bir haber etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bir haber etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Şubat 2011 Pazar

bir deli kuyuya taş atar ve...

Tesadüfler boldur hayatta bu bir gerçek. (Hayır Aşk Tesadüfleri Sever'e bağlanmayacak bu yazı korkmayın) Bahsettiğim tarihteki, siyasetteki tesadüfler. Bazı aylar siyasette (şubat, mart, eylül...), bazı aylar doğum ve ölüm tarihlerinde (ocak, şubat, haziran) tekerrür eder gözle görünür şekilde, adeta bir şeye dikkat çekmek istercesine... Şubat kısalığının intikamını alır, bizimle alay edercesine... Evet tarihlerin çakışmasından kaynaklanan tesadüfler var. Hep olacak ve biz, eğer varsa, hikmetini asla anlayamayacağız. Ama her olay içinde tesadüf aramanın paranoya olduğunun fark edilmemesi tehlikeli, ve bunu görmemiz gerek.

Çıkaralım mı ağzımızdaki baklayı artık? Bugün 27 Şubat. Deniz Gezmiş'in doğum günü. Bugün 27 Şubat 2011, Necmettin Erbakan'ın hayatını kaybettiği gün. Tesadüf. O kadar. Altında başka manalar aranmaması gereken, çünkü altında başka manalar olmayan bir tesadüf. Türk siyasi ve sosyal hayatında öne çıkmış iki insanın doğum ve ölüm günleri çakışmış. Biraz deşsek kimbilir kaç tane örnek çıkarılır buna benzer. Yani durmayı bilmek, abartmamak, zorlamamak lazım.

Tabii bir de uydurmamak lazım! Bilgiye ulaşmanın bir tıklama kadar uzağımızda olduğu bugünlerde, bir delinin kuyuya attığı taşın peşinden gitmemek lazım. Ama popüler tabiriyle "sosyal medya" bundan besleniyor tabii değil mi? Bir delinin kuyuya taş atmasından...

Twitter dünyası dalgalandı bugün bu cümleyle: "27 Şubat 1972 Deniz Gezmiş ve arkadaşları için idam mecliste onaylandı İmza atanlardan biri Erbakan. 27 Şubat 2011 Deniz'lere selam olsun!" Onlarca kez retweet edildi bu cümle. Onlarca insan, durup düşünmeden, düşünüp sorgulamadan paylaştı bu cümleyi. Böyle yapınca çok "cool" mu oldular, "siyasi olaylara da işte böyle hakimim", "çok zekiyim şahane de bağlantı kurarım olaylar arasında" havası mı yarattılar birilerinin gözünde acaba? Benim gözüme ise tam da uçurumdan aşağı atlayan bir koyunun peşinden giden sürü gibi göründüler kendileri...

Onlarca kez paylaşılan bu cümledeki tek doğrunun, bugünün tarihi olduğunu o onlarca kişi görmek istemedi. İki dakika durup da önüne gelen bilginin doğruluğunu kontrol etmeye üşenen bünyeler için gelsin o zaman:
-Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan'ın idam kararları 6 Mart 1972'de TBMM Adalet Komisyonu'nda onaylanarak meclise gönderildi. 10 Mart'ta mecliste görüşüldü ve idam kararları onandı. CHP kararı Anayasa Mahkemesi'ne götürdü, karar usul yönünden bozuldu. 24 Nisan'da tekrar mecliste görüşüldü ve tekrar kabul edildi.
-Necmettin Erbakan 10 Mart'ta da 24 Nisan'da da meclisteki oylamaya katılmadı.

Bu bilgilere ulaşmak için meclis arşivlerine girmek gerekmiyor. Basit bir gazete taraması, ki onu da siz üşengeçler için Google yapıyor zaten, bunları görmek için yetiyor. Ama bugün tarih bilgisi ve araştırma duygusu sıfıın altında bir insanın kurduğu bir cümle, pek çok kişi tarafından hiç şüphe edilmeden paylaşılıyor. Bir deli kuyuya taş atıyor, onlarcası çıkarmaya bile çalışmıyor. Bir koyun kendini uçurumdan atıyor, sürü peşinden gidiyor...

Siz, internette her okuduğuna körü körüne inananlar... Hepinizden utanıyorum!
Ve siz, internette her okuduğunu doğru sanıp bunu "haber" sitelerine koyanlar... Hepinizden tiksiniyorum!

6 Eylül 2010 Pazartesi

SeSe

Bu KPSS ile başlayıp bilumum SeSe'lere yayılan kopya haberlerine baktıkça oh çekiyorum açıkçası "iyi ki bitmiş o günler, iyi ki bundan sonra saçma sapan kutucuk doldurmak zorunda kalmayacağım." diye. ÖSS'den ve hasarlarından kurtulduk çoktan, KPSS'ye de girmek gibi bir düşüncem yok, haliyle hayatımdan SeSe'ler silsilesini çıkardım diye mutlu oluyorum açıkçası.

Ama bugün yine aynı düşünceler içindeyken durdum birden. İroniyi gördüm güldüm. Fazla sert olmuşum herhalde ki bütün SeSe'ler çıkmış hayatımdan...


alakasız not: Nihayet Inception'ı gördüm, kafamı karıştırdım, mutluyum, gururluyum!

26 Temmuz 2010 Pazartesi

love parade?

"Love Parade" kavramını, organizasyonunu ya da her neyse işte onu ilk duyduğumda lise hazırlıktaydım. Lise yıllarının kabus Almanca kitabı Moment Mal!'den bir bölümdü benim için... Benim için Love Parade, suyu çıkarılarak yapılan sınavda bütün sınıfın dökülmesi demekti. Üstünden yaklaşık 8 yıl geçmiş de olsa, hemen hemen hepimiz hatırlarız o sınavdan kaç üzerinden 1 aldığımızı hala (16), tıpkı sınıfın en yüksek, efsane notunu (42) hatırladığımız gibi... Love Parade lise yıllarının nefret anlarından sadece biriydi. Erasmus için Berlin'e geldiğimde 17. Juni Straße'nin ne zaman yakınından geçsem ya da konusu açılsa yüz ekşitme sebebiydi.

İşte tam da bu Berlin'de Erasmus münasebetiyle ve yine oldukça münasebetsiz bir şekilde yine hayatıma girdi Love Parade bu akşam... Yaşanan izdihamdan dolayı ölenler olduğunu dün öğrenmiştik dün gerçi. Ama benciliz işte, yakından duymayınca, acısı yakına gelmeyince inanmıyoruz sanki ya da gerektiği kadar sarsılmıyoruz belki de. Yaklaşık 1 saat önce ölenlerden birinin, bi ev arkadaşlarımızın Münster'de Erasmus yapan arkadaşı olduğunu öğrendik. Ve evet sarsıldık... Biz de Erasmus'uz, oraya gidenler arasında bizim de arkadaşlarımız vardı... Ya da aslında Berlin'de yapılsa son birkaç yıla kadar olduğu gibi, bir ihtimal biz de orada olacaktık. Hadi o olmadı, burada az mı gittik böyle festivale, Karneval der Kulturen senin 1 Mayıs benim derken? Aslında ne kadar çok şeyi kılpayı kaçırıyoruz hayatın akışında, belki de kılpayı yaşıyoruz çoğu kez hatta...

Elena'nın arkadaşı kurtulamadı bu kez kılpayı. Aynı yaştaydık oysa, yaşayacağı daha çok şey vardı. Evine dönmesine 1 hafta kalmıştı. Son bir kutlama yapmak istemişti sadece belki de. Ve şimdi... Kimseye yakışmıyor ölüm ya, hele de böylesine diyecek bir şey bulamıyor insan. Çok bile dedim aslında ama yetmiyor. Love Parade benim için sözün bittiği yer artık...

9 Mart 2010 Salı

Q klavyeyi sevmek...

Bugün en yeni "açılımımız" f klavye haberini okuyunca yazın staj yaparken f klavyeyle cebelleştiğimiz günler geldi aklıma. İlk başta diğer stajyer arkadaşlarımla dalgaya almıştık hatta bu klavye işini. "Bak beyin jimnastiği olur böyle f klavyeyle yazmak, beynimizin alışkanlıklarını zorlarız." diyerekten başta biraz denedik, şans verdik kendisine ama nafile. Yazı yazarken parmaklarımızdan çok harflerin nerede olduğunu arayan gözlerimiz yoruldu, sinir stres sahibi olduk, saç baş yolduk ve de yazılması gereken şeylerde de bir arpa boyu yol alamadık. Sonunda değiştirdik f klavyeyi q ile de herkes rahat etti.

O yüzden haberde "f klavye ile Türkçe yazı akıp gidiyor" diye okuyunca, bizim hiçbir yere akamayan yazılarımızı düşünüp düşünüp güldüm. Hele hele "q klavye Türkçe'ye ters" (bizi bozar abi!!) ifadesini görünce daha da çok güldüm. Meğer bugüne kadar q ile hep Japonca yazmışım ben de haberim yokmuş. Hatta bir yerde "Türkiye'de klavyeler Türkçe olmalı!" diye sloganımtrak bir şey daha gördüm ki dağıldım. Sanırım zaten bu klavyelerin q da olsa Türkçe karakterler eklendiği için Türkçe klavye özelliğini kazandığından bihaber yöneticilerimiz de varmış, bu şekilde öğrenmiş olduk.

Demem odur ki, yapmayın etmeyin f klavyenin bulunabilirliğini artırın ama okullardaki klavyelere dokunmayın. Dünyada en yaygın olanı q sonuçta illa ki ileride bir yerde q klavye çıkacak o çocukların karşılarına. Benim bu yaz f klavyeye paralel evrenden gelmiş gibi baktığım duruma düşmesinler...