Sıkıntıdan patlamaya ramak kala biten finallerin ardından mezuniyet hissiyle şampanya patlatmak... Final.. Bitmek.. Okul... Bitmek.. Mezun?
Seviyoruz seni boun, her şey için teşekkürler :)
Bir günün ardından aklıma takılan kareler ve sayıklamadan hallice dağınık düşünceler... İşte öyle bir şey...
bir gün etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bir gün etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
10 Haziran 2011 Cuma
6 Haziran 2011 Pazartesi
ha-ha
Son finaller, bitti bitiyor derken sonunda gerçekten sıyırmaya başladım sanırım ufaktan. Ya da birileri benimle kafa buluyor. Belki de ikisi birden...
Durumumuz şu efem, 2 final kaldı, ikisi de aynı gün. Aralarında 3 saat olduğu için aynı günde olması sorun yaratmayacak (!) olan 2 finale çalışmak için 2 günüm var. Ve fakat en temiz hislerim finaller sırası kaytarma hallerimi bile bir kenara koyduktan sonra tam çalışmaya başlamıştım kiii makale beni sabote etti. Hayatımın 9 yılını "Mitarbeit" ve "Participation" yolunda çürüttükten sonra birinin karşıma geçip "zero-participation"ı savunması, üstüne bir de "In order to stop suffering, we have to stop working!" demesi ve bunun bana ödev olması Boğaziçi'nin bir şakası olmalı.
Bozma kafayı öbür derse bak diyenlere ise, 4. sınıf zorunlusu olan diğer dersin hocasının son 3 haftayı kariyer planlarımıza (!) ayırarak hayatı daraltmayın marangoz olun, aşçı olun, ara verin dediğini hatırlatmayı bir borç bilirim. Bugünkü "çalışmamak için ne saçmalık varsa yapmalıyım" seansımda ise isim-soyaddan meslek bulma zımbırtısını deneyip, ideal mesleğimin "çorbacı" olduğunu öğrenmiş olmam da size benden bonus olsun.
Tamamdır Boğaziçi, bak yüzdük yüzdük kuyruğuna geldik artık ironiye, işaretlere gerek yok. Bir seferde söyle hangi kameraya el sallıyoruz?
Durumumuz şu efem, 2 final kaldı, ikisi de aynı gün. Aralarında 3 saat olduğu için aynı günde olması sorun yaratmayacak (!) olan 2 finale çalışmak için 2 günüm var. Ve fakat en temiz hislerim finaller sırası kaytarma hallerimi bile bir kenara koyduktan sonra tam çalışmaya başlamıştım kiii makale beni sabote etti. Hayatımın 9 yılını "Mitarbeit" ve "Participation" yolunda çürüttükten sonra birinin karşıma geçip "zero-participation"ı savunması, üstüne bir de "In order to stop suffering, we have to stop working!" demesi ve bunun bana ödev olması Boğaziçi'nin bir şakası olmalı.
Bozma kafayı öbür derse bak diyenlere ise, 4. sınıf zorunlusu olan diğer dersin hocasının son 3 haftayı kariyer planlarımıza (!) ayırarak hayatı daraltmayın marangoz olun, aşçı olun, ara verin dediğini hatırlatmayı bir borç bilirim. Bugünkü "çalışmamak için ne saçmalık varsa yapmalıyım" seansımda ise isim-soyaddan meslek bulma zımbırtısını deneyip, ideal mesleğimin "çorbacı" olduğunu öğrenmiş olmam da size benden bonus olsun.
Tamamdır Boğaziçi, bak yüzdük yüzdük kuyruğuna geldik artık ironiye, işaretlere gerek yok. Bir seferde söyle hangi kameraya el sallıyoruz?
1 Mayıs 2011 Pazar
1 mayıs 1 mayıs...
Günlerin bugün getirdiği baskı zulüm ve kandır
Ancak bu böyle gitmez, sömürü devam etmez
Yepyeni bir hayat gelir bizde ve her yerde...
Bütün gün haber merkezindeki bilimum televizyondan yankılandı 1 Mayıs Marşı... 2011 1 Mayıs'ında da eski görüntüler geldi ekranlarımıza, eski acılar anıldı, hatıralar canlandı. Dönüp duran görüntülere baktıkça düşündüm, 1 Mayıs benim hatıralarıma ne zaman nasıl girmişti diye...
İkinci sınıftaydım yanılmıyorsam, İstanbul'da Habitat toplantısı var diye okulları bir aya yakın bir süre kadar erken kapatmışlardı. Annem de doğumgünümde herkes yaz tatili için dağılır, benim doğumgünü güme gider diye mayıs başında bir haftasonu eve o yaşlarda adet olduğu üzere neredeyse sınıfın yarısını çağırmıştı. Tam başı ama mayısın. 1 Mayıs. O hafta içinde birkaç kişi "Biz gelemeyiz." dedi "O gün evden çıkmak istemiyor annemler sokaklar güvenli olmayabilirmiş, olay çıkarmış." Anlamamıştım ne olayı, neden olay çıkmalı? Kızmıştım, üzülmüştüm hatta. Annem "Doğrudur bak aklıma gelmemişti, çıkmak istemeyebilir insanlar meydanlara yakınlarsa" demişti de iyice kafam karışmıştı. Neden diye sorduğumdaysa "Bizim zamanımızda çok olaylı geçerdi İşçi Bayramları, çok insan öldü" dedi ve kapattı. Ben de kapattım konuyu hiç anlamamıştım ama ben de biraz korkmuştum galiba. Sonuçta gelenlerle de yapmıştık yine o günü, mesele benim çocuk aklımda kapanmıştı.
Sonra yıllar geçtikçe öğrendim tabii oradan buradan okuyarak İşçi Bayramı'nı, Kanlı 1 Mayıs'ı, Taksim'i, Taksim'in yasağını... Geçen yıl 1 Mayıs'ta Berlin'deydik. Çok kaptırmıştık kendimizi hatta, İstanbul'da meydanlara çıkılamıyorsa biz de Berlin'de çıkacaktık, Nazilerin yürüyüşünün önünde duracaktık, "1. Mai Nazifrei", "Kein Platz für Nazis" diyecektik şehrin havasına uyaraktan. Sonuç? Meydana çıktık evet... Ama umduğumuzu bulamadık. Direniş havasından çok parti havası vardı, millet Amy Winehouse çalıp dans ediyordu resmen. Biz de napalım dedik, aldık balonlarımızı, vurduk kendimizi Kreuzberg'e göbek attık. Sonra da eve gittiğimizde yıllardan sonra ilk kez Taksim'e çıkıldığını öğrenip bunu kaçırdığımız için yıkıldık.
Bu yılsa çıkamadım dışarı, 1 Mayıs haber merkezinde geçti. Bütün gün Taksim Meydanı'nı seyrettim ekranlardan, notlarını aldım. Ekranımda neşe ve umut vardı bugün. Farklı kesimlerden, farklı etnik kimliklerden yüz binlerce insanın nasıl da bir arada olabileceğine, beraber bir kutlama yapabileceğine inandım tekrar. Biber gazı olmadan gösteri yapılabildiğini gördüm. Bu topraklara ait dillerden pankartlar gördüm, türküler duydum. Her maç birbirine giren takımların taraftarlarını bile tek yürek olmuş izledim. En azından şu hoşgörüyle yaşamak bizim için lüks değilmiş, ütopya hiç değilmiş dedim. "Kendinden olmadığını düşündüğünü" de sevebiliyormuş insanlar meğer. E peki o zaman sormazlar mı insana neden yılda sadece bir gün diye? Şu karelerin görmek için gerçekten bir yıl daha beklememize gerek var mıdır diye?
Ancak bu böyle gitmez, sömürü devam etmez
Yepyeni bir hayat gelir bizde ve her yerde...
Bütün gün haber merkezindeki bilimum televizyondan yankılandı 1 Mayıs Marşı... 2011 1 Mayıs'ında da eski görüntüler geldi ekranlarımıza, eski acılar anıldı, hatıralar canlandı. Dönüp duran görüntülere baktıkça düşündüm, 1 Mayıs benim hatıralarıma ne zaman nasıl girmişti diye...
İkinci sınıftaydım yanılmıyorsam, İstanbul'da Habitat toplantısı var diye okulları bir aya yakın bir süre kadar erken kapatmışlardı. Annem de doğumgünümde herkes yaz tatili için dağılır, benim doğumgünü güme gider diye mayıs başında bir haftasonu eve o yaşlarda adet olduğu üzere neredeyse sınıfın yarısını çağırmıştı. Tam başı ama mayısın. 1 Mayıs. O hafta içinde birkaç kişi "Biz gelemeyiz." dedi "O gün evden çıkmak istemiyor annemler sokaklar güvenli olmayabilirmiş, olay çıkarmış." Anlamamıştım ne olayı, neden olay çıkmalı? Kızmıştım, üzülmüştüm hatta. Annem "Doğrudur bak aklıma gelmemişti, çıkmak istemeyebilir insanlar meydanlara yakınlarsa" demişti de iyice kafam karışmıştı. Neden diye sorduğumdaysa "Bizim zamanımızda çok olaylı geçerdi İşçi Bayramları, çok insan öldü" dedi ve kapattı. Ben de kapattım konuyu hiç anlamamıştım ama ben de biraz korkmuştum galiba. Sonuçta gelenlerle de yapmıştık yine o günü, mesele benim çocuk aklımda kapanmıştı.
Sonra yıllar geçtikçe öğrendim tabii oradan buradan okuyarak İşçi Bayramı'nı, Kanlı 1 Mayıs'ı, Taksim'i, Taksim'in yasağını... Geçen yıl 1 Mayıs'ta Berlin'deydik. Çok kaptırmıştık kendimizi hatta, İstanbul'da meydanlara çıkılamıyorsa biz de Berlin'de çıkacaktık, Nazilerin yürüyüşünün önünde duracaktık, "1. Mai Nazifrei", "Kein Platz für Nazis" diyecektik şehrin havasına uyaraktan. Sonuç? Meydana çıktık evet... Ama umduğumuzu bulamadık. Direniş havasından çok parti havası vardı, millet Amy Winehouse çalıp dans ediyordu resmen. Biz de napalım dedik, aldık balonlarımızı, vurduk kendimizi Kreuzberg'e göbek attık. Sonra da eve gittiğimizde yıllardan sonra ilk kez Taksim'e çıkıldığını öğrenip bunu kaçırdığımız için yıkıldık.
Bu yılsa çıkamadım dışarı, 1 Mayıs haber merkezinde geçti. Bütün gün Taksim Meydanı'nı seyrettim ekranlardan, notlarını aldım. Ekranımda neşe ve umut vardı bugün. Farklı kesimlerden, farklı etnik kimliklerden yüz binlerce insanın nasıl da bir arada olabileceğine, beraber bir kutlama yapabileceğine inandım tekrar. Biber gazı olmadan gösteri yapılabildiğini gördüm. Bu topraklara ait dillerden pankartlar gördüm, türküler duydum. Her maç birbirine giren takımların taraftarlarını bile tek yürek olmuş izledim. En azından şu hoşgörüyle yaşamak bizim için lüks değilmiş, ütopya hiç değilmiş dedim. "Kendinden olmadığını düşündüğünü" de sevebiliyormuş insanlar meğer. E peki o zaman sormazlar mı insana neden yılda sadece bir gün diye? Şu karelerin görmek için gerçekten bir yıl daha beklememize gerek var mıdır diye?
28 Nisan 2011 Perşembe
kitap...
Uzun bir ara olmuş yine buraya yazmayalı... Nedense başka şeyler yazmaya zorlandığım zamanlar durup kendi düşüncelerimi, kendi sayıklamalarımı ve zaman zaman saçmalamalarımı yazmak içimden gelmiyor. Yazmak zora binince ne şekilde olursa olsun anlamını kaybediyor. Öyle işte...
Ama madem şimdi kendi saçmalarımı dinliyorum o zaman başlayalım. Bugün bir kez daha "kitapların dili olsa" diye geçirdim içimden. Dili olsa anlatsa, gördüklerini bize gösterse... Çantalarda o kadar çok yer görüyor, o kadar ses duyuyor ki kitaplar. Eminim dili olsa bizden çok daha iyi yorumlarlardı. Evet biliyorum nereden çıktı? Çantamda bir kitap vardı bugün, bir ödev için kütüphaneden aldığım, bir punduna getirip belki okurum diye işe götürdüğüm. Okumayı başardığım 2-3 sayfası oldu ama onun yerine daha çok gezdi benimle. Gezdi dediysem... Haber için Güven Sazak'ın cenazesine geldi benimle ve bugün "işi olmayan" birtakım "önemli" devlet erkanını gördü. Oysa çok da yabancısı değildi kitap bu durumların. Eminim onları benden daha iyi tanıyordu. Zaten ihtilal (!) konulu kitap bizim kütüphaneye Tarık Zafer Tunaya koleksiyonundan gelmişti. Aldığım günden beri düşünürdüm aslında kim bilir ne operasyonlar ne aramalar görmüştü, nefes almanın yasak olduğu dönemlerde...
Kitap... yasak... nefes... aynı cümleye düşüvermişler, sebepsiz mi? Ahmet Şık'la başlayan kitap avı ikinci hedefini William Burroughs ile devam edince sebepsiz miydi? Sebep sadece "marjinale olan kronik nefretimiz" miydi? Daha derin miydi? Sıra kimdeydi?
Pekiyi bizim ama marjinal ama klişe ötesi kitaplarımızın başına bir şey gelmeyeceğini bilebilir miyiz? Yoksa sadece güzel anılar yaşamasını ummak mıdır bize düşen?
Buyurun buradan yakın...
Ama madem şimdi kendi saçmalarımı dinliyorum o zaman başlayalım. Bugün bir kez daha "kitapların dili olsa" diye geçirdim içimden. Dili olsa anlatsa, gördüklerini bize gösterse... Çantalarda o kadar çok yer görüyor, o kadar ses duyuyor ki kitaplar. Eminim dili olsa bizden çok daha iyi yorumlarlardı. Evet biliyorum nereden çıktı? Çantamda bir kitap vardı bugün, bir ödev için kütüphaneden aldığım, bir punduna getirip belki okurum diye işe götürdüğüm. Okumayı başardığım 2-3 sayfası oldu ama onun yerine daha çok gezdi benimle. Gezdi dediysem... Haber için Güven Sazak'ın cenazesine geldi benimle ve bugün "işi olmayan" birtakım "önemli" devlet erkanını gördü. Oysa çok da yabancısı değildi kitap bu durumların. Eminim onları benden daha iyi tanıyordu. Zaten ihtilal (!) konulu kitap bizim kütüphaneye Tarık Zafer Tunaya koleksiyonundan gelmişti. Aldığım günden beri düşünürdüm aslında kim bilir ne operasyonlar ne aramalar görmüştü, nefes almanın yasak olduğu dönemlerde...
Kitap... yasak... nefes... aynı cümleye düşüvermişler, sebepsiz mi? Ahmet Şık'la başlayan kitap avı ikinci hedefini William Burroughs ile devam edince sebepsiz miydi? Sebep sadece "marjinale olan kronik nefretimiz" miydi? Daha derin miydi? Sıra kimdeydi?
Pekiyi bizim ama marjinal ama klişe ötesi kitaplarımızın başına bir şey gelmeyeceğini bilebilir miyiz? Yoksa sadece güzel anılar yaşamasını ummak mıdır bize düşen?
Buyurun buradan yakın...
3 Mart 2011 Perşembe
sırada ne var?
Bu yazı ofis bilgisayarlarının etinden sütünden faydalanılması suretiyle yazılmaktadır. Çünkü kendi bilgisayarımdan, herhangi bir "sıradan" bilgisayardan bloguma erişemiyorum.Çünkü iki gündür kulağa kötü bir şaka gibi gelen "blogspot'un erişime kapanması"na tanık oluyoruz. Çünkü saçma sapan internet yasalarımız sağolsun pire için yorgan yakmakta hız kesmiyor, sınır tanımıyor.
Efem olayın "gerekçesi" bazı bloglarda digiturk'ün yayın haklarına sahip olduğu maçların şifresiz yayının yapılmasıymış anladığımız kadarıyla. Aferin bravo size peki bundan bana ne? İki gündür "ben yapmadım anne valla o yaptı!" sözleriyle sorumluluğu birbirine atıyor birtakım insanlar ve kurumlar. Durum bu ciddiyetteyken ben de "hepsini koy çuvala salla salla vur duvara" diyebiliyorum.
Örümcek kameraların bozulasıca Digiturk. Masum değilsin. Şikayet başvurusunu bu şekilde yaptığın zaman mevcut düzenlemelere göre sadece senin istediğn blogların değil hepsinin erişiminin engelleneceğini bal gibi biliyordun. Üye kaybetme korkusu sarınca "ben böyle olsun istemedim" demen seni aklamıyor, üzgünüm. Kendi mağduriyetin varsa ben bilemem, ama bunun için başkalarını mağdur etmek, özgürlüklerine el uzatmak hakkını hiçbir düzenlemede arama bulamazsın. Google, masum değilsin. Ortada hizmet verdiğin konuda yapılan bir istismar varsa, araştırmak sana da düşer kuzum. Öyle oturup uzaktan bakmakla olmaz. Sayende bilgiye ulaşabildiğimizi, iletişimimizn arttığını vs iddia etmektesin ama gerektiği zaman sana ulaşamıyoruz nedense. Güzel ülkemin süpersonik internet yasaları ve onların süpersonik uygulayıcıları, evet evet siz de masum değilsiniz. Önünüze her gelen kapatma istemine "tiz elden kapatıla!" demeden önce bir durup biz ne yapıyoruz diye düşünün, şu yasaların abukluğunu bir kavrayın. Yeni dünyayı kavrayın artık biraz. O eski her şeyin kontrolünüz altında olduğu medya yok artık. İnterneti kontrol edemeyceğinizi anlayın, gözünüzü açın.
Şu bahsettiklerimizin hepsi komik ve hiçbiri umrumda değil. Ben sadece canım istediğinde kafama eseni yazdığım blogumu istiyorum. Bıktım artık her yeni kapatılan siteye göre dns ayarı kovalamaktan. Hiçbir işe yaramayan uygulamalarınızdan, at gözlüklü dünyanızdan, sırada ne var diye beklemekten bezdim.
Ben bloguma dokunma diyorum. blogum bana "bu siteye erişim mahkeme kararıyla engellenmiştir." diyor. Bozulan sinirler düzelene, dns ayarları yapılana kadar, mecburiyetten kısa bir ara...
Efem olayın "gerekçesi" bazı bloglarda digiturk'ün yayın haklarına sahip olduğu maçların şifresiz yayının yapılmasıymış anladığımız kadarıyla. Aferin bravo size peki bundan bana ne? İki gündür "ben yapmadım anne valla o yaptı!" sözleriyle sorumluluğu birbirine atıyor birtakım insanlar ve kurumlar. Durum bu ciddiyetteyken ben de "hepsini koy çuvala salla salla vur duvara" diyebiliyorum.
Örümcek kameraların bozulasıca Digiturk. Masum değilsin. Şikayet başvurusunu bu şekilde yaptığın zaman mevcut düzenlemelere göre sadece senin istediğn blogların değil hepsinin erişiminin engelleneceğini bal gibi biliyordun. Üye kaybetme korkusu sarınca "ben böyle olsun istemedim" demen seni aklamıyor, üzgünüm. Kendi mağduriyetin varsa ben bilemem, ama bunun için başkalarını mağdur etmek, özgürlüklerine el uzatmak hakkını hiçbir düzenlemede arama bulamazsın. Google, masum değilsin. Ortada hizmet verdiğin konuda yapılan bir istismar varsa, araştırmak sana da düşer kuzum. Öyle oturup uzaktan bakmakla olmaz. Sayende bilgiye ulaşabildiğimizi, iletişimimizn arttığını vs iddia etmektesin ama gerektiği zaman sana ulaşamıyoruz nedense. Güzel ülkemin süpersonik internet yasaları ve onların süpersonik uygulayıcıları, evet evet siz de masum değilsiniz. Önünüze her gelen kapatma istemine "tiz elden kapatıla!" demeden önce bir durup biz ne yapıyoruz diye düşünün, şu yasaların abukluğunu bir kavrayın. Yeni dünyayı kavrayın artık biraz. O eski her şeyin kontrolünüz altında olduğu medya yok artık. İnterneti kontrol edemeyceğinizi anlayın, gözünüzü açın.
Şu bahsettiklerimizin hepsi komik ve hiçbiri umrumda değil. Ben sadece canım istediğinde kafama eseni yazdığım blogumu istiyorum. Bıktım artık her yeni kapatılan siteye göre dns ayarı kovalamaktan. Hiçbir işe yaramayan uygulamalarınızdan, at gözlüklü dünyanızdan, sırada ne var diye beklemekten bezdim.
Ben bloguma dokunma diyorum. blogum bana "bu siteye erişim mahkeme kararıyla engellenmiştir." diyor. Bozulan sinirler düzelene, dns ayarları yapılana kadar, mecburiyetten kısa bir ara...
27 Şubat 2011 Pazar
bir deli kuyuya taş atar ve...
Tesadüfler boldur hayatta bu bir gerçek. (Hayır Aşk Tesadüfleri Sever'e bağlanmayacak bu yazı korkmayın) Bahsettiğim tarihteki, siyasetteki tesadüfler. Bazı aylar siyasette (şubat, mart, eylül...), bazı aylar doğum ve ölüm tarihlerinde (ocak, şubat, haziran) tekerrür eder gözle görünür şekilde, adeta bir şeye dikkat çekmek istercesine... Şubat kısalığının intikamını alır, bizimle alay edercesine... Evet tarihlerin çakışmasından kaynaklanan tesadüfler var. Hep olacak ve biz, eğer varsa, hikmetini asla anlayamayacağız. Ama her olay içinde tesadüf aramanın paranoya olduğunun fark edilmemesi tehlikeli, ve bunu görmemiz gerek.
Çıkaralım mı ağzımızdaki baklayı artık? Bugün 27 Şubat. Deniz Gezmiş'in doğum günü. Bugün 27 Şubat 2011, Necmettin Erbakan'ın hayatını kaybettiği gün. Tesadüf. O kadar. Altında başka manalar aranmaması gereken, çünkü altında başka manalar olmayan bir tesadüf. Türk siyasi ve sosyal hayatında öne çıkmış iki insanın doğum ve ölüm günleri çakışmış. Biraz deşsek kimbilir kaç tane örnek çıkarılır buna benzer. Yani durmayı bilmek, abartmamak, zorlamamak lazım.
Tabii bir de uydurmamak lazım! Bilgiye ulaşmanın bir tıklama kadar uzağımızda olduğu bugünlerde, bir delinin kuyuya attığı taşın peşinden gitmemek lazım. Ama popüler tabiriyle "sosyal medya" bundan besleniyor tabii değil mi? Bir delinin kuyuya taş atmasından...
Twitter dünyası dalgalandı bugün bu cümleyle: "27 Şubat 1972 Deniz Gezmiş ve arkadaşları için idam mecliste onaylandı İmza atanlardan biri Erbakan. 27 Şubat 2011 Deniz'lere selam olsun!" Onlarca kez retweet edildi bu cümle. Onlarca insan, durup düşünmeden, düşünüp sorgulamadan paylaştı bu cümleyi. Böyle yapınca çok "cool" mu oldular, "siyasi olaylara da işte böyle hakimim", "çok zekiyim şahane de bağlantı kurarım olaylar arasında" havası mı yarattılar birilerinin gözünde acaba? Benim gözüme ise tam da uçurumdan aşağı atlayan bir koyunun peşinden giden sürü gibi göründüler kendileri...
Onlarca kez paylaşılan bu cümledeki tek doğrunun, bugünün tarihi olduğunu o onlarca kişi görmek istemedi. İki dakika durup da önüne gelen bilginin doğruluğunu kontrol etmeye üşenen bünyeler için gelsin o zaman:
-Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan'ın idam kararları 6 Mart 1972'de TBMM Adalet Komisyonu'nda onaylanarak meclise gönderildi. 10 Mart'ta mecliste görüşüldü ve idam kararları onandı. CHP kararı Anayasa Mahkemesi'ne götürdü, karar usul yönünden bozuldu. 24 Nisan'da tekrar mecliste görüşüldü ve tekrar kabul edildi.
-Necmettin Erbakan 10 Mart'ta da 24 Nisan'da da meclisteki oylamaya katılmadı.
Bu bilgilere ulaşmak için meclis arşivlerine girmek gerekmiyor. Basit bir gazete taraması, ki onu da siz üşengeçler için Google yapıyor zaten, bunları görmek için yetiyor. Ama bugün tarih bilgisi ve araştırma duygusu sıfıın altında bir insanın kurduğu bir cümle, pek çok kişi tarafından hiç şüphe edilmeden paylaşılıyor. Bir deli kuyuya taş atıyor, onlarcası çıkarmaya bile çalışmıyor. Bir koyun kendini uçurumdan atıyor, sürü peşinden gidiyor...
Siz, internette her okuduğuna körü körüne inananlar... Hepinizden utanıyorum!
Ve siz, internette her okuduğunu doğru sanıp bunu "haber" sitelerine koyanlar... Hepinizden tiksiniyorum!
Çıkaralım mı ağzımızdaki baklayı artık? Bugün 27 Şubat. Deniz Gezmiş'in doğum günü. Bugün 27 Şubat 2011, Necmettin Erbakan'ın hayatını kaybettiği gün. Tesadüf. O kadar. Altında başka manalar aranmaması gereken, çünkü altında başka manalar olmayan bir tesadüf. Türk siyasi ve sosyal hayatında öne çıkmış iki insanın doğum ve ölüm günleri çakışmış. Biraz deşsek kimbilir kaç tane örnek çıkarılır buna benzer. Yani durmayı bilmek, abartmamak, zorlamamak lazım.
Tabii bir de uydurmamak lazım! Bilgiye ulaşmanın bir tıklama kadar uzağımızda olduğu bugünlerde, bir delinin kuyuya attığı taşın peşinden gitmemek lazım. Ama popüler tabiriyle "sosyal medya" bundan besleniyor tabii değil mi? Bir delinin kuyuya taş atmasından...
Twitter dünyası dalgalandı bugün bu cümleyle: "27 Şubat 1972 Deniz Gezmiş ve arkadaşları için idam mecliste onaylandı İmza atanlardan biri Erbakan. 27 Şubat 2011 Deniz'lere selam olsun!" Onlarca kez retweet edildi bu cümle. Onlarca insan, durup düşünmeden, düşünüp sorgulamadan paylaştı bu cümleyi. Böyle yapınca çok "cool" mu oldular, "siyasi olaylara da işte böyle hakimim", "çok zekiyim şahane de bağlantı kurarım olaylar arasında" havası mı yarattılar birilerinin gözünde acaba? Benim gözüme ise tam da uçurumdan aşağı atlayan bir koyunun peşinden giden sürü gibi göründüler kendileri...
Onlarca kez paylaşılan bu cümledeki tek doğrunun, bugünün tarihi olduğunu o onlarca kişi görmek istemedi. İki dakika durup da önüne gelen bilginin doğruluğunu kontrol etmeye üşenen bünyeler için gelsin o zaman:
-Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan'ın idam kararları 6 Mart 1972'de TBMM Adalet Komisyonu'nda onaylanarak meclise gönderildi. 10 Mart'ta mecliste görüşüldü ve idam kararları onandı. CHP kararı Anayasa Mahkemesi'ne götürdü, karar usul yönünden bozuldu. 24 Nisan'da tekrar mecliste görüşüldü ve tekrar kabul edildi.
-Necmettin Erbakan 10 Mart'ta da 24 Nisan'da da meclisteki oylamaya katılmadı.
Bu bilgilere ulaşmak için meclis arşivlerine girmek gerekmiyor. Basit bir gazete taraması, ki onu da siz üşengeçler için Google yapıyor zaten, bunları görmek için yetiyor. Ama bugün tarih bilgisi ve araştırma duygusu sıfıın altında bir insanın kurduğu bir cümle, pek çok kişi tarafından hiç şüphe edilmeden paylaşılıyor. Bir deli kuyuya taş atıyor, onlarcası çıkarmaya bile çalışmıyor. Bir koyun kendini uçurumdan atıyor, sürü peşinden gidiyor...
Siz, internette her okuduğuna körü körüne inananlar... Hepinizden utanıyorum!
Ve siz, internette her okuduğunu doğru sanıp bunu "haber" sitelerine koyanlar... Hepinizden tiksiniyorum!
11 Şubat 2011 Cuma
neslimiz devrim görüyor!
Şaşkın mıyız gençlik? 80lerin ikinci yarısı ve ötesi hey! Tarihe tanıklık mı ediyoruz nedir?
Şimdi efem biz olayların hard core değil soft, neo, post vs. yaşandığı kuşaktanız malum. Ne kadar iyi ne kadar kötü, ne kadar gerçek ne kadar sanal o konulara bu sefer girmiyorum. Zira gerçeğinden bir devrim yapılmaya çalışılıyor birkaç paralel güneyimizde, felsefe yapmayalım şimdilik.. Sonra yaparız.
En son dünyayı sarsan; tüm dengeleri alt üst, insanları şaşkın, imkansızı mümkün eden olaylar olan Berlin Duvarı'nın ve akabinde Sovyetlerin yıkılışı bizlerin agucuk gugucuk dönemlerine rastlamıştı. O zamandan beri pop tadında yetiştik, en vahim olaylarda bile gözlerimiz bağlandı pembe kuşaklarla, her şeyi hafif ve magazinel gördük. Eylem için meydanlara dökülemedik, ışık yakıp söndürdük de bir arpa boyu yol alamadık. Darbeleri post-modern, muhtıraları e- yaşadık. Kendimiz için yaşamak öğretildi bize... Hepimiz benciliz.
İnsanların ayaklanıp meydanları doldurması, onyıllar gücünde bir otoriteye kafa tutması, direnmesi yılmaması, birbiri için birbirine tutunması bize ütopya gibi öğretildi. Bugün bir yerlerde bu ütopyalar gerçek oluyor belki de. Günlerdir meydanlarda yatıyor insanlar da özgürlüğümüz verilmeden, pek mübarekler gitmeden evimize dönmeyiz diyorlar. Üstelik bu olaylar daha bir ay öncesine kadar hakkında demokrasiye geçişi sağlanabilir mi, demokrasi için eksik bir şey mi var, varsa ne, neden olmuyor, insanlar niye sesini çıkarmıyor, peki nasıl demokrasi gelir, gelir mi, kendiliğinden mi gelir başkaları mı sipariş eder, daha kaç yıl böyle gider gibisinden artı sonsuza uzanan sorular sorular sorduğumuz coğrafyada yaşanıyor. "Demokrasiye geçmesi mümkün mü?" dediğimiz ülkeler biz post-modern pop çocuklara hayatında ilk kez devrim gösteriyor!
Evet bu aralar bir şekilde her şeyde Berlin görüyorum belki ama bu sefer dış kapının mandalı değil serbest çağrışımlarım. Bu son olaylara bakıyorum da Berlin'de 1 Danimarkalı ve 2 Polonyalı'yla tarihi bir ana tanıklık etmek konuşmalarımız geliyor aklıma daha önce de yazdığım... Yine hafızasında post, e- vs. de olsa birtakım tarihi olaylar bulunan bendeniz ve Polonyalılara karşın Danimarkalı kızın "Ben sanırım hiç tarihi önemi olan bir olay yaşamadım" deyişi geliyor. Yaşıyoruz. Televizyondan tanık olduklarımız ileride tarihin bir parçası olacak. Tahrir Meydanı'ndaki halk, Berlin'de her köşede karşımıza çıkan, Berlin Duvarı'nın yıkılışından insan manzaraları fotoğraflarını hatırlatıyor bana. Bir gün onlar da kartpostal üzerinde olacaklar belki, kim bilir...
Şimdi efem biz olayların hard core değil soft, neo, post vs. yaşandığı kuşaktanız malum. Ne kadar iyi ne kadar kötü, ne kadar gerçek ne kadar sanal o konulara bu sefer girmiyorum. Zira gerçeğinden bir devrim yapılmaya çalışılıyor birkaç paralel güneyimizde, felsefe yapmayalım şimdilik.. Sonra yaparız.
En son dünyayı sarsan; tüm dengeleri alt üst, insanları şaşkın, imkansızı mümkün eden olaylar olan Berlin Duvarı'nın ve akabinde Sovyetlerin yıkılışı bizlerin agucuk gugucuk dönemlerine rastlamıştı. O zamandan beri pop tadında yetiştik, en vahim olaylarda bile gözlerimiz bağlandı pembe kuşaklarla, her şeyi hafif ve magazinel gördük. Eylem için meydanlara dökülemedik, ışık yakıp söndürdük de bir arpa boyu yol alamadık. Darbeleri post-modern, muhtıraları e- yaşadık. Kendimiz için yaşamak öğretildi bize... Hepimiz benciliz.
İnsanların ayaklanıp meydanları doldurması, onyıllar gücünde bir otoriteye kafa tutması, direnmesi yılmaması, birbiri için birbirine tutunması bize ütopya gibi öğretildi. Bugün bir yerlerde bu ütopyalar gerçek oluyor belki de. Günlerdir meydanlarda yatıyor insanlar da özgürlüğümüz verilmeden, pek mübarekler gitmeden evimize dönmeyiz diyorlar. Üstelik bu olaylar daha bir ay öncesine kadar hakkında demokrasiye geçişi sağlanabilir mi, demokrasi için eksik bir şey mi var, varsa ne, neden olmuyor, insanlar niye sesini çıkarmıyor, peki nasıl demokrasi gelir, gelir mi, kendiliğinden mi gelir başkaları mı sipariş eder, daha kaç yıl böyle gider gibisinden artı sonsuza uzanan sorular sorular sorduğumuz coğrafyada yaşanıyor. "Demokrasiye geçmesi mümkün mü?" dediğimiz ülkeler biz post-modern pop çocuklara hayatında ilk kez devrim gösteriyor!
Evet bu aralar bir şekilde her şeyde Berlin görüyorum belki ama bu sefer dış kapının mandalı değil serbest çağrışımlarım. Bu son olaylara bakıyorum da Berlin'de 1 Danimarkalı ve 2 Polonyalı'yla tarihi bir ana tanıklık etmek konuşmalarımız geliyor aklıma daha önce de yazdığım... Yine hafızasında post, e- vs. de olsa birtakım tarihi olaylar bulunan bendeniz ve Polonyalılara karşın Danimarkalı kızın "Ben sanırım hiç tarihi önemi olan bir olay yaşamadım" deyişi geliyor. Yaşıyoruz. Televizyondan tanık olduklarımız ileride tarihin bir parçası olacak. Tahrir Meydanı'ndaki halk, Berlin'de her köşede karşımıza çıkan, Berlin Duvarı'nın yıkılışından insan manzaraları fotoğraflarını hatırlatıyor bana. Bir gün onlar da kartpostal üzerinde olacaklar belki, kim bilir...
4 Şubat 2011 Cuma
bağlamalar
Hani çok şey yapar giğbi gözüküp de aslında hiçbir şey yapmadığınız günler vardır ya, hah işte tam da öyle bir dönemdeyim. Baksanız haftanın 6 günü staja gidiyorum ama esasen ne yapıyorsun derseniz uzayıp giden bir "eee" dışında bir cevabım yok pek...
İşte bu boş kafa durumları ilginç bence. Bir yerinden bir şey yakalıyorsunuz sonrası bir deli kuyuya taş atmış misali çıkar çıkarabilirsen. Mesela bugün arabada giderken birisi, bilmem nerede Çelik çıkıyormuş ha-ha-ha dedi, üstüne de radyoda Grup 84'ün o bir yıl kadar her tarafı inleten (evet inlemek...) "Ölürüm Hasretinle"si çaldı, aman ya bu şarkı bile eskimiş peeeh dedik bir hesapladık rahat 6-7 yıl olmuş. Hah, şimdi çok alakasız bu ikisi değil mi? Değil. Boş kafa bunu bağlar, hem beni bilen bilir acımam en olmadık yerlerden itinalyla bağlantı kurarım.
Çelik... Bizim çocukluğumuz... Bu inleten şarkı da birilerinin çocukluğu haline gelmiş biz büyürken fark ettiğim buydu. Bizler beraber ve ayrı ayrı İzel-Çelik-Ercan'ı, Hakan Peker'i ne bileyim Gülşen'in o evrim geçirmeden önceki sevimli kız hallerini gördüğümüzde/duyduğumuzda ne kadar kitsch olursa olsun bebek görmüş insan gibi "aman da aman agucuk gugucuk" tarzı tepkiler veriyoruz hani. İşte sanırım "yeaaarrr elleeeeğriiiiin neeeeğrrdeeeeeee yağ beeni de gööötüüüüür yaaa dağ giiiiitmeeeğğ" diye inleyen şarkıyı duyduğunda da aynı tepkiyi veren bir kesim var artık. Böyle böyle derken epey isim-şarkı bulmuştum bugün hatta 2000lerin çocuklarının agucuk gugucuk nostaljisiyle yaklaşacağı ama uçmuş gitmiş aklımdan nedense. Evet, biz 90ların çocukları için "2000lerin çocukları" kavramıyla tanışma vakti gelmiş. Hatyatına teknoloji sonradan giren, o yüzden nispeten daha şanslı bulduğum devir son üyeleri olarak bizimle kapanmıştı ya üstümüze gıcır gıcır bir teknoloji kuşağı bile gelmiş aklınızda olsun. İlk oyuncağı kurmalı köpekler değil, bilgisayar oyunları olan; "yakışıklı babam gibi aşık oldum anam gibi" yerine "kalbini mi kırdım af edersin" gibisinden şarkı sözleri ezberlemiş; TV başında ilk Susam Sokağı'nı değil Pokemon'u beklemiş ve artık büyümüş bir kitle oluşmuş. Biz ise çoktan büyümüşüz ve kirlenmiş dünya.
Fakat hem 90ların hem 2000lerin çocuklarının ortaklaşa muzdarip olduğu tek konu Serdar Ortaç olmuş sanırım. Kendisi azimle gözünü 2010ların çocuklarına da dikmiş bulunmakta, nesiller heba olmakta. Vur kadehlere hadi içelim.
İşte bu boş kafa durumları ilginç bence. Bir yerinden bir şey yakalıyorsunuz sonrası bir deli kuyuya taş atmış misali çıkar çıkarabilirsen. Mesela bugün arabada giderken birisi, bilmem nerede Çelik çıkıyormuş ha-ha-ha dedi, üstüne de radyoda Grup 84'ün o bir yıl kadar her tarafı inleten (evet inlemek...) "Ölürüm Hasretinle"si çaldı, aman ya bu şarkı bile eskimiş peeeh dedik bir hesapladık rahat 6-7 yıl olmuş. Hah, şimdi çok alakasız bu ikisi değil mi? Değil. Boş kafa bunu bağlar, hem beni bilen bilir acımam en olmadık yerlerden itinalyla bağlantı kurarım.
Çelik... Bizim çocukluğumuz... Bu inleten şarkı da birilerinin çocukluğu haline gelmiş biz büyürken fark ettiğim buydu. Bizler beraber ve ayrı ayrı İzel-Çelik-Ercan'ı, Hakan Peker'i ne bileyim Gülşen'in o evrim geçirmeden önceki sevimli kız hallerini gördüğümüzde/duyduğumuzda ne kadar kitsch olursa olsun bebek görmüş insan gibi "aman da aman agucuk gugucuk" tarzı tepkiler veriyoruz hani. İşte sanırım "yeaaarrr elleeeeğriiiiin neeeeğrrdeeeeeee yağ beeni de gööötüüüüür yaaa dağ giiiiitmeeeğğ" diye inleyen şarkıyı duyduğunda da aynı tepkiyi veren bir kesim var artık. Böyle böyle derken epey isim-şarkı bulmuştum bugün hatta 2000lerin çocuklarının agucuk gugucuk nostaljisiyle yaklaşacağı ama uçmuş gitmiş aklımdan nedense. Evet, biz 90ların çocukları için "2000lerin çocukları" kavramıyla tanışma vakti gelmiş. Hatyatına teknoloji sonradan giren, o yüzden nispeten daha şanslı bulduğum devir son üyeleri olarak bizimle kapanmıştı ya üstümüze gıcır gıcır bir teknoloji kuşağı bile gelmiş aklınızda olsun. İlk oyuncağı kurmalı köpekler değil, bilgisayar oyunları olan; "yakışıklı babam gibi aşık oldum anam gibi" yerine "kalbini mi kırdım af edersin" gibisinden şarkı sözleri ezberlemiş; TV başında ilk Susam Sokağı'nı değil Pokemon'u beklemiş ve artık büyümüş bir kitle oluşmuş. Biz ise çoktan büyümüşüz ve kirlenmiş dünya.
Fakat hem 90ların hem 2000lerin çocuklarının ortaklaşa muzdarip olduğu tek konu Serdar Ortaç olmuş sanırım. Kendisi azimle gözünü 2010ların çocuklarına da dikmiş bulunmakta, nesiller heba olmakta. Vur kadehlere hadi içelim.
31 Ocak 2011 Pazartesi
çocuklardık...
Dün taa ilkokuldan bir arkadaşım, hatta belki de ilkokuldaki ilk arkadaşım, 1. sınıfın sonundaki doğum günümüzden resimler koymuş Facebook'a. Baktık baktık baktık... Ne desek bilemedik... Ne kadar "içi dolu fıçıcıklar" olduğumuza inanamadık. O günlerin üstünden 15 yıldan fazla bir zaman geçtiğine hayret ettik. Bakakaldık, dilimiz tutuldu vs.
Arada dönmek lazımmış demek o günlere. O günlere olmasa bile o resimlere... Hele de bugün hafiften pazartesi sendromlu bir staj başlangıcı ile birleşince hepsi, o resimler iyice oturdu içime. Bitse de gitsek diyen ben birden bitmesin gitmeyelim hep burada böyle kalalım demeye başladım. Çünkü şarkılar doğru söyler:
"Çocuklardık, parlak yıldızlardık o zaman, ay büyülüydü yakamoz deniz, ardından koştuğumuz sonbaharlar..."
"Ah çocukluğum camdan duvarlarım, portakal çiçeği kokulu heyecanlarım, kuştüyülü düşlerim umutlarım..."
Ve hangi güne gelmiş bak bu karman çorman duygular... El salla el salla...
Arada dönmek lazımmış demek o günlere. O günlere olmasa bile o resimlere... Hele de bugün hafiften pazartesi sendromlu bir staj başlangıcı ile birleşince hepsi, o resimler iyice oturdu içime. Bitse de gitsek diyen ben birden bitmesin gitmeyelim hep burada böyle kalalım demeye başladım. Çünkü şarkılar doğru söyler:
"Çocuklardık, parlak yıldızlardık o zaman, ay büyülüydü yakamoz deniz, ardından koştuğumuz sonbaharlar..."
"Ah çocukluğum camdan duvarlarım, portakal çiçeği kokulu heyecanlarım, kuştüyülü düşlerim umutlarım..."
Ve hangi güne gelmiş bak bu karman çorman duygular... El salla el salla...
12 Aralık 2010 Pazar
dar mekanlardan kaçmak
Kaçabilir miyiz dar mekanlardan? Bu dönem üstümüzden silindir gibi geçerken biraz zor, içimiz daraldı bir kere önce kendimizi ferahlatmak gerek. Biraz kendimize zaman ayırmak mesela, vazife gibi, saate baka baka kafa dağıtmak gibi değil ama. Hesapsız kitapsız, saate bakmadan, kafamızı kurcalayanları en aza indirmiş şekilde. Biz ferahlarsak biraz bu dar mekanlar da genişler, boğulmaktan kurtulur muyuz acaba?
Daha çok zaman var o güne değil mi? Yine saate tarihe baktığıma göre evet o hale gelmemize daha çok var. Bari şarkılar dinleyelim onlar açsın içimizi şimdilik...
"Gece gündüz bana birdir ah güzelim
Çünkü gözlerim hep kördür
Kanatsız kuş olmak zordur ah güzelim
Denize varmayan ırmak
Gör beni gör beni gör gel gözüm ol gör beni
Sar beni sar beni sar gökyüzüm ol
Uç beni uç beni uç yavru kuş ol uç beni
Geç beni geç beni geç kanadım ol
Bırak uyusun şu deniz kanatlarımın altında
Gel gezmelere gidelim biz bulutların asfaltında
Hiç yaşamamışız gibi olacak sonunda
Ben kendi yoluma gideceğim güneş kendi yoluna
...."
* Ezginin Günlüğü - Martı
Daha çok zaman var o güne değil mi? Yine saate tarihe baktığıma göre evet o hale gelmemize daha çok var. Bari şarkılar dinleyelim onlar açsın içimizi şimdilik...
"Gece gündüz bana birdir ah güzelim
Çünkü gözlerim hep kördür
Kanatsız kuş olmak zordur ah güzelim
Denize varmayan ırmak
Gör beni gör beni gör gel gözüm ol gör beni
Sar beni sar beni sar gökyüzüm ol
Uç beni uç beni uç yavru kuş ol uç beni
Geç beni geç beni geç kanadım ol
Bırak uyusun şu deniz kanatlarımın altında
Gel gezmelere gidelim biz bulutların asfaltında
Hiç yaşamamışız gibi olacak sonunda
Ben kendi yoluma gideceğim güneş kendi yoluna
...."
* Ezginin Günlüğü - Martı
5 Kasım 2010 Cuma
OHA!
Polis protestocuları (!) çimlerede itelerken, kargaşada gördüğüm Ceyda aynen böyle dedi bugün. "OHA diyorum başka bir şey diyemiyorum" Kimse bir şey diyemiyor.
4. yılımdayım şu okulda ne önemli adamlar geldi gitti gördük, muhalif grupların onlara tepkisini gördük. Bir-iki pankart, birkaç da kimi zaman kıvrak zeka ürünü, gülümseten kimi zaman da sıradan ötesi slogan. Budur yani. Boğaziçi budur. Herkes özgürce söyler görüşünü, beğenirsin beğenmezsin, ama söyleme hakkına saygı gösterirsin. Öyle önemlidir ki bu hatta, okula ilk girdiğin zamanlar bu duruma alışmakta zorlanırken (eh o zamana kadar öyle yetiştirilmemişizdir malumunuz) aradan geçen zamanla bir bakarsın en katılmadığın görüşün bile dillendirilebilmesi gereğini savunur olmuşsun. O birbirine laf atan bildiriler hoşuna gitmeye başlar, bu ülkede başka yerde göremediğin bir rahatlıktır bu çünkü. İlk zamanlarında "hiç kimlik sorulmuyor güvende miyiz alooo?" derken zaman geçtikçe bu düzenin de rahatlık olduğuna inanırsın. Bırakın 40 yılda bir gelen polisi (sivili bol miktarda tabii onu da yemiyoruz merak etmesinler) kapıdaki güvenliğin kimliğini sorması bile rahatsız eder. Bizim topraklarımızdır orası çünkü. Boğaziçi -en azından verdiği his olarak- bizimdir, öğrencilerin öğretenlerindir. Ya da en azından öyleydi. Bugüne kadar...
Bugüne kadar Başbakan'dan çok daha önemli kişiler gelip gitmiştir dedik ama kimse görmedi bugün gibisini. 7-8 tane benim sayabildiğim çevik kuvvet otobüsü, bir o kadar polis minibüsü ve kim bilir kaç katı polis arabası... Neden? Kimin için? En fazla 40-50 kişi pankart açacak diye mi bu kadar eziyet? Haydi geldiler bir gün deriz polis fobimizi görmezden geliriz diyelim. Nereye geldiniz siz pardon? Yurt binalarına keskin nişancı koymak ne? Burun buruna durduğumuz çevik kuvvetin o silahları ne? O eller niye tetikte ikide bir? Ya o biber gazları ne? Gaz maskelerinizle gelmişsiniz pek tabii ileri görüşlüsünüzdür malum. Bizim maskemiz mi vardı biber gazımız mı silahımız mı? "Başbakan mı geliyormuş Cumhurbaşkanı mı?" diyordunuz ya hani, siz o kim olduğunu bile bilmediğiniz kişileri korurken bizi kim koruyacaktı sizden, bunu da düşünmüş müydünüz?
Bugün o meydandaki çoğu kişi sadece izlemeye gelmişti biliyor muydunuz? Siz kalkanlarınızla insanları ittirip kaktırıp biber gazı sıkmasaydınız üstlerine, bir avuçtu aslında eylem yapan. Sonra bütün meydan oldu birden, acaba neden? Hatta siz de eğleniyordunuz başta itiraf edin, geyik muhabbetlerinizin yanında bir çekirdekleriniz eksikti. Sonra birileri bir şeyler fısıldadı, yollayın bunları dedi herhalde. Siz de haklısınız tabii. Daha ne yaptığınızdan, kimi koruduğunuzdan bihabersiniz durup da "Neden?" diyecek haliniz yok ya!
Biz meydandaydık göremedik geri kalanını tabii. İyi ki görmemişiz. TB'yi basmak ne? İnsanları dersten çıkarmak (ders de yasak artık belki de), tartaklamak bir de orada çok sevgili biber gazını sıkmak ne? Ya kantini dağıtmak? Bir pankart mı battı size? Ne yazıyordu orada baktınız mı hiç? Bu mu battı size? "Ne sermaye ne devlet. İş ekmek adalet". Bu muydu alıp veremediğiniz. O "yakaladıklarınızı" "teslim ettiğinizi" iddia ettiğiniz adalet miydi dillendirilmesi sizi rahatsız eden? Ayna mı tutuldu adaletinize ne oldu? "Biz parasız eğitim pankartı açan liselilere işkence etmiş ülkeyiz, bu üniversitelilerin pankartını mı alaşağı edemeyeceğiz" diye mi düşündünüz yoksa?
Öğrenciler gidince nasıl da güzel oldu ortam değil mi? Hava mis, çimenler güzel, kedi köpek falan oh cennet. Öğrenciler olmasa ne güzel açardınız o laboratuvarları, okulları... Hatta okullar da olmasa ne güzel yönetirdiniz maarifi siz değil mi?
Sahi kimdiniz siz? Bir de bir Kadri Özçaldıran vardı bir aralar sahi ne oldu ona biliyor musunuz?
4. yılımdayım şu okulda ne önemli adamlar geldi gitti gördük, muhalif grupların onlara tepkisini gördük. Bir-iki pankart, birkaç da kimi zaman kıvrak zeka ürünü, gülümseten kimi zaman da sıradan ötesi slogan. Budur yani. Boğaziçi budur. Herkes özgürce söyler görüşünü, beğenirsin beğenmezsin, ama söyleme hakkına saygı gösterirsin. Öyle önemlidir ki bu hatta, okula ilk girdiğin zamanlar bu duruma alışmakta zorlanırken (eh o zamana kadar öyle yetiştirilmemişizdir malumunuz) aradan geçen zamanla bir bakarsın en katılmadığın görüşün bile dillendirilebilmesi gereğini savunur olmuşsun. O birbirine laf atan bildiriler hoşuna gitmeye başlar, bu ülkede başka yerde göremediğin bir rahatlıktır bu çünkü. İlk zamanlarında "hiç kimlik sorulmuyor güvende miyiz alooo?" derken zaman geçtikçe bu düzenin de rahatlık olduğuna inanırsın. Bırakın 40 yılda bir gelen polisi (sivili bol miktarda tabii onu da yemiyoruz merak etmesinler) kapıdaki güvenliğin kimliğini sorması bile rahatsız eder. Bizim topraklarımızdır orası çünkü. Boğaziçi -en azından verdiği his olarak- bizimdir, öğrencilerin öğretenlerindir. Ya da en azından öyleydi. Bugüne kadar...
Bugüne kadar Başbakan'dan çok daha önemli kişiler gelip gitmiştir dedik ama kimse görmedi bugün gibisini. 7-8 tane benim sayabildiğim çevik kuvvet otobüsü, bir o kadar polis minibüsü ve kim bilir kaç katı polis arabası... Neden? Kimin için? En fazla 40-50 kişi pankart açacak diye mi bu kadar eziyet? Haydi geldiler bir gün deriz polis fobimizi görmezden geliriz diyelim. Nereye geldiniz siz pardon? Yurt binalarına keskin nişancı koymak ne? Burun buruna durduğumuz çevik kuvvetin o silahları ne? O eller niye tetikte ikide bir? Ya o biber gazları ne? Gaz maskelerinizle gelmişsiniz pek tabii ileri görüşlüsünüzdür malum. Bizim maskemiz mi vardı biber gazımız mı silahımız mı? "Başbakan mı geliyormuş Cumhurbaşkanı mı?" diyordunuz ya hani, siz o kim olduğunu bile bilmediğiniz kişileri korurken bizi kim koruyacaktı sizden, bunu da düşünmüş müydünüz?
Bugün o meydandaki çoğu kişi sadece izlemeye gelmişti biliyor muydunuz? Siz kalkanlarınızla insanları ittirip kaktırıp biber gazı sıkmasaydınız üstlerine, bir avuçtu aslında eylem yapan. Sonra bütün meydan oldu birden, acaba neden? Hatta siz de eğleniyordunuz başta itiraf edin, geyik muhabbetlerinizin yanında bir çekirdekleriniz eksikti. Sonra birileri bir şeyler fısıldadı, yollayın bunları dedi herhalde. Siz de haklısınız tabii. Daha ne yaptığınızdan, kimi koruduğunuzdan bihabersiniz durup da "Neden?" diyecek haliniz yok ya!
Biz meydandaydık göremedik geri kalanını tabii. İyi ki görmemişiz. TB'yi basmak ne? İnsanları dersten çıkarmak (ders de yasak artık belki de), tartaklamak bir de orada çok sevgili biber gazını sıkmak ne? Ya kantini dağıtmak? Bir pankart mı battı size? Ne yazıyordu orada baktınız mı hiç? Bu mu battı size? "Ne sermaye ne devlet. İş ekmek adalet". Bu muydu alıp veremediğiniz. O "yakaladıklarınızı" "teslim ettiğinizi" iddia ettiğiniz adalet miydi dillendirilmesi sizi rahatsız eden? Ayna mı tutuldu adaletinize ne oldu? "Biz parasız eğitim pankartı açan liselilere işkence etmiş ülkeyiz, bu üniversitelilerin pankartını mı alaşağı edemeyeceğiz" diye mi düşündünüz yoksa?
Öğrenciler gidince nasıl da güzel oldu ortam değil mi? Hava mis, çimenler güzel, kedi köpek falan oh cennet. Öğrenciler olmasa ne güzel açardınız o laboratuvarları, okulları... Hatta okullar da olmasa ne güzel yönetirdiniz maarifi siz değil mi?
Sahi kimdiniz siz? Bir de bir Kadri Özçaldıran vardı bir aralar sahi ne oldu ona biliyor musunuz?
11 Ekim 2010 Pazartesi
hastane gerçeği
Hani o çok önemli, hayat memat meselesi sandığımız koca koca dertlerimiz var ya günlük hayatta... Küçücükmüş işte onlar. Günlük hayat böyle pireyi deve yapan bir yapaylıkta akıp giderken gerçekten hayatın ne olduğunu bir hastanede görebilirmişiz, onunla bir yoğun bakım ünitesinin önünde yüzleşebilirmişiz meğer.
Son 3 günü düşününce hayatın ne olduğunu yüzüme yüzüme vuran kareler geliyor gözümün önüne... Cumartesi mesela, annemle yoğun bakımın önündeyiz. "Burası aslında kanser hastanesiymiş aynı zamanda" diyor annem. "Dün geldik daha bismillah birini ex diye çıkardılar önümüzden, prostat kanseri... Yarım saat sonra biri daha götürüldü, kansermiş o da... Daha ilk adımda ne moral kaldı ne bir şey!". Tam o sırada koridorun diğer ucunda kalan doğumhanelerden bir kuvöz çıkarıyorlar. Hemen önümüzde asansör bekliyor hemşire, bebeğin anneannesi ya da babaannesi olduğu anlaşılan bir kadın ve sürekli fotoğrafını çeken bir adamla beraber. Herkesin yüzü değişiyor onunla birlikte, asansör geledursun herkes bir ucundan bakıyor ona. Buruş buruş, minicik, et parçasından hallice bir şey aslında beyazlar arasında görünen. Ama içinde, sımsıkı yumruklarında hayat var. Yoğun bakım önündeki herkesin yüzüne buruk da olsa bir gülümseme konduruyor minik oğlan...
Sonra bugün... Yine aynı yer. "Bak!" diyor annem yine, "Şurdaki bastonlu amca da her gün geliyor, karısı içeride yatıyormuş." 70 yaşın üstünde bir amca, iki büklüm olmuş bastonuna sarılmış... Ama yarım saat hatta belki daha bile az bir süre karısını görmek için her gün kalkıp gelirmiş. Annem devam ediyor yine, "Dün de gelinleri doğumda olan bir çift vardı yanımda, oğulları ikide bir gelip 'Çok bağırıyor, çok canı yanıyor' diye telaş yapıyordu. Sonra çıkardılar içeriden minicik bir bebek Allah bağışlasın". Bu sözler bitiyor bu sefer yoğun bakımdan elini ağzına bastırmış, çığlığını içine atmış gözyaşları içinde bir kadın ve yakını olsa gerek 2 adam çıkıyor. Kalakalıyor herkes. Kimsenin düşünmek istemediği ihtimal bir kişinin başına gelmiş o an işte. Annem tanıyor kadını, "3 gün önce girişimizi beraber yapmışlardı. Kalp kriziymiş. 3 güne uyanması gerek demişlerdi. Demek ki..." diyor. Tamamlamasına gerek yok...
Değişik yerler hastaneler. İnsanı rahatsız edecek hatta allak bullak kadar gerçek yerler. Bunları gördükçe bazen farklı bir boyutta sanıyor kendini insan. Ya da belki dışarıda farklı bir boyuttayız haberimiz yok. Öyle işte... Biz mi nasılız? Nasıl olabilir ki insan?
Son 3 günü düşününce hayatın ne olduğunu yüzüme yüzüme vuran kareler geliyor gözümün önüne... Cumartesi mesela, annemle yoğun bakımın önündeyiz. "Burası aslında kanser hastanesiymiş aynı zamanda" diyor annem. "Dün geldik daha bismillah birini ex diye çıkardılar önümüzden, prostat kanseri... Yarım saat sonra biri daha götürüldü, kansermiş o da... Daha ilk adımda ne moral kaldı ne bir şey!". Tam o sırada koridorun diğer ucunda kalan doğumhanelerden bir kuvöz çıkarıyorlar. Hemen önümüzde asansör bekliyor hemşire, bebeğin anneannesi ya da babaannesi olduğu anlaşılan bir kadın ve sürekli fotoğrafını çeken bir adamla beraber. Herkesin yüzü değişiyor onunla birlikte, asansör geledursun herkes bir ucundan bakıyor ona. Buruş buruş, minicik, et parçasından hallice bir şey aslında beyazlar arasında görünen. Ama içinde, sımsıkı yumruklarında hayat var. Yoğun bakım önündeki herkesin yüzüne buruk da olsa bir gülümseme konduruyor minik oğlan...
Sonra bugün... Yine aynı yer. "Bak!" diyor annem yine, "Şurdaki bastonlu amca da her gün geliyor, karısı içeride yatıyormuş." 70 yaşın üstünde bir amca, iki büklüm olmuş bastonuna sarılmış... Ama yarım saat hatta belki daha bile az bir süre karısını görmek için her gün kalkıp gelirmiş. Annem devam ediyor yine, "Dün de gelinleri doğumda olan bir çift vardı yanımda, oğulları ikide bir gelip 'Çok bağırıyor, çok canı yanıyor' diye telaş yapıyordu. Sonra çıkardılar içeriden minicik bir bebek Allah bağışlasın". Bu sözler bitiyor bu sefer yoğun bakımdan elini ağzına bastırmış, çığlığını içine atmış gözyaşları içinde bir kadın ve yakını olsa gerek 2 adam çıkıyor. Kalakalıyor herkes. Kimsenin düşünmek istemediği ihtimal bir kişinin başına gelmiş o an işte. Annem tanıyor kadını, "3 gün önce girişimizi beraber yapmışlardı. Kalp kriziymiş. 3 güne uyanması gerek demişlerdi. Demek ki..." diyor. Tamamlamasına gerek yok...
Değişik yerler hastaneler. İnsanı rahatsız edecek hatta allak bullak kadar gerçek yerler. Bunları gördükçe bazen farklı bir boyutta sanıyor kendini insan. Ya da belki dışarıda farklı bir boyuttayız haberimiz yok. Öyle işte... Biz mi nasılız? Nasıl olabilir ki insan?
8 Ekim 2010 Cuma
bir istanbul masalı (!)
Bu İstanbul masalında, yağmur yağınca trafiğin yanı sıra hastaneler de sıkışıyormuş anlaşılan. Allah kimseyi düşürmesin diyorum ne diyeyim.
An itibariyle, an be an annemlerle telefonla konuşmak suretiyle, evden bildiriyorum ki Şişli Etfal'de kalp piliyle ilgili bir müdahalede bulunacak birim yok, yoğun bakımında da yer yok. GATA'ya bağlanıyoruz, ilgili birim mevcut ve fakat yoğun bakım yine dolu. Florence Nightingale diyoruz ilgili müdahale SGK kapsamında değil. 4. seçenekte kalp piliyle ilgilenebilecek ve yoğun bakımında yer olan bir yer bulabiliyoruz, ne mutlu (!) bize...
ŞAKA MISINIZ AKŞAM AKŞAM??
00:09 itibariyle edit: Masal devam eder.. Şişli Etfal'in yanlış bilgilendirmesi yüzünden 4. seçenek olarak gidilen Ethica'da da kalp piline bakan kimse olmadığı görülür. Meğer Şişli Etfal sadece yoğun bakım için araştırma yapmıştır. Ethica, Medical Park'a sevk eder ancak bir de bakılır ki oranın yoğun bakımında da yer yoktur. 112 elemanları bile çıldırır, bizden bahsetmiyorum... Neyse ki ölüm kalım seviyesinde değiliz şu an ama bu gidişle nolur, kaç kişi daha hastanelik olur bilemem. Televizyonda gördüğümüz skandallar yanı başımızdaymış aslında da unutmuşuz... İbretlik...
son edit: Avrupa Yakası'ndan umut kesildi. Anadolu Yakası'nın yaşanacak yer olduğuna bir kez daha inandım! Bu da bu geceki ne yapacağını bilemeyen hezeyanlarımın sonudur!
An itibariyle, an be an annemlerle telefonla konuşmak suretiyle, evden bildiriyorum ki Şişli Etfal'de kalp piliyle ilgili bir müdahalede bulunacak birim yok, yoğun bakımında da yer yok. GATA'ya bağlanıyoruz, ilgili birim mevcut ve fakat yoğun bakım yine dolu. Florence Nightingale diyoruz ilgili müdahale SGK kapsamında değil. 4. seçenekte kalp piliyle ilgilenebilecek ve yoğun bakımında yer olan bir yer bulabiliyoruz, ne mutlu (!) bize...
ŞAKA MISINIZ AKŞAM AKŞAM??
00:09 itibariyle edit: Masal devam eder.. Şişli Etfal'in yanlış bilgilendirmesi yüzünden 4. seçenek olarak gidilen Ethica'da da kalp piline bakan kimse olmadığı görülür. Meğer Şişli Etfal sadece yoğun bakım için araştırma yapmıştır. Ethica, Medical Park'a sevk eder ancak bir de bakılır ki oranın yoğun bakımında da yer yoktur. 112 elemanları bile çıldırır, bizden bahsetmiyorum... Neyse ki ölüm kalım seviyesinde değiliz şu an ama bu gidişle nolur, kaç kişi daha hastanelik olur bilemem. Televizyonda gördüğümüz skandallar yanı başımızdaymış aslında da unutmuşuz... İbretlik...
son edit: Avrupa Yakası'ndan umut kesildi. Anadolu Yakası'nın yaşanacak yer olduğuna bir kez daha inandım! Bu da bu geceki ne yapacağını bilemeyen hezeyanlarımın sonudur!
3 Ekim 2010 Pazar
İstanbul özürlü olmak
Kağıt üstünde doğma büyüme İstanbullu olsam da pratikte İstanbul bilgimin İstanbul'un Avrupa Yakası'nın yarısından ibaret olduğunu bir kez daha test ettim onayladım bugün. "Ohh ferah ferah ya Anadolu Yakası'nda yaşamak vardı." diyen ben, bugün köprü yolunu bir türlü bulamayıp, türlü saçma yollara saparak kaybolmayı başardıktan sonra bazı kararları gözden geçirmeliyim sanırım. Daha erken galiba, havalanmamak gerek...
Yolumu bulup toprağıma vardım sonunda ama Moda güzel tabii:)
Not: Toprağım dedim deprem oldu, hadi bakalım..
Yolumu bulup toprağıma vardım sonunda ama Moda güzel tabii:)
Not: Toprağım dedim deprem oldu, hadi bakalım..
28 Eylül 2010 Salı
garip
Büyük bir aksilik olmadığı sürece Boğaziçi'nde son senemi açmış bulunuyorum efem. Genel ruh halimin çok parlak olmamasından mıdır yoksa artık gerçekten okuldan gitme zamanımın geldiğinden midir bilinmez oldukça tahammülsüzüm bugünlerde etrafa karşı. Lise Son'da da böyleydim ben bilen bilir, hatırlayan hatırlar. Aşina yüzlerin azalmış olması, etrafa baktığında kimseyi tanımıyormuşsun hissi, misafir olma hissi, her zamanki gibi oturmayan ders programı vs. vs. gibi nedenlerden dolayı ne yapacağını bilemeyen ve sayıları hatırı sayılır derecede artmış yeni gelenlerin kocaman bir kalabalık halinde etrafta koşuşturmasından çıkarıyorum sanırım sinirimi. Yerim dar durumlarına döndük yine...
Garip günler aslında... "Peki 'mutlu son'dan (!) sonra ne olacak?" sorularını her köşe başında birbirimize sorup birbirimizi karamsarlığa itiyoruz bir yandan. Bir yandan da aile ortamında uzun vadeli planlardan uzak durulması gereken bir dönemden geçiyoruz. Yarını düşünmemeye çalışıp sene sonuna kafa yormak insanda kafa bırakmıyor haliyle.
Tüm bu garip ruh halleri içinde Berlin'den bir zarf geçti bugün elime. Sevgili "exmatrikulationsbescheinigung". Şimdi düşündüğümde sanki bir rüyaymış görmüşüm bitmiş gibi ya da başkasının yaşadığı benim izlediğim bir şeymiş gibi gelen Berlin zamanlarının somut kanıtı... O zamanları resmen sonlandıran, FU'dan kaydımı aldığımı bildiren belge... Hayat garip... Çok...
Garip günler aslında... "Peki 'mutlu son'dan (!) sonra ne olacak?" sorularını her köşe başında birbirimize sorup birbirimizi karamsarlığa itiyoruz bir yandan. Bir yandan da aile ortamında uzun vadeli planlardan uzak durulması gereken bir dönemden geçiyoruz. Yarını düşünmemeye çalışıp sene sonuna kafa yormak insanda kafa bırakmıyor haliyle.
Tüm bu garip ruh halleri içinde Berlin'den bir zarf geçti bugün elime. Sevgili "exmatrikulationsbescheinigung". Şimdi düşündüğümde sanki bir rüyaymış görmüşüm bitmiş gibi ya da başkasının yaşadığı benim izlediğim bir şeymiş gibi gelen Berlin zamanlarının somut kanıtı... O zamanları resmen sonlandıran, FU'dan kaydımı aldığımı bildiren belge... Hayat garip... Çok...
6 Eylül 2010 Pazartesi
SeSe
Bu KPSS ile başlayıp bilumum SeSe'lere yayılan kopya haberlerine baktıkça oh çekiyorum açıkçası "iyi ki bitmiş o günler, iyi ki bundan sonra saçma sapan kutucuk doldurmak zorunda kalmayacağım." diye. ÖSS'den ve hasarlarından kurtulduk çoktan, KPSS'ye de girmek gibi bir düşüncem yok, haliyle hayatımdan SeSe'ler silsilesini çıkardım diye mutlu oluyorum açıkçası.
Ama bugün yine aynı düşünceler içindeyken durdum birden. İroniyi gördüm güldüm. Fazla sert olmuşum herhalde ki bütün SeSe'ler çıkmış hayatımdan...
alakasız not: Nihayet Inception'ı gördüm, kafamı karıştırdım, mutluyum, gururluyum!
Ama bugün yine aynı düşünceler içindeyken durdum birden. İroniyi gördüm güldüm. Fazla sert olmuşum herhalde ki bütün SeSe'ler çıkmış hayatımdan...
alakasız not: Nihayet Inception'ı gördüm, kafamı karıştırdım, mutluyum, gururluyum!
16 Ağustos 2010 Pazartesi
orda mıyım burda mıyım?
Döndüm!
Çok inanılmaz geliyor şu an sanki hala Berlin'deymişim gibi... Sanki yine uyanıp yığınla kağıt işi peşinden koşacakmışım gibi.. Gibi gibi...
İnsanın her şeye nasıl kendini uydurduğunu görmek beni korkutuyor. Son 4.5 aya göre yatağım yüksek, masam alçak, ışık ters yerde. Nasıl da otomatikleşmişim, nasıl da "makinalaşmışım" meğer. Bilmezdim ya da inanmazdım diyelim.
Rötarlı ve uykusuz bir uçuş ve sersem bir kafaylayım ama sürekli bir sırıtma var yüzümde. Sabah kahvaltısında çay (suyunun tadının güzel olduğu, çayın çay gibi tat verdiği bir çay), simit, anne elinden kek, özellikle son günlerde dilime pelesenk olan tost, sonra öğlen ıspanaklı kiş ve güllaç, akşam dolmalar. Aile saadeti yaşıyoruz ben ve midem:)
Söylenecek çok şey var ya da hiçbir şey yok aslında. Bir doğru dürüst uyuyup uyansam daha düzgün cümleler kurabilirim belki... Ya da yine tembellik ederim, başkaları kurar benim için.
Evime, şehrime, trafiğine, kalabalığına, ve sıcağına; İstanbulum'a
"Anladım ki hiç kimse, hiç kimse sen değil..."
Çok inanılmaz geliyor şu an sanki hala Berlin'deymişim gibi... Sanki yine uyanıp yığınla kağıt işi peşinden koşacakmışım gibi.. Gibi gibi...
İnsanın her şeye nasıl kendini uydurduğunu görmek beni korkutuyor. Son 4.5 aya göre yatağım yüksek, masam alçak, ışık ters yerde. Nasıl da otomatikleşmişim, nasıl da "makinalaşmışım" meğer. Bilmezdim ya da inanmazdım diyelim.
Rötarlı ve uykusuz bir uçuş ve sersem bir kafaylayım ama sürekli bir sırıtma var yüzümde. Sabah kahvaltısında çay (suyunun tadının güzel olduğu, çayın çay gibi tat verdiği bir çay), simit, anne elinden kek, özellikle son günlerde dilime pelesenk olan tost, sonra öğlen ıspanaklı kiş ve güllaç, akşam dolmalar. Aile saadeti yaşıyoruz ben ve midem:)
Söylenecek çok şey var ya da hiçbir şey yok aslında. Bir doğru dürüst uyuyup uyansam daha düzgün cümleler kurabilirim belki... Ya da yine tembellik ederim, başkaları kurar benim için.
Evime, şehrime, trafiğine, kalabalığına, ve sıcağına; İstanbulum'a
"Anladım ki hiç kimse, hiç kimse sen değil..."
14 Ağustos 2010 Cumartesi
berlin neydi?
Eveet buz gibi ve yağmurlu son günümde içimdeki tüm dışarı çıkma isteğini öldürünce sen, şöyle bir düşündüm de neydin ki sen Berlin? Berlin neydi?
Bokdonduran soğukları: Madem soğuktan başladık, başa bunu koyalım. Ekşisözlükten aşırdığımız Berlin tanımımız. Bize burada hepi topu 2 hafta yaz, 2 hafta kadar da bahar yaşatıp geri kalanını bokdonduran soğukları kıvamında geçiren bir şehirdi Berlin. Sahi, biz yaz dönemine gelmiştik değil mi?
Caipirinha: Bir içecek olsaydı Berlin, bence Caipirinha olurdu boşuna Berliner Weisse serileriyle uğraşmasınlar. Brezilya'ya kafa tutar Berlin Caipirinha konusunda... Her köşeden mi çıkar Caipirinha yahu? (Bir de Caipiroshka versiyonu var bunun ama cıvıtmamak gerek diye düşünüyorum.) Diğer kokteyllere göre ucuz, tadı da genellikle -istisnalar kaideyi bozmaz- güzel. Resmi Berlin içkimiz Caipirinha'ydı.
Perşembe günü=müze günü: Ha cidden perşembe günleri gözümüz dönmüş bir şekilde müzelere mi saldırdık, tabii ki hayır. Ama gitmek istediğimiz müzeler için perşembeleri seçtik hep en azından. Müzeye mi gidilecek? Orda bir perşembe var uzakta, o perşembe bizim perşembemizdir. Gitmesek de, görmesek de...
Pfand oh pfand: Bir ara her yerde olan Eurovision şarkısı Satellite, (bizden başkalarının da hala bunu ciddiye aldığını görmek de rahatlatıcıydı bu arada...) Schland oh Schland'a evrilebildiyse, ben de kendisini "Pfand oh pfand! Wir sind von dir begeistert" diye yorumlamak isterim şahsen. Bize ne yaptın böyle Berlin ki, "Dur! Naayır nolamaz natamazsın onun pfand'ı varrr!" dramaları yaşadık hepimiz??
Çiçek paketi: Evet senin bir de böyle garip bir huyun var Berlin. Ne istiyorsun zavallı çiçeklerden anlamadım gitti. Bir buket çiçek alıyor insan resmen hediye paketi gibi sarıp sarmalıyorlar çiçekleri, ne çiçek görebiliyor insan ne yaprak. Elinde bir buket çiçek yerine eciş bücüş açık mor paketler taşıtıyorsun insanlara... Halbuse biz de yoldan geçen naçizane insanlar olarak görsek o başkalarının elindeki çiçekleri, şöyle senin grilerinin arasına iki damla renk düşse fena mı olur Berlin he?
Frida Kahlo: Renk demişken, Berlin'deki Frida Kahlo çılgınlığını da es geçmemek gerek. Şahsen iki kez gitmeye kalktım, birinde arkadaşlara yetişemedim kuyruğu da gözüm almadı; ikincisinde de "sabah erken saatte gelmezseniz 4-6 saat beklersiniz" uyarısı üstüne sabah erken gidelim dedim ama uyku ağır bastı. Etrafımda aşağı yukarı herkesin bir Frida'ya gitmek isteyip de gidememe, kapısından dönme hikayesi oldu, ne Frida'ymış ki Berlin maceramızın bir parçası olmuş. Neyse efem kısmet böyleymiş, restoran Frida Kahlo'ya gittik biz de kaç kez hem o karın da doyuruyordu:P
Bisiklet Sevdası: Dümdüz bir şehir olunca sen Berlin haliyle insanlarda bir bisiklet sevdasına yol açıyorsun. Biz de kapıldık gittik bu bisiklet sevdasına, amaaa bir yere kadar. Senin Berliner'lerinin bisiklet sevdasıyla boy ölçüşemem ben Berlin. Mazallah iki adımlık yeri bile en azından pedalın üstünde hız alarak gitmezse, bahnhof'larda merdivenin ta başına kadar bisikletle gelip merdivenden inince adım atmadan bisiklete oturmazlarsa ölecek onlar, öyle bir halleri var. Neyse ki birileri bu sevda uğruna üstüme çıkmadan, kazasız belasız atlattık bu durumu da, pek çok kez ramak kalmış olmasına rağmen.. Güzeldi ama bisikletimle günlerim, orası ayrı:)
Yalın ayak başı kabak: Şimdi eskiler olsa bu senin insanlarının çıplak ayak gezme takıntısına tamıtamına böyle derdi sevgili Berlin. "Yalın ayak başı kabak geziyorlar" derlerdi üstüne bir de cıkcıkcık ederlerdi. E ama hak ediyorsun da. Hani sokaklar öyle bal dök yala kıvamında olsa, bir derece diyeceğim ama sen de biliyorsun ki Berlin bu şehirde temizlik zor bulunan bir şey. Evlerde yok öyle temizlik de sokakta mı olacak. Havalar çok sıcak, ayakabıya/terliğe bile dayanamıyor insanlar desem, cümleyi kurarken bile gülüyorum, ne sıcağı? Nedir senin Berliner'lerin ayaklarıyla dertleri anlamadım gitti.
Sparen: Burada insan hayatı sparen üzerine kurulu. Geld sparen, elektrizitaet sparen, wasser sparen. Bunların hepsine tamam, cansın, keşke herkes yapsa.. Ama bu "wasser sparen"la gelen hijyen sorununu ne yapmalı onu bilemedim bak. Gözleri kapasak olur belki?
Tost!: Birileri sana tostun büfelerinde, mensalarında satıldığı zaman ne kadar pretik ve doyurucu olduğunu öğretmeli Berlin! Yeri geldiğinde günde iki öğün tost yiyen ve "bıktım artık içim kurudu" diye şikayetler eden beni tosta hasret bıraktın ya alacağın olsun. Her şey aklıma gelirdi de bir şehirde tost bulamayacağım aklıma gelmezdi sanırım. Sen, herkesin yurtdışında hasret kaldığı Türk yemeklerinin hemen hemen hepsini rahatlıkla bul, elinde ayranla tostsuz kal. Tost sayıklattın bana Berlin, tostsuzluğun başıma vurdu; tost tost diye nicesine sarıldım, benim sadık yarim Boğaziçi kantinleridir!
Schlachtensee: Şimdi evimi, köyümü, ormanımı es geçmek olmaz di mi Berlin? Schlachtensee yeşildir, Schlachtensee kuştur; tanımı budur, gerisi boştur! Ama hakkını yemeyelim Alman mantığından en seçmece incileri de burada gördük hakikaten. Hele bri "Göl pis olsa ne fark eder, nasılsa çıkınca duş yapmıyor musun?" vecizesi vardır ki burada şahit olunan, üstüne tez yazsan yine de hakkını veremezsin öyle bombadır.
Döner: Pes ettim, döner senindir Berlin. Al tepe tepe kullan. Ben hayatımda buradaki kadar çok döner yemedim. Senin elinde bambaşka bir şey olmuş döner ama her "başkalaşma" böyle lezzetli olacaksa bir itirazım yok açıkçası:) Ben demiyorum zaten sen diyorsun döner macht schöner diye... Yine de Ege'yi unutmayalım bu konuda, haksız değil sonuçta, dööööööner de değil ki o arkadaşım. Not: NRW'den gelen haberlere göre avokado soslu döner kasıp kavuruyormuş ortalığı, geri mi kaldık Berlin ne??
Happy Meal!: Fast food sektöründe dönercilerin hamburgere karşı çoktaaan atı alıp Üsküdar'ı (ahh ah!) geçmiş konumda olduğu Berlin'de, dönerden başka bir fast food istemek benim için çocuk menüsüne kalmak demek oldu burada. Normal bir hamburger/cheeseburger menü pek olmadığından ya double'ı ya çocuk menüsü geliyor önümüze seçenek olarak. Bir sürü ıvır zıvır oyuncağım oldu bu yüzden, kime vereceğimi bilemediğim:) Beni çocukluğuma döndürdün, sağol Berlin:)
Paper: Ve evet Berlin kesinlikle "paper" demekti aynı zamanda. Bir Boğaziçi politika öğrencisini bile "yandım çavuş bu paperların eliiiinden" diye saçmalayacak, sigortaları attıracak seviyeye getirdin ya brav mein kind! O nedir öyle her pazarlığı 4500 kelimeden açmak Allahaşkına?
Eveeet bir çırpıda aklıma gelen, "Berlin" tanımları ve Berlin'de benim için öne çıkanlar bunlardı. Bazı konuların Berlin'e değil Almanya'ya özgü olduğunu ben de biliyorum ama ben Berlin'de yaşadım, Berlin'de gördüm, Berlin'de öğrendim kendilerini. O yüzden onlar benim Berlin tanımıma dahiller, öyle bir kayırma söz konusu. Blogumla istediğim kadar meşgul olmamı bir şekilde engelledin Berlin, umarım dönüşte yeniden bir düzene oturtabileceğim yazıları.
Son olarak sorarsak Berlin neydi? Selvi Boylum Al Yazmalım Berlin bazen emekti. Ama sadece emek de değildi gördük, bildik. Emek versen de ona, seni dışlardı zaman zaman. Katıydı, kuralları vardı, başka türlüsüne alışan için hayatı zorlaştırmaktan başka işe yaramayan kuralları vardı. Kendini Londra sanırdı Berlin. Yağmurları bazen küfür ettirir, bazen kollarını iki yana açtırır yüzünü gökyüzüne kaldırtırdı insanın, mutlu mutlu ıslatırdı. Heveslere karşıydı Berlin. Bazı şeyler için çok heveslenirsen onu hemen bozardı mesela. Nadiren de hiç beklemezken karşına çok hoş şeyler çıkartırdı.
Berlin benim karşıma çok güzel bir şehir, çok şahane bir Erasmus, çok eğlenceli günler çıkarmadı belki ama çok iyi insanlar çıkardı. Yeni arkadaşlar çıkardı, bir kısmının hayat boyu, araya mesafeler de girse hayatımın bir yerlerinde mutlaka var olmaya devam etmesini istediğim. Bu da Berlin'den kalan en güzel hediyemiz herhalde.
Yarın dönüş günü. Mutluyum, heyecanlıyım, hem de gelirken olduğumdan daha fazla! İstanbulum'u ailemi, dostlarımı istiyorum artık. Madem ki içimdeki çocuğu çıkardın Berlin, o zaman bir daha yolumuz kesişene kadar hoşçakal!
Aldım, verdim ben seni yendim!
Bokdonduran soğukları: Madem soğuktan başladık, başa bunu koyalım. Ekşisözlükten aşırdığımız Berlin tanımımız. Bize burada hepi topu 2 hafta yaz, 2 hafta kadar da bahar yaşatıp geri kalanını bokdonduran soğukları kıvamında geçiren bir şehirdi Berlin. Sahi, biz yaz dönemine gelmiştik değil mi?
Caipirinha: Bir içecek olsaydı Berlin, bence Caipirinha olurdu boşuna Berliner Weisse serileriyle uğraşmasınlar. Brezilya'ya kafa tutar Berlin Caipirinha konusunda... Her köşeden mi çıkar Caipirinha yahu? (Bir de Caipiroshka versiyonu var bunun ama cıvıtmamak gerek diye düşünüyorum.) Diğer kokteyllere göre ucuz, tadı da genellikle -istisnalar kaideyi bozmaz- güzel. Resmi Berlin içkimiz Caipirinha'ydı.
Perşembe günü=müze günü: Ha cidden perşembe günleri gözümüz dönmüş bir şekilde müzelere mi saldırdık, tabii ki hayır. Ama gitmek istediğimiz müzeler için perşembeleri seçtik hep en azından. Müzeye mi gidilecek? Orda bir perşembe var uzakta, o perşembe bizim perşembemizdir. Gitmesek de, görmesek de...
Pfand oh pfand: Bir ara her yerde olan Eurovision şarkısı Satellite, (bizden başkalarının da hala bunu ciddiye aldığını görmek de rahatlatıcıydı bu arada...) Schland oh Schland'a evrilebildiyse, ben de kendisini "Pfand oh pfand! Wir sind von dir begeistert" diye yorumlamak isterim şahsen. Bize ne yaptın böyle Berlin ki, "Dur! Naayır nolamaz natamazsın onun pfand'ı varrr!" dramaları yaşadık hepimiz??
Çiçek paketi: Evet senin bir de böyle garip bir huyun var Berlin. Ne istiyorsun zavallı çiçeklerden anlamadım gitti. Bir buket çiçek alıyor insan resmen hediye paketi gibi sarıp sarmalıyorlar çiçekleri, ne çiçek görebiliyor insan ne yaprak. Elinde bir buket çiçek yerine eciş bücüş açık mor paketler taşıtıyorsun insanlara... Halbuse biz de yoldan geçen naçizane insanlar olarak görsek o başkalarının elindeki çiçekleri, şöyle senin grilerinin arasına iki damla renk düşse fena mı olur Berlin he?
Frida Kahlo: Renk demişken, Berlin'deki Frida Kahlo çılgınlığını da es geçmemek gerek. Şahsen iki kez gitmeye kalktım, birinde arkadaşlara yetişemedim kuyruğu da gözüm almadı; ikincisinde de "sabah erken saatte gelmezseniz 4-6 saat beklersiniz" uyarısı üstüne sabah erken gidelim dedim ama uyku ağır bastı. Etrafımda aşağı yukarı herkesin bir Frida'ya gitmek isteyip de gidememe, kapısından dönme hikayesi oldu, ne Frida'ymış ki Berlin maceramızın bir parçası olmuş. Neyse efem kısmet böyleymiş, restoran Frida Kahlo'ya gittik biz de kaç kez hem o karın da doyuruyordu:P
Bisiklet Sevdası: Dümdüz bir şehir olunca sen Berlin haliyle insanlarda bir bisiklet sevdasına yol açıyorsun. Biz de kapıldık gittik bu bisiklet sevdasına, amaaa bir yere kadar. Senin Berliner'lerinin bisiklet sevdasıyla boy ölçüşemem ben Berlin. Mazallah iki adımlık yeri bile en azından pedalın üstünde hız alarak gitmezse, bahnhof'larda merdivenin ta başına kadar bisikletle gelip merdivenden inince adım atmadan bisiklete oturmazlarsa ölecek onlar, öyle bir halleri var. Neyse ki birileri bu sevda uğruna üstüme çıkmadan, kazasız belasız atlattık bu durumu da, pek çok kez ramak kalmış olmasına rağmen.. Güzeldi ama bisikletimle günlerim, orası ayrı:)
Yalın ayak başı kabak: Şimdi eskiler olsa bu senin insanlarının çıplak ayak gezme takıntısına tamıtamına böyle derdi sevgili Berlin. "Yalın ayak başı kabak geziyorlar" derlerdi üstüne bir de cıkcıkcık ederlerdi. E ama hak ediyorsun da. Hani sokaklar öyle bal dök yala kıvamında olsa, bir derece diyeceğim ama sen de biliyorsun ki Berlin bu şehirde temizlik zor bulunan bir şey. Evlerde yok öyle temizlik de sokakta mı olacak. Havalar çok sıcak, ayakabıya/terliğe bile dayanamıyor insanlar desem, cümleyi kurarken bile gülüyorum, ne sıcağı? Nedir senin Berliner'lerin ayaklarıyla dertleri anlamadım gitti.
Sparen: Burada insan hayatı sparen üzerine kurulu. Geld sparen, elektrizitaet sparen, wasser sparen. Bunların hepsine tamam, cansın, keşke herkes yapsa.. Ama bu "wasser sparen"la gelen hijyen sorununu ne yapmalı onu bilemedim bak. Gözleri kapasak olur belki?
Tost!: Birileri sana tostun büfelerinde, mensalarında satıldığı zaman ne kadar pretik ve doyurucu olduğunu öğretmeli Berlin! Yeri geldiğinde günde iki öğün tost yiyen ve "bıktım artık içim kurudu" diye şikayetler eden beni tosta hasret bıraktın ya alacağın olsun. Her şey aklıma gelirdi de bir şehirde tost bulamayacağım aklıma gelmezdi sanırım. Sen, herkesin yurtdışında hasret kaldığı Türk yemeklerinin hemen hemen hepsini rahatlıkla bul, elinde ayranla tostsuz kal. Tost sayıklattın bana Berlin, tostsuzluğun başıma vurdu; tost tost diye nicesine sarıldım, benim sadık yarim Boğaziçi kantinleridir!
Schlachtensee: Şimdi evimi, köyümü, ormanımı es geçmek olmaz di mi Berlin? Schlachtensee yeşildir, Schlachtensee kuştur; tanımı budur, gerisi boştur! Ama hakkını yemeyelim Alman mantığından en seçmece incileri de burada gördük hakikaten. Hele bri "Göl pis olsa ne fark eder, nasılsa çıkınca duş yapmıyor musun?" vecizesi vardır ki burada şahit olunan, üstüne tez yazsan yine de hakkını veremezsin öyle bombadır.
Döner: Pes ettim, döner senindir Berlin. Al tepe tepe kullan. Ben hayatımda buradaki kadar çok döner yemedim. Senin elinde bambaşka bir şey olmuş döner ama her "başkalaşma" böyle lezzetli olacaksa bir itirazım yok açıkçası:) Ben demiyorum zaten sen diyorsun döner macht schöner diye... Yine de Ege'yi unutmayalım bu konuda, haksız değil sonuçta, dööööööner de değil ki o arkadaşım. Not: NRW'den gelen haberlere göre avokado soslu döner kasıp kavuruyormuş ortalığı, geri mi kaldık Berlin ne??
Happy Meal!: Fast food sektöründe dönercilerin hamburgere karşı çoktaaan atı alıp Üsküdar'ı (ahh ah!) geçmiş konumda olduğu Berlin'de, dönerden başka bir fast food istemek benim için çocuk menüsüne kalmak demek oldu burada. Normal bir hamburger/cheeseburger menü pek olmadığından ya double'ı ya çocuk menüsü geliyor önümüze seçenek olarak. Bir sürü ıvır zıvır oyuncağım oldu bu yüzden, kime vereceğimi bilemediğim:) Beni çocukluğuma döndürdün, sağol Berlin:)
Paper: Ve evet Berlin kesinlikle "paper" demekti aynı zamanda. Bir Boğaziçi politika öğrencisini bile "yandım çavuş bu paperların eliiiinden" diye saçmalayacak, sigortaları attıracak seviyeye getirdin ya brav mein kind! O nedir öyle her pazarlığı 4500 kelimeden açmak Allahaşkına?
Eveeet bir çırpıda aklıma gelen, "Berlin" tanımları ve Berlin'de benim için öne çıkanlar bunlardı. Bazı konuların Berlin'e değil Almanya'ya özgü olduğunu ben de biliyorum ama ben Berlin'de yaşadım, Berlin'de gördüm, Berlin'de öğrendim kendilerini. O yüzden onlar benim Berlin tanımıma dahiller, öyle bir kayırma söz konusu. Blogumla istediğim kadar meşgul olmamı bir şekilde engelledin Berlin, umarım dönüşte yeniden bir düzene oturtabileceğim yazıları.
Son olarak sorarsak Berlin neydi? Selvi Boylum Al Yazmalım Berlin bazen emekti. Ama sadece emek de değildi gördük, bildik. Emek versen de ona, seni dışlardı zaman zaman. Katıydı, kuralları vardı, başka türlüsüne alışan için hayatı zorlaştırmaktan başka işe yaramayan kuralları vardı. Kendini Londra sanırdı Berlin. Yağmurları bazen küfür ettirir, bazen kollarını iki yana açtırır yüzünü gökyüzüne kaldırtırdı insanın, mutlu mutlu ıslatırdı. Heveslere karşıydı Berlin. Bazı şeyler için çok heveslenirsen onu hemen bozardı mesela. Nadiren de hiç beklemezken karşına çok hoş şeyler çıkartırdı.
Berlin benim karşıma çok güzel bir şehir, çok şahane bir Erasmus, çok eğlenceli günler çıkarmadı belki ama çok iyi insanlar çıkardı. Yeni arkadaşlar çıkardı, bir kısmının hayat boyu, araya mesafeler de girse hayatımın bir yerlerinde mutlaka var olmaya devam etmesini istediğim. Bu da Berlin'den kalan en güzel hediyemiz herhalde.
Yarın dönüş günü. Mutluyum, heyecanlıyım, hem de gelirken olduğumdan daha fazla! İstanbulum'u ailemi, dostlarımı istiyorum artık. Madem ki içimdeki çocuğu çıkardın Berlin, o zaman bir daha yolumuz kesişene kadar hoşçakal!
Aldım, verdim ben seni yendim!
3 Ağustos 2010 Salı
yerim dar...
Geçen haftanın boğuculuğunda en çok içimden geçirdiğim şeydi bu herhalde: Off yerim dar! Fonda Grup Gündoğarken çalıyordu avutur gibi, Yaz Bulutları diyordu; "şimdi bu dar yerlere sığılmaz gibi, düz maviler olmalı uçsuz bucaksız..."
Cumartesi yerim genişledi birden tekrar nefes almaya başladım, artık dışarılara vuracağım kendimi diyordum ki dün geceden beri durup durup bardaktan boşanırcasına yağan yağmur başladı bu kez. Fakat artık yağmur gene mutlu etmeye başladı beni, etrafı temizledi içim açıldı..
Pekii "yerim dar"a nasıl geldik yine? Okula gitmiştim bugün yine ve politika binasının en üst katını bugün keşfettim. Aslında keşfedemedim, önce oranın depo filan olduğunu düşündüm ama değilmiş meğer. Daha önce, kolayca tahmin edilebileceği gibi bir kez daha schein peşinde koştururken, resmen süpürge odasından bozma bir oda görmüştüm FU'da ama bu depomtrak yer iyice üstüne tuz biber ekti. Bir de Boğaziçi'nde binaların garip garip yerlerine yapılan odaları komik bulurduk ya, o kadar da komik değillermiş meğer. Meğer herkesin yeri darmış aslında...

Cumartesi yerim genişledi birden tekrar nefes almaya başladım, artık dışarılara vuracağım kendimi diyordum ki dün geceden beri durup durup bardaktan boşanırcasına yağan yağmur başladı bu kez. Fakat artık yağmur gene mutlu etmeye başladı beni, etrafı temizledi içim açıldı..
Pekii "yerim dar"a nasıl geldik yine? Okula gitmiştim bugün yine ve politika binasının en üst katını bugün keşfettim. Aslında keşfedemedim, önce oranın depo filan olduğunu düşündüm ama değilmiş meğer. Daha önce, kolayca tahmin edilebileceği gibi bir kez daha schein peşinde koştururken, resmen süpürge odasından bozma bir oda görmüştüm FU'da ama bu depomtrak yer iyice üstüne tuz biber ekti. Bir de Boğaziçi'nde binaların garip garip yerlerine yapılan odaları komik bulurduk ya, o kadar da komik değillermiş meğer. Meğer herkesin yeri darmış aslında...
31 Temmuz 2010 Cumartesi
annneeee bittiiiiiiii
Aynen böyle bağırmak istiyorum işte şu an, ne yaptıysam yaptım ve: Anneeee bittiiiiii!
Yaklaşık bir haftadır evden dışarı sadece caddenin karşısındaki markete gitmek için çıktıktan, onun haricinde odaya kapalı, sandalyeye yapışık, gözler bilgisayar ekranına dikili şekilde yaşadıktan sonra nihayet bitti. Ödev bitti, FU serüveninin de benden istenenler kısmı bitti. Şimdi bir şeyler isteme sırası bende, "Schein"larımı ver FU!!! :)
Böyle neşeli konuştuğuma bakmayın efem, aslında son derece yorgunum ve balataları da dün gece kesin olarak sıyırdım sanırım. Sabaha kadar oturup 15 sayfanın 14'ünü bitirdikten sonra nedendir bilinmez paranoyağa bağlayıp "ya bilgisayara bir şey olursa?!" dedikten sonra işimi sağlama alarak ödevi usb'ye attım. Sonra da normal insanlar için sabah benim yarasa saatlerim için gece vakti rüyamda s-bahn'da (ne alaka?) laptop'u çaldırıp (bu ne alaka? laptop'un yanımda ne işi var? benim ne menem bir bilinçaltım var? bunlar sorulası sorular tabii) gene de "yok yok ödevi usb'ye atmıştım, önemli değil!" diyebilecek kadar kendimden geçtim. Bozulan psikolojimi bundan sonra Berlin'e havale ediyorum, nasıl bozduysan beni öyle düzelt şu son iki haftamda Berlin! Ve evet resmen "Berlin'den dönmeden önce yapılacaklar listesi"ni gündemime alıyorum şu andan itibaren. Sıradaki!
Ben kendimi artık içinde bulunmaya dayanamadığım odamdan dışarı, sokağa, insanların arasına atarken, bu resim de burada duruversin bakalım, "nasıl insanlıktan çıktım?" serimizden bir bölüm niyetine...
Yaklaşık bir haftadır evden dışarı sadece caddenin karşısındaki markete gitmek için çıktıktan, onun haricinde odaya kapalı, sandalyeye yapışık, gözler bilgisayar ekranına dikili şekilde yaşadıktan sonra nihayet bitti. Ödev bitti, FU serüveninin de benden istenenler kısmı bitti. Şimdi bir şeyler isteme sırası bende, "Schein"larımı ver FU!!! :)
Böyle neşeli konuştuğuma bakmayın efem, aslında son derece yorgunum ve balataları da dün gece kesin olarak sıyırdım sanırım. Sabaha kadar oturup 15 sayfanın 14'ünü bitirdikten sonra nedendir bilinmez paranoyağa bağlayıp "ya bilgisayara bir şey olursa?!" dedikten sonra işimi sağlama alarak ödevi usb'ye attım. Sonra da normal insanlar için sabah benim yarasa saatlerim için gece vakti rüyamda s-bahn'da (ne alaka?) laptop'u çaldırıp (bu ne alaka? laptop'un yanımda ne işi var? benim ne menem bir bilinçaltım var? bunlar sorulası sorular tabii) gene de "yok yok ödevi usb'ye atmıştım, önemli değil!" diyebilecek kadar kendimden geçtim. Bozulan psikolojimi bundan sonra Berlin'e havale ediyorum, nasıl bozduysan beni öyle düzelt şu son iki haftamda Berlin! Ve evet resmen "Berlin'den dönmeden önce yapılacaklar listesi"ni gündemime alıyorum şu andan itibaren. Sıradaki!
Ben kendimi artık içinde bulunmaya dayanamadığım odamdan dışarı, sokağa, insanların arasına atarken, bu resim de burada duruversin bakalım, "nasıl insanlıktan çıktım?" serimizden bir bölüm niyetine...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





