkışıyormuş anlaşılan. Allah kimseyi düşürmesin diyorum ne diyeyim.
An itibariyle, an be an annemlerle telefonla konuşmak suretiyle, evden bildiriyorum ki Şişli Etfal'de kalp piliyle ilgili bir müdahalede bulunacak birim yok, yoğun bakımında da yer yok. GATA'ya bağlanıyoruz, ilgili birim mevcut ve fakat yoğun bakım yine dolu. Florence Nightingale diyoruz ilgili müdahale SGK kapsamında değil. 4. seçenekte kalp piliyle ilgilenebilecek ve yoğun bakımında yer olan bir yer bulabiliyoruz, ne mutlu (!) bize...
ŞAKA MISINIZ AKŞAM AKŞAM??
00:09 itibariyle edit: Masal devam eder.. Şişli Etfal'in yanlış bilgilendirmesi yüzünden 4. seçenek olarak gidilen Ethica'da da kalp piline bakan kimse olmadığı görülür. Meğer Şişli Etfal sadece yoğun bakım için araştırma yapmıştır. Ethica, Medical Park'a sevk eder ancak bir de bakılır ki oranın yoğun bakımında da yer yoktur. 112 elemanları bile çıldırır, bizden bahsetmiyorum... Neyse ki ölüm kalım seviyesinde değiliz şu an ama bu gidişle nolur, kaç kişi daha hastanelik olur bilemem. Televizyonda gördüğümüz skandallar yanı başımızdaymış aslında da unutmuşuz... İbretlik...
son edit: Avrupa Yakası'ndan umut kesildi. Anadolu Yakası'nın yaşanacak yer olduğuna bir kez daha inandım! Bu da bu geceki ne yapacağını bilemeyen hezeyanlarımın sonudur!
An itibariyle, an be an annemlerle telefonla konuşmak suretiyle, evden bildiriyorum ki Şişli Etfal'de kalp piliyle ilgili bir müdahalede bulunacak birim yok, yoğun bakımında da yer yok. GATA'ya bağlanıyoruz, ilgili birim mevcut ve fakat yoğun bakım yine dolu. Florence Nightingale diyoruz ilgili müdahale SGK kapsamında değil. 4. seçenekte kalp piliyle ilgilenebilecek ve yoğun bakımında yer olan bir yer bulabiliyoruz, ne mutlu (!) bize...
ŞAKA MISINIZ AKŞAM AKŞAM??
00:09 itibariyle edit: Masal devam eder.. Şişli Etfal'in yanlış bilgilendirmesi yüzünden 4. seçenek olarak gidilen Ethica'da da kalp piline bakan kimse olmadığı görülür. Meğer Şişli Etfal sadece yoğun bakım için araştırma yapmıştır. Ethica, Medical Park'a sevk eder ancak bir de bakılır ki oranın yoğun bakımında da yer yoktur. 112 elemanları bile çıldırır, bizden bahsetmiyorum... Neyse ki ölüm kalım seviyesinde değiliz şu an ama bu gidişle nolur, kaç kişi daha hastanelik olur bilemem. Televizyonda gördüğümüz skandallar yanı başımızdaymış aslında da unutmuşuz... İbretlik...
son edit: Avrupa Yakası'ndan umut kesildi. Anadolu Yakası'nın yaşanacak yer olduğuna bir kez daha inandım! Bu da bu geceki ne yapacağını bilemeyen hezeyanlarımın sonudur!
3 Ekim 2010 Pazar
İstanbul özürlü olmak
Kağıt üstünde doğma büyüme İstanbullu olsam da pratikte İstanbul bilgimin İstanbul'un Avrupa Yakası'nın yarısından ibaret olduğunu bir kez daha test ettim onayladım bugün. "Ohh ferah ferah ya Anadolu Yakası'nda yaşamak vardı." diyen ben, bugün köprü yolunu bir türlü bulamayıp, türlü saçma yollara saparak kaybolmayı başardıktan sonra bazı kararları gözden geçirmeliyim sanırım. Daha erken galiba, havalanmamak gerek...
Yolumu bulup toprağıma vardım sonunda ama Moda güzel tabii:)
Not: Toprağım dedim deprem oldu, hadi bakalım..
Yolumu bulup toprağıma vardım sonunda ama Moda güzel tabii:)
Not: Toprağım dedim deprem oldu, hadi bakalım..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)