Bir devrin sonu ya da orijinal haliyle end of an era... Ne derseniz deyin Harry Potter'a dair beklenecek bir şey kalmaması bir devrin sonudur benim için. 4 yıl önce son kitapla fena burkulmuştu içim ama hiçbir zaman beklentimi tam karşılayamayan filmleriyle avutmuşum kendimi meğer dün anladım. 7. filmin 2. yarısı da bitince, "eski dost" Harry'e dair beklenecek "yeni" bir şey kalmadığı gerçeğiyle yüzleştim.
Kendimizi artık çocuk olarak tanımlamak istemediğimiz yaşlarda çıkmıştı karşımıza Harry. Bizden sadece 1-2 yaş küçüktü ve ergen günlerimizin eşlikçisi olmuştu. Bir çırpıda bitirilen kitaplar o kadar bağımlılık yapmıştı ki Türkçe'ye çevrilmesini bekleyemez olmuştum 4'ten sonra. Gittikçe karanlıklaşan, olgunlaşan, heyecanlanan kitaplar birçoğumuza derslerden çok daha iyi öğretmişti İngilizce'yi. Ve benim için 7. kitapla zirve yapmış, kurgusuna, 3-4 kitap öncesinin detayını sonlara geldikçe baş tacı yapmasına, her şeyi çözümleyip soru işareti bırakmadan bağlamasına hayran bırakmıştı. Ölümleriyle ve bitimiyle ağlatmıştı. "Ah o epilog olmasaydı"dan başka ağzımı açıp da bir söz söyleyememiştim 7. kitaba karşı. Ta o zamandan korkusu sarmıştı beni bu kitabı nasıl filme aktarabilirler ki diye. Ah keşke yanılsaymışım. Keşke kitaptan neredeyse tek ciddiye alınan "Voldy's gone mouldy, so let's have some fun" mottosu olmasaymış...
İki bölüme ayrıldı ama olmadı, olamadı. Tatmin etmedi beni sinema finali. "Eski dosta" böyle veda etmek haksızlık dedirtti bizlere ve kitabı sevenlerine. Acilen "yetişkinler için" Harry Potter finali istetti. Üstüne bir de artık merakla bekleyeceğimiz bir Potter kalmamasının burukluğu kaldı. Üniversite bitti, ilk gençlik arkadaşımız gitti. Ne kaldı.. ne kaldı?
Efem bundan sonrası 7. filmin ikinci bölümüne dair spoilerlardan bir demettir. İçimdekileri yazmasam, filme saydırıp döktürmesem içimde patlardı. İzlemeyen ve keyfimizi kaçırma diyen izleyene kadar okumasın, kaçsın kurtarsın kendini. Bir devrin sonunu getirsin gelsin geyiklerini çevirelim :)
----------------------------------------
Ah ulan David Yates! Yaktın beni!
O ne biçim savaş sahnesidir, o ne yandan yemiş savaş anlayışıdır?! Nerdeee o yüzlerce kişinin nefesini tutarak izlediği, Harry ve "Riddle"ın daireler çize çize büyük ana hazırlandığı, Harry'nin lafları yapıştırı yapıştırıverdiği muhteşem son... nerdeeee Harry ile Voldemort'un kimse görmeden okul yıkıntıları arasında düello yapmaya çalışması, yetinmeyip birbirine resmen kafa göz dalması, yetinmeyip birbirilerine sarılaraktan (!) köprüden atlaması. Yıktın hayallerimi Yates! Hani benim görkemli Battle of Hogwarts'ım, hani ev cinleri, hani centaurlar?? Gönül Harry'nin Carrow'lara cruciatus yapışını da görmek isterdi ya, savaş gördün mü ki onu göresin diyen sesleri duyar gibiyim. Peeeh..
Hani Grindelwald? Adam süs olsun diye mi çaldı ilk filmde asayı yahu? İkinci filmde hiç adı anılmasın diye mi? Hani Albus Dumbledore'un geçmişi, yalanları? Hani King's Cross'ta Dumbledore'un Harry'e neden ölemediğini açıklaması? Okumayan ne bilsin 4. kitapta Harry'den alınan kanla kurulan bağlantıyı! Breh breh breh. Adamcağıza ahrette bi de ugg giydirmişsiniz iyice maymun olmuş elinizde!
Zaten herkes de bi espritüel olmuş, ölmeden önce son esprimizi yapalım der gibi dolaşıyor... Neville anladık önemli karakter de, o Death Eater'lara bir nanik yapmasının eksik kaldığı yerin anlamı ne? Ya da kafasına taş mı düştü, nerenizden uydurdunuz da Luna'ya aşık oldu! Harry ona söylemeden nasıl bir içgüdüyle Nagini'yi öldürdü bu Neville! 7. kitapta ezik Neville olgunlaşıp savaşçı olmuş, Harry de zeki ve karizmatik lidere dönüşüvermişti ama sizin elinizde ezik geldi ezik gitti yavrucaklar...
İçimin acısı Fred'in ölümü nerde? Kesecek başka sahne mi bulamadınız ayol? Hayallerim vardı, kitapta nasıl şoka girdiysem filmde de o hislerle ağlayacaktım... Fred'imin cesedini şöööyle bir uzaktan görüvermekle yetindik. Böhüü. Fred hak ettiği sahneyi alamayınca Teddy Lupin'in de adının bile geçmemesine ağlayacak hale geldim. Harry vaftiz baba oldu diye sıkıştırıvereydiniz bir yere, epilogdan Teddy'i çıkarmayaydınız çatlar mıydınız?
Snape'im niye kayıkhanede öldü ya? Bağıran barakanın hatıraları vardı bizde, benimsemiştik onu biz. Zaten anıları da gözlerimizi doldurduysa Alan Rickman sayesinde. Ayrıca koskoca Birleşik Krallık semalarında kızıl saçlı mavi gözlü bir kadın bulamayıp Lily'i en az benim kadar kahverengi gözlü seçmeniz de beni benden aldı. Hadi yeşili mavi yaptınız bari mavide kalaydınız canlar. Annesinin gözleriyle alakası yok Harry'ninkilerin zavallı Snape o yüzden ölürayak açıklama yapmak zorunda (!) hissetti kendini zaar...
Harry'nin ölüme kimseye söylemeden gitmesi gerekiyordu, işin güzel yanı Harry'nin ölüm tedirginliğinde kendini herkesten soyutlaması, veda edersem yapamam diye düşünmesiydi. Gitti çat diye söyledi Ron ve Hermione'ye, Hermione'yle sarmaş dolaş oldular falan.. Hoş Ron anladı mı emin olamadık. Onların Hagrid'in kucağında Harry'i görüp bağırıp çağırması gerekiyordu yahu, işi dramatik yapan Voldemort'la sarmaş dolaş köprüden atlamak değil buydu. Atlamak demişken ölü sanılan Harry'nin Hagrid'in kucağından atlaması kadar saçma bir sahneyi nasıl çektiniz, çektikten sonra hiç mi izlemediniz?
Ron canımsın, ciğerimsin, gingersın, göbekli ya da göbeksiz severim seni. Ama koca kafandan dolayı 7 yıldır beklediğimiz öpüşmeden hiçbir şey anlamadık yahu!
Gringotts bölümü şahaneydi ama bak hakkını vereyim David. Helena Bonham Carter bilir işini. Manyaktı, psikopattı, evildi falan da adam gibi bir ölüm sahnesini hak etmişti Bellatrix. Nedense onun da ölüsünü göremedik Voldemort'la toz bulutu olup göçtü bu dünyadan. Oysa amaç onların da herkes gibi öleceğini göstermek değil miydi?
Sonunda müdürün odasına gitmeden, kendi asasını onarmadan çat diye kırdı ya Harry Elder Wand'ı... Aha da öyle kırdın hevesimi işte. Harry de bi dal parçası bulur onu asa yapar artıkın derkeeen o epilogu da gördüm tam oldu. Hayır zaten kitapta da gereksizdi o, o kısmı atsanız yerindeydi. Hadi atmadınız bari Rowling'in o kısmı yazma amaçlarımdan biri dediği Teddy'ciği koyaydınız da içimize su serpileydi. Ama yok Ginny ve Draco'ya fena koyan yıllar Ron'a göbek, Hermione'ye tayyör-pardesü, Harry'e de sakal-ceket olarak geri dönmüş.
Olmamış diyor, savaş ve ceset göstermekten çekinmeyen bir yetişkin sürümü için inanmaya devam ediyoruz...
Bir günün ardından aklıma takılan kareler ve sayıklamadan hallice dağınık düşünceler... İşte öyle bir şey...
bir film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bir film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
14 Temmuz 2011 Perşembe
28 Mayıs 2010 Cuma
vee Sex and the City 2
Yolu Berlin'de Erasmus'a düşmüş, hasbelkader kendini Berlin'in güzide bir köyü olan Schalchtensee'de bulmuş kızlar grubu olarak dün ilk gününden Sex and the City'e gittik, bu anı bekliyormuşuz:) Sanki yapacak hiçbir şey yokmuş gibi, beni bekleyen dağlarca ödevi elimin tersiyle itip sinemaya koştum resmen. Yalnız Sex and the City'nin bende böyle bir etkisi ve derslerimle bir organik bağı var. İlk filme de finallerin çıkışında gitmiştim, sabahlara kadar October Revolution, demokrasi, milliyetçilik akımı, sosyalizm çalışmış ve 3 saat boyunca son finalini yazmış yorgun bünye, sınav sonrası gidilen birinci filmde sıfırlamıştı kendini bir yerde, böyle bir kafa boşaltmak yoktu. Final zamanı kim bilir kaçıncı kez ve komple sezonlar halinde izleme ritüelime girmiyorum bile...
Dün de, Orta Doğu ödevi yazılmak için beni beklerken Sex and the City'nin bana Orta Doğu'dan el sallamasını tercih edip boşalttım kafayı ki bu haftasonu aşırı yüklemeyi kaldırabilsin. Yine de Orta Doğu'nun peşimi bırakmamasını da ayrı bir ironi olarak bir köşeye koyuyorum.
Filmi anlatmak niyetinde değilim, kızlar "gitsin görsün gülsün" diyorum. Uzun zaman sonra kalabalık ve de beklentiyle gidilen bir filmden oldukça zevk aldım. Deli gibi güldüğüm yerler oldu, çok çok eğlendim haliyle. İlk filmine göre çok daha başarılı buldum ayrıca, ilk film bu kadar komik değildi. Samantha'yı özüne döndürünce eski havasına kavuşmuş Sex and the City.
ek: Her zamanki gibi ders çalışmamak için türlü gereksiz aktiviteler buldum kendime ve nette neler yazılmış film hakkında bir bakındım. Film gelmeden önce hakkında söylenenlerin, şu olacakmış bu olacakmış denenlerin hepsi yalan baştan söyleyeyim:)

ve de:
Dün de, Orta Doğu ödevi yazılmak için beni beklerken Sex and the City'nin bana Orta Doğu'dan el sallamasını tercih edip boşalttım kafayı ki bu haftasonu aşırı yüklemeyi kaldırabilsin. Yine de Orta Doğu'nun peşimi bırakmamasını da ayrı bir ironi olarak bir köşeye koyuyorum.
Filmi anlatmak niyetinde değilim, kızlar "gitsin görsün gülsün" diyorum. Uzun zaman sonra kalabalık ve de beklentiyle gidilen bir filmden oldukça zevk aldım. Deli gibi güldüğüm yerler oldu, çok çok eğlendim haliyle. İlk filmine göre çok daha başarılı buldum ayrıca, ilk film bu kadar komik değildi. Samantha'yı özüne döndürünce eski havasına kavuşmuş Sex and the City.
ek: Her zamanki gibi ders çalışmamak için türlü gereksiz aktiviteler buldum kendime ve nette neler yazılmış film hakkında bir bakındım. Film gelmeden önce hakkında söylenenlerin, şu olacakmış bu olacakmış denenlerin hepsi yalan baştan söyleyeyim:)
ve de:
6 Mart 2010 Cumartesi
Orjinal Alice İstanbul'u sevmemiş
Taa yazın staj yaparken fragmanını gördüğümden ve hele de 3 boyutlu olduğunu öğrendiğimden beri sabırsızlıkla bekliyordum Alice In Wonderland'i. Sağolsunlar sinema işletmecileri keyfimi kaçırmak, hevesimi kursağımda bırakmak için epey çaba harcadılar. Dublaj gerektiren filmlere dublaj yapma ihtiyacı hissetmeyenler, muhtemelen içinde animasyon karakterler var diye "çocuk filmi" damgası vurduklarından Alice'i Türkçe dublajlı hale getirmişler. İyi güzel seslendirmeyi desteklerim bilen bilir ama çoğu filmin tadının da orjinal sesleriyle çıktığının kabullenilmesi lazım artık. Dublajı yapılmasın diyen yok ama altyazılısını da mumla aramayalım.
Durum şudur ki efem, Alice İstanbul'u pek sevmemiş, orjinali hiç sevmemiş. İstanbul dahilinde filmin 3 boyutlu ve orjinal gösterildiği tek bir salon bile yok an itibariyle. 3 adet gördüm 3D ve altyazılı onlarda Ankara, Bursa ve İzmir'deydi. Haydi 3. boyutundan vazgeçtik, eskiden 3 boyut mu vardı, Taksim'deki herhangi bir sinemada herhangi bir dilde ya da boyutta mevcut değil Alice. İstikamet en yakın AVM, boşuna açılmadı onlar tabii... Kültür başkentine gel...
Neyse İstanbul'um n'apalım. Varsın Alice sevmesin seni... Biz seviyoruz...
Durum şudur ki efem, Alice İstanbul'u pek sevmemiş, orjinali hiç sevmemiş. İstanbul dahilinde filmin 3 boyutlu ve orjinal gösterildiği tek bir salon bile yok an itibariyle. 3 adet gördüm 3D ve altyazılı onlarda Ankara, Bursa ve İzmir'deydi. Haydi 3. boyutundan vazgeçtik, eskiden 3 boyut mu vardı, Taksim'deki herhangi bir sinemada herhangi bir dilde ya da boyutta mevcut değil Alice. İstikamet en yakın AVM, boşuna açılmadı onlar tabii... Kültür başkentine gel...
Neyse İstanbul'um n'apalım. Varsın Alice sevmesin seni... Biz seviyoruz...
2 Mart 2010 Salı
ordan burdan
Okul açılınca etraf epey sessizleşti haliyle. Herkes bir ayın ardından yeniden okula alışma çabasına girince ben de alternatif oyalamalara yöneldim birkaç gündür.
Ivır zıvır yaptığım işler anneannemde mantı açmaktan başlayıp (nasıl da özlemişim! eğer bir yerlerden bizi izleyebiliyorsan teyzem, eminim ki beni izliyorsun, açtığım mantıya gülümsüyorsun) hava yastığı çalınan arabamın peşinden polistir, servistir dolaşmaya kadar geniş bir yelpazeye sahip.
Bir yandan da bir dolu film edindim kendime, her güne bir film gibi düşüncelerim var bakalım.. Dün annemle Eyyvah Eyvah'a gittik ve çok da eğlendik açıkçası. Pişmiş tavuğun bile başına gelmeyen işler ve saf bir tip harmanını sevenler bol bol gülecektir benden söylemesi. Bugünse Deli Deli Olma'yı izleyip neden izlemek için neredeyse bir yıl beklediğimi sorguladım. Hiç beklemediğim kadar iyiydi, dram yönünü ağır beklerken sonları hariç güldüren sahnelerin bol olması da şaşırttı beni. Bir başka şaşırtan da böylesi bir filmin fazla ödül alamamış olması... Sadece en iyi müzik ödülü alabilmiş Altın Portakal'da, ki müzik gerçekten çok hoş ama bence fazlasını da hak etmiş bir film, artık rakipleri mi çok aşmış filmlerdi yoksa başka bir durumlar mı vardı bilemeyeceğim. Bari küçük kız bir ödül alsaydı, "gelecek vaadeden" ya da "umut vaadeden" gibisinden...
Son olarak, martın içinden bakınca gitme vakti daha bir yakın gelmeye başladı. Ufak tefek, son günlerde elimi rahatlatacak hazırlıklar da başladı. Ve fakat merak edenler için, pasaportumun akıbeti belirsizliğini korumakta... (sen gelmeez oolduuun...)
Ivır zıvır yaptığım işler anneannemde mantı açmaktan başlayıp (nasıl da özlemişim! eğer bir yerlerden bizi izleyebiliyorsan teyzem, eminim ki beni izliyorsun, açtığım mantıya gülümsüyorsun) hava yastığı çalınan arabamın peşinden polistir, servistir dolaşmaya kadar geniş bir yelpazeye sahip.
Bir yandan da bir dolu film edindim kendime, her güne bir film gibi düşüncelerim var bakalım.. Dün annemle Eyyvah Eyvah'a gittik ve çok da eğlendik açıkçası. Pişmiş tavuğun bile başına gelmeyen işler ve saf bir tip harmanını sevenler bol bol gülecektir benden söylemesi. Bugünse Deli Deli Olma'yı izleyip neden izlemek için neredeyse bir yıl beklediğimi sorguladım. Hiç beklemediğim kadar iyiydi, dram yönünü ağır beklerken sonları hariç güldüren sahnelerin bol olması da şaşırttı beni. Bir başka şaşırtan da böylesi bir filmin fazla ödül alamamış olması... Sadece en iyi müzik ödülü alabilmiş Altın Portakal'da, ki müzik gerçekten çok hoş ama bence fazlasını da hak etmiş bir film, artık rakipleri mi çok aşmış filmlerdi yoksa başka bir durumlar mı vardı bilemeyeceğim. Bari küçük kız bir ödül alsaydı, "gelecek vaadeden" ya da "umut vaadeden" gibisinden...
Son olarak, martın içinden bakınca gitme vakti daha bir yakın gelmeye başladı. Ufak tefek, son günlerde elimi rahatlatacak hazırlıklar da başladı. Ve fakat merak edenler için, pasaportumun akıbeti belirsizliğini korumakta... (sen gelmeez oolduuun...)
26 Şubat 2010 Cuma
karmakarışık
Birkaç gün yazmayınca yazmak istediklerim karmakarışık oluyor haliyle...
Çarşamba günü okula uğramıştım, derse girmek zorunda olmayınca öyle güzel oluyor ki okul oooh :) Amerika üzerine bir belgeselin gösterimi vardı, gösterim 4'ü biz kızlar takımından olmak üzere 5 kişinin katılımıyla gerçekleşince ne kadar başarılı oldu bilemem ama belgeseli başarılı buldum. Belgeselin yapımcılarından biri de gösterim sonrası tartışma için gelmiş ama tabii dediğim gibi 5 kişiyle bir yere kadar. Gerçi sonradan konsolosluktan ona eşlik eden kadının dediğine göre daha önceki gösterimlerden sonra yapılan tartışmalardan sonra adamcağıza kız öğrencilerden hiç soru/yorum gelmemiş, o yüzden burada az kişi ve yoğunluklu olarak "female voice" olması iyi olmuşmuş, teselliye gel. İlk başta duyunca bir gaza gelip "wake up women wake up!" diyesim geldi ama öte yandan kızların adama bakmaktan (!) soru sormaya fırsat bulamamış olmaları da mümkün tabii. Neyse daha dolaşacaklarmış rastlarsanız izleyin efem, Amerika'nın demokrat-muhafazakar olarak ikiye bölünüşü objektif olarak işlenmiş, SPLIT: A DIVIDED AMERICA'da...
Dünse huzurevi ziyaretiyle geçti. Amaç babamın teyzesini ziyaretti yeni taşındığı yerde ancak haliyle o kadar hevesli ki orada kalan herkes konuşmaya, sadece bir kahve beklerken bile epey yaşlı teyzeyle selamlaşmış, ayaküstü konuşmuş oldum. Tuhaf yerler huzurevleri... Yaşlılığa, yalnızlığa içiniz burkuluyor lakin en azından bir aradalar tek başına bir evde oturmaktansa iki çift laf ediyorlar burada başkalarıyla, hem de onları oyalayacak etkinlikler var diyorsunuz, böyle yaşlanmak da güzel diyorsunuz. Yine de kafanızdan "ama ama"lar eksik olmuyor...
Bir yandan da sevgili pasaportuma besteler yapıyorum artık, 5 haftanın ardından ne yapacağımı bilmediğimden olabilir. "Dön gel, dööön geeel" diyorum, "Gerii dön, gerii döön ne oluur gerii dööön" diyorum ama "Sen gelmez oolduuun, sen gelmez oolduun, sen gelmeez oolduun..." be pasaportumcum...
Çarşamba günü okula uğramıştım, derse girmek zorunda olmayınca öyle güzel oluyor ki okul oooh :) Amerika üzerine bir belgeselin gösterimi vardı, gösterim 4'ü biz kızlar takımından olmak üzere 5 kişinin katılımıyla gerçekleşince ne kadar başarılı oldu bilemem ama belgeseli başarılı buldum. Belgeselin yapımcılarından biri de gösterim sonrası tartışma için gelmiş ama tabii dediğim gibi 5 kişiyle bir yere kadar. Gerçi sonradan konsolosluktan ona eşlik eden kadının dediğine göre daha önceki gösterimlerden sonra yapılan tartışmalardan sonra adamcağıza kız öğrencilerden hiç soru/yorum gelmemiş, o yüzden burada az kişi ve yoğunluklu olarak "female voice" olması iyi olmuşmuş, teselliye gel. İlk başta duyunca bir gaza gelip "wake up women wake up!" diyesim geldi ama öte yandan kızların adama bakmaktan (!) soru sormaya fırsat bulamamış olmaları da mümkün tabii. Neyse daha dolaşacaklarmış rastlarsanız izleyin efem, Amerika'nın demokrat-muhafazakar olarak ikiye bölünüşü objektif olarak işlenmiş, SPLIT: A DIVIDED AMERICA'da...
Dünse huzurevi ziyaretiyle geçti. Amaç babamın teyzesini ziyaretti yeni taşındığı yerde ancak haliyle o kadar hevesli ki orada kalan herkes konuşmaya, sadece bir kahve beklerken bile epey yaşlı teyzeyle selamlaşmış, ayaküstü konuşmuş oldum. Tuhaf yerler huzurevleri... Yaşlılığa, yalnızlığa içiniz burkuluyor lakin en azından bir aradalar tek başına bir evde oturmaktansa iki çift laf ediyorlar burada başkalarıyla, hem de onları oyalayacak etkinlikler var diyorsunuz, böyle yaşlanmak da güzel diyorsunuz. Yine de kafanızdan "ama ama"lar eksik olmuyor...
Bir yandan da sevgili pasaportuma besteler yapıyorum artık, 5 haftanın ardından ne yapacağımı bilmediğimden olabilir. "Dön gel, dööön geeel" diyorum, "Gerii dön, gerii döön ne oluur gerii dööön" diyorum ama "Sen gelmez oolduuun, sen gelmez oolduun, sen gelmeez oolduun..." be pasaportumcum...
22 Şubat 2010 Pazartesi
resmim dünyayı gezerse...
Bir süredir koşturmacalarımın arasında ihmal ettim burayı... Birkaç gündür aklımda evirip çevirip yazamadıklarımı yazma vakti geldi herhalde.
Geçen gün evde Up In the Air'i izledik ailecek. Filmi anlatmak değil niyetim, izlemeyenlerin keyfini kaçırmayalım. Ama filmden geriye bende kalan bir enstantaneden de bahsetmeden geçmeyeyim dedim, filmin ana konusuyla da çok alakalı değil bu yazacaklarım. Düşünün ki her yeri gezmek istiyorsunuz ancak koşullar buna müsait değil haliyle. Filmde bir çift bu duruma yaratıcı bir çözüm getiriyor. Bir fotoğrafınızı yeterince büyütüp kalın kartonlara yapıştırıp gitmek istediğiniz yerlere yakın zamanda gidecek olan tanıdıklarınızın eline tutuşturuyorsunuz. O resminiz, başkalarıyla beraber dolaşıyor ve gidilen yerdeki önemli yerlerin önünde "resminizin fotoğrafı" çekiliyor. Sonunda siz bütün tanıdıklarınızın çektiği fotoğraflar bir araya gelince neredeyse dünyayı gezmiş (Filmdeki versiyonunda Amerika haritası tamamlanıyor) havası yaratıyorsunuz.
Yaratıcı mı yaratıcı. Ama düşündükçe aslında ortaya konan "şey" hem eğlenceli hem de can sıkıcı. Maddi-manevi engeller sonucu aslında yapmak istediklerimizi kartondan vesikalarımızın yapması ve bizim bu tempo içinde kaybolup gitmemiz... Rahat rahat istediği yeri gezebilecek, dünya turuna çıkabilecek koşullara sahip kaç şanslı var ki? Belki de hepimiz en iyi ihtimalle yakın yerleri görüp uzakları resimlerimize tamamlatmaya doğru ilerliyoruz. O resimlerin dört bir yanda çekilmiş fotoğraflarını görünce gülümsememek, eğlenceli bulmamamak elde değil ama bir burukluk da kesin var tamamlanan ya da tamamlanacak haritalarda... Yine de dediğim gibi yaratıcı, 15-20 yıl sonra bu formül hayata geçirilebilir. Hatta giden birine vermeye de gerek yok nasılsa 15-20 yıl sonra çocuklar photoshop kullanmayı bilerek doğmaya başlayacaklar. Birinden isteyiveririz bana bir dünya turu arttırır artık:P
Not: Seyyar Sahne'nin sahneye koyduğu Oğuz Atay'ın romanından uyarlanan Tehlikeli Oyunlar'ı izledim cumartesi akşamı, İTÜ Maçka Kampüsü'nde. Oyuncunun performansı açısından gerçekten görülesi bir oyun, çok beğendim ama mümkünse İTÜ'deki salonda izlemeyin derim.
11 Ocak 2010 Pazartesi
(500) Days of Summer
Birkaç ay önce 4 kız olarak gittiğimiz 500 Days of Summer, kimimizi mutlu etmiş, kimimizi kızdırmış, kimimizi hüzünlendirmişti ve sonunda 4 kafadan 4 farklı sesin çıkmasına neden olmuştu. Film çıkışında "dalgalandım da duruldum" modundaki ruh halimizle acaba Tom mu haklıydı, Summer mı haklıydı ekseninde über mantıklı konuşmalar yapmıştık. Metroya ilerlerken etrafımızda kim vardı bilinmez ama sürekli birbirini bastırırcasına konuşan bu 4 kızdan hoşnut kalmadığına eminim.
Peki, kaç ay sonra neden hortladı bende 500 Days of Summer? Geçtiğimiz hafta, filmin pek bir beğendiğim müziklerinin sountrack albümünü aldım. Final haftasında olmanın verdiği dengesizlik durumu tam da böyle bir albümün her biri ayrı bir duygudan dem vuran şarkılarıyla katlanır olurdu zira...
Albümün girişinde filmin başında söylenen sözler yer alıyor. Yani you should know up front, this is not a love story...
Filmde başroldeki Tom'a "the Smiths-fan" lakabını veren The Smiths'in albümde 2 şarkısı var. Sovyet doğumlu bir Amerikalı olduğunu okuduğumdan beri kafamda çelişkiler insanı olarak yer eden Regina Spektor'ın da keza aynı şekilde... Benim için albümdeki duygusal dalgalanmalar There's a Light That Never Goes Out ile başlıyor. Yumuşak bir ses tonu ve "To die by your side is such a heavenly way to die..." Ama durmak yok hemen hareketleniyoruz, Bad Kids... Bir süre bir hızlı bir hareketli giderken, kafasına ne düştüyse bir an önce kendisine gelmesini dilediğim Carla Bruni giriyor araya; "C'est quelqu'un qui m'a dit que tu m'aimais encore. Serais ce possible alors?" Umutlarımız tavan yapmaya başladğındaysa Regina Spektor'ın sırası geliyor ve Allah belanı versin edasıyla "We're trying to be faithful but we're cheatin' cheatin' cheatin'..." dedikten sonra öfkesini sindirip ekliyor; "I'm the hero of this story don't need to be saved, no one's got it all..." Tam bu depresyona alışmaya çalışırken yine umutlanmaya başlıyor şarkılar; She's Got You High, Here Comes Your Man derken bir The Smiths şarkısı noktayı koyuyor: Please, Please, Please Let Me Get What I Want
Şahsen ben sonra replay'e basıyorum yeniden. Finaller müziksiz çekilmiyor...
"You don't need to know what I do all day
It's as much as I know watch it waste away..."
Peki, kaç ay sonra neden hortladı bende 500 Days of Summer? Geçtiğimiz hafta, filmin pek bir beğendiğim müziklerinin sountrack albümünü aldım. Final haftasında olmanın verdiği dengesizlik durumu tam da böyle bir albümün her biri ayrı bir duygudan dem vuran şarkılarıyla katlanır olurdu zira...
Albümün girişinde filmin başında söylenen sözler yer alıyor. Yani you should know up front, this is not a love story...
Filmde başroldeki Tom'a "the Smiths-fan" lakabını veren The Smiths'in albümde 2 şarkısı var. Sovyet doğumlu bir Amerikalı olduğunu okuduğumdan beri kafamda çelişkiler insanı olarak yer eden Regina Spektor'ın da keza aynı şekilde... Benim için albümdeki duygusal dalgalanmalar There's a Light That Never Goes Out ile başlıyor. Yumuşak bir ses tonu ve "To die by your side is such a heavenly way to die..." Ama durmak yok hemen hareketleniyoruz, Bad Kids... Bir süre bir hızlı bir hareketli giderken, kafasına ne düştüyse bir an önce kendisine gelmesini dilediğim Carla Bruni giriyor araya; "C'est quelqu'un qui m'a dit que tu m'aimais encore. Serais ce possible alors?" Umutlarımız tavan yapmaya başladğındaysa Regina Spektor'ın sırası geliyor ve Allah belanı versin edasıyla "We're trying to be faithful but we're cheatin' cheatin' cheatin'..." dedikten sonra öfkesini sindirip ekliyor; "I'm the hero of this story don't need to be saved, no one's got it all..." Tam bu depresyona alışmaya çalışırken yine umutlanmaya başlıyor şarkılar; She's Got You High, Here Comes Your Man derken bir The Smiths şarkısı noktayı koyuyor: Please, Please, Please Let Me Get What I Want
Şahsen ben sonra replay'e basıyorum yeniden. Finaller müziksiz çekilmiyor...
"You don't need to know what I do all day
It's as much as I know watch it waste away..."
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)