Şarkılardan gidiyorum bu aralar hadi hayırlısı...
Hani bazı şarkılar vardır, bir yandan yüzünüze aptal denebilecek bir gülümseme oturturken diğer yandan da burnunuzun direğini sızlatır, gözlerinizi doldurur... İşte bu şarkı onlardan biri. Zaten kendi başına bu dediklerimi yapmaya yettiği halde bir de enfes bir klip yapmışlar. Baktıkça mutlu ediyor beni dinginliğiyle, içtenliğiyle, gerçekliğiyle...
Çünkü aşk ekranda, perdede bize gösterildiği gibi kusursuz güzellikteki kadın ve erkeğin arasında yaşanınca anlamlı ve güzel olan bir şey değil. Aşk herkes için var. Aşk kendi başına zaten güzel, zaten estetik...
Bir günün ardından aklıma takılan kareler ve sayıklamadan hallice dağınık düşünceler... İşte öyle bir şey...
bir şarkı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bir şarkı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
29 Mayıs 2011 Pazar
28 Mayıs 2011 Cumartesi
je veux
Dersler bitti, hatta son ders itinayla kırıldı. "Ne halt edeceğim ben şimdi?" dertleri her köşe başında karşımıza çıkarken bu şarkıyı her gün dinlemezsem olmuyor bu aralar, ki zaten her yerde çalıyor sağolsun. Mutlu ediyor bu şarkı insanı, dans etme isteği yaratıyor bünyede aniden.Fransızca derslerinde şarkıları çözmeye çalıştığımız zamanları hatırlatıyor bana bir de... "La tribu de Nana" olur bir gün bizim için belki, ultra mega kırık Fransızcamızla bir yolcuk boyu söyleriz belli mi olur? :)
İtalyancası da var hatta, adı da "Mi Va". Bana daha çok İspanyolca gibi geliyor ya neyse...
Sözün kısası sevin sevdirin, neşelenin.
İtalyancası da var hatta, adı da "Mi Va". Bana daha çok İspanyolca gibi geliyor ya neyse...
Sözün kısası sevin sevdirin, neşelenin.
1 Mayıs 2011 Pazar
1 mayıs 1 mayıs...
Günlerin bugün getirdiği baskı zulüm ve kandır
Ancak bu böyle gitmez, sömürü devam etmez
Yepyeni bir hayat gelir bizde ve her yerde...
Bütün gün haber merkezindeki bilimum televizyondan yankılandı 1 Mayıs Marşı... 2011 1 Mayıs'ında da eski görüntüler geldi ekranlarımıza, eski acılar anıldı, hatıralar canlandı. Dönüp duran görüntülere baktıkça düşündüm, 1 Mayıs benim hatıralarıma ne zaman nasıl girmişti diye...
İkinci sınıftaydım yanılmıyorsam, İstanbul'da Habitat toplantısı var diye okulları bir aya yakın bir süre kadar erken kapatmışlardı. Annem de doğumgünümde herkes yaz tatili için dağılır, benim doğumgünü güme gider diye mayıs başında bir haftasonu eve o yaşlarda adet olduğu üzere neredeyse sınıfın yarısını çağırmıştı. Tam başı ama mayısın. 1 Mayıs. O hafta içinde birkaç kişi "Biz gelemeyiz." dedi "O gün evden çıkmak istemiyor annemler sokaklar güvenli olmayabilirmiş, olay çıkarmış." Anlamamıştım ne olayı, neden olay çıkmalı? Kızmıştım, üzülmüştüm hatta. Annem "Doğrudur bak aklıma gelmemişti, çıkmak istemeyebilir insanlar meydanlara yakınlarsa" demişti de iyice kafam karışmıştı. Neden diye sorduğumdaysa "Bizim zamanımızda çok olaylı geçerdi İşçi Bayramları, çok insan öldü" dedi ve kapattı. Ben de kapattım konuyu hiç anlamamıştım ama ben de biraz korkmuştum galiba. Sonuçta gelenlerle de yapmıştık yine o günü, mesele benim çocuk aklımda kapanmıştı.
Sonra yıllar geçtikçe öğrendim tabii oradan buradan okuyarak İşçi Bayramı'nı, Kanlı 1 Mayıs'ı, Taksim'i, Taksim'in yasağını... Geçen yıl 1 Mayıs'ta Berlin'deydik. Çok kaptırmıştık kendimizi hatta, İstanbul'da meydanlara çıkılamıyorsa biz de Berlin'de çıkacaktık, Nazilerin yürüyüşünün önünde duracaktık, "1. Mai Nazifrei", "Kein Platz für Nazis" diyecektik şehrin havasına uyaraktan. Sonuç? Meydana çıktık evet... Ama umduğumuzu bulamadık. Direniş havasından çok parti havası vardı, millet Amy Winehouse çalıp dans ediyordu resmen. Biz de napalım dedik, aldık balonlarımızı, vurduk kendimizi Kreuzberg'e göbek attık. Sonra da eve gittiğimizde yıllardan sonra ilk kez Taksim'e çıkıldığını öğrenip bunu kaçırdığımız için yıkıldık.
Bu yılsa çıkamadım dışarı, 1 Mayıs haber merkezinde geçti. Bütün gün Taksim Meydanı'nı seyrettim ekranlardan, notlarını aldım. Ekranımda neşe ve umut vardı bugün. Farklı kesimlerden, farklı etnik kimliklerden yüz binlerce insanın nasıl da bir arada olabileceğine, beraber bir kutlama yapabileceğine inandım tekrar. Biber gazı olmadan gösteri yapılabildiğini gördüm. Bu topraklara ait dillerden pankartlar gördüm, türküler duydum. Her maç birbirine giren takımların taraftarlarını bile tek yürek olmuş izledim. En azından şu hoşgörüyle yaşamak bizim için lüks değilmiş, ütopya hiç değilmiş dedim. "Kendinden olmadığını düşündüğünü" de sevebiliyormuş insanlar meğer. E peki o zaman sormazlar mı insana neden yılda sadece bir gün diye? Şu karelerin görmek için gerçekten bir yıl daha beklememize gerek var mıdır diye?
Ancak bu böyle gitmez, sömürü devam etmez
Yepyeni bir hayat gelir bizde ve her yerde...
Bütün gün haber merkezindeki bilimum televizyondan yankılandı 1 Mayıs Marşı... 2011 1 Mayıs'ında da eski görüntüler geldi ekranlarımıza, eski acılar anıldı, hatıralar canlandı. Dönüp duran görüntülere baktıkça düşündüm, 1 Mayıs benim hatıralarıma ne zaman nasıl girmişti diye...
İkinci sınıftaydım yanılmıyorsam, İstanbul'da Habitat toplantısı var diye okulları bir aya yakın bir süre kadar erken kapatmışlardı. Annem de doğumgünümde herkes yaz tatili için dağılır, benim doğumgünü güme gider diye mayıs başında bir haftasonu eve o yaşlarda adet olduğu üzere neredeyse sınıfın yarısını çağırmıştı. Tam başı ama mayısın. 1 Mayıs. O hafta içinde birkaç kişi "Biz gelemeyiz." dedi "O gün evden çıkmak istemiyor annemler sokaklar güvenli olmayabilirmiş, olay çıkarmış." Anlamamıştım ne olayı, neden olay çıkmalı? Kızmıştım, üzülmüştüm hatta. Annem "Doğrudur bak aklıma gelmemişti, çıkmak istemeyebilir insanlar meydanlara yakınlarsa" demişti de iyice kafam karışmıştı. Neden diye sorduğumdaysa "Bizim zamanımızda çok olaylı geçerdi İşçi Bayramları, çok insan öldü" dedi ve kapattı. Ben de kapattım konuyu hiç anlamamıştım ama ben de biraz korkmuştum galiba. Sonuçta gelenlerle de yapmıştık yine o günü, mesele benim çocuk aklımda kapanmıştı.
Sonra yıllar geçtikçe öğrendim tabii oradan buradan okuyarak İşçi Bayramı'nı, Kanlı 1 Mayıs'ı, Taksim'i, Taksim'in yasağını... Geçen yıl 1 Mayıs'ta Berlin'deydik. Çok kaptırmıştık kendimizi hatta, İstanbul'da meydanlara çıkılamıyorsa biz de Berlin'de çıkacaktık, Nazilerin yürüyüşünün önünde duracaktık, "1. Mai Nazifrei", "Kein Platz für Nazis" diyecektik şehrin havasına uyaraktan. Sonuç? Meydana çıktık evet... Ama umduğumuzu bulamadık. Direniş havasından çok parti havası vardı, millet Amy Winehouse çalıp dans ediyordu resmen. Biz de napalım dedik, aldık balonlarımızı, vurduk kendimizi Kreuzberg'e göbek attık. Sonra da eve gittiğimizde yıllardan sonra ilk kez Taksim'e çıkıldığını öğrenip bunu kaçırdığımız için yıkıldık.
Bu yılsa çıkamadım dışarı, 1 Mayıs haber merkezinde geçti. Bütün gün Taksim Meydanı'nı seyrettim ekranlardan, notlarını aldım. Ekranımda neşe ve umut vardı bugün. Farklı kesimlerden, farklı etnik kimliklerden yüz binlerce insanın nasıl da bir arada olabileceğine, beraber bir kutlama yapabileceğine inandım tekrar. Biber gazı olmadan gösteri yapılabildiğini gördüm. Bu topraklara ait dillerden pankartlar gördüm, türküler duydum. Her maç birbirine giren takımların taraftarlarını bile tek yürek olmuş izledim. En azından şu hoşgörüyle yaşamak bizim için lüks değilmiş, ütopya hiç değilmiş dedim. "Kendinden olmadığını düşündüğünü" de sevebiliyormuş insanlar meğer. E peki o zaman sormazlar mı insana neden yılda sadece bir gün diye? Şu karelerin görmek için gerçekten bir yıl daha beklememize gerek var mıdır diye?
4 Şubat 2011 Cuma
bağlamalar
Hani çok şey yapar giğbi gözüküp de aslında hiçbir şey yapmadığınız günler vardır ya, hah işte tam da öyle bir dönemdeyim. Baksanız haftanın 6 günü staja gidiyorum ama esasen ne yapıyorsun derseniz uzayıp giden bir "eee" dışında bir cevabım yok pek...
İşte bu boş kafa durumları ilginç bence. Bir yerinden bir şey yakalıyorsunuz sonrası bir deli kuyuya taş atmış misali çıkar çıkarabilirsen. Mesela bugün arabada giderken birisi, bilmem nerede Çelik çıkıyormuş ha-ha-ha dedi, üstüne de radyoda Grup 84'ün o bir yıl kadar her tarafı inleten (evet inlemek...) "Ölürüm Hasretinle"si çaldı, aman ya bu şarkı bile eskimiş peeeh dedik bir hesapladık rahat 6-7 yıl olmuş. Hah, şimdi çok alakasız bu ikisi değil mi? Değil. Boş kafa bunu bağlar, hem beni bilen bilir acımam en olmadık yerlerden itinalyla bağlantı kurarım.
Çelik... Bizim çocukluğumuz... Bu inleten şarkı da birilerinin çocukluğu haline gelmiş biz büyürken fark ettiğim buydu. Bizler beraber ve ayrı ayrı İzel-Çelik-Ercan'ı, Hakan Peker'i ne bileyim Gülşen'in o evrim geçirmeden önceki sevimli kız hallerini gördüğümüzde/duyduğumuzda ne kadar kitsch olursa olsun bebek görmüş insan gibi "aman da aman agucuk gugucuk" tarzı tepkiler veriyoruz hani. İşte sanırım "yeaaarrr elleeeeğriiiiin neeeeğrrdeeeeeee yağ beeni de gööötüüüüür yaaa dağ giiiiitmeeeğğ" diye inleyen şarkıyı duyduğunda da aynı tepkiyi veren bir kesim var artık. Böyle böyle derken epey isim-şarkı bulmuştum bugün hatta 2000lerin çocuklarının agucuk gugucuk nostaljisiyle yaklaşacağı ama uçmuş gitmiş aklımdan nedense. Evet, biz 90ların çocukları için "2000lerin çocukları" kavramıyla tanışma vakti gelmiş. Hatyatına teknoloji sonradan giren, o yüzden nispeten daha şanslı bulduğum devir son üyeleri olarak bizimle kapanmıştı ya üstümüze gıcır gıcır bir teknoloji kuşağı bile gelmiş aklınızda olsun. İlk oyuncağı kurmalı köpekler değil, bilgisayar oyunları olan; "yakışıklı babam gibi aşık oldum anam gibi" yerine "kalbini mi kırdım af edersin" gibisinden şarkı sözleri ezberlemiş; TV başında ilk Susam Sokağı'nı değil Pokemon'u beklemiş ve artık büyümüş bir kitle oluşmuş. Biz ise çoktan büyümüşüz ve kirlenmiş dünya.
Fakat hem 90ların hem 2000lerin çocuklarının ortaklaşa muzdarip olduğu tek konu Serdar Ortaç olmuş sanırım. Kendisi azimle gözünü 2010ların çocuklarına da dikmiş bulunmakta, nesiller heba olmakta. Vur kadehlere hadi içelim.
İşte bu boş kafa durumları ilginç bence. Bir yerinden bir şey yakalıyorsunuz sonrası bir deli kuyuya taş atmış misali çıkar çıkarabilirsen. Mesela bugün arabada giderken birisi, bilmem nerede Çelik çıkıyormuş ha-ha-ha dedi, üstüne de radyoda Grup 84'ün o bir yıl kadar her tarafı inleten (evet inlemek...) "Ölürüm Hasretinle"si çaldı, aman ya bu şarkı bile eskimiş peeeh dedik bir hesapladık rahat 6-7 yıl olmuş. Hah, şimdi çok alakasız bu ikisi değil mi? Değil. Boş kafa bunu bağlar, hem beni bilen bilir acımam en olmadık yerlerden itinalyla bağlantı kurarım.
Çelik... Bizim çocukluğumuz... Bu inleten şarkı da birilerinin çocukluğu haline gelmiş biz büyürken fark ettiğim buydu. Bizler beraber ve ayrı ayrı İzel-Çelik-Ercan'ı, Hakan Peker'i ne bileyim Gülşen'in o evrim geçirmeden önceki sevimli kız hallerini gördüğümüzde/duyduğumuzda ne kadar kitsch olursa olsun bebek görmüş insan gibi "aman da aman agucuk gugucuk" tarzı tepkiler veriyoruz hani. İşte sanırım "yeaaarrr elleeeeğriiiiin neeeeğrrdeeeeeee yağ beeni de gööötüüüüür yaaa dağ giiiiitmeeeğğ" diye inleyen şarkıyı duyduğunda da aynı tepkiyi veren bir kesim var artık. Böyle böyle derken epey isim-şarkı bulmuştum bugün hatta 2000lerin çocuklarının agucuk gugucuk nostaljisiyle yaklaşacağı ama uçmuş gitmiş aklımdan nedense. Evet, biz 90ların çocukları için "2000lerin çocukları" kavramıyla tanışma vakti gelmiş. Hatyatına teknoloji sonradan giren, o yüzden nispeten daha şanslı bulduğum devir son üyeleri olarak bizimle kapanmıştı ya üstümüze gıcır gıcır bir teknoloji kuşağı bile gelmiş aklınızda olsun. İlk oyuncağı kurmalı köpekler değil, bilgisayar oyunları olan; "yakışıklı babam gibi aşık oldum anam gibi" yerine "kalbini mi kırdım af edersin" gibisinden şarkı sözleri ezberlemiş; TV başında ilk Susam Sokağı'nı değil Pokemon'u beklemiş ve artık büyümüş bir kitle oluşmuş. Biz ise çoktan büyümüşüz ve kirlenmiş dünya.
Fakat hem 90ların hem 2000lerin çocuklarının ortaklaşa muzdarip olduğu tek konu Serdar Ortaç olmuş sanırım. Kendisi azimle gözünü 2010ların çocuklarına da dikmiş bulunmakta, nesiller heba olmakta. Vur kadehlere hadi içelim.
31 Ocak 2011 Pazartesi
çocuklardık...
Dün taa ilkokuldan bir arkadaşım, hatta belki de ilkokuldaki ilk arkadaşım, 1. sınıfın sonundaki doğum günümüzden resimler koymuş Facebook'a. Baktık baktık baktık... Ne desek bilemedik... Ne kadar "içi dolu fıçıcıklar" olduğumuza inanamadık. O günlerin üstünden 15 yıldan fazla bir zaman geçtiğine hayret ettik. Bakakaldık, dilimiz tutuldu vs.
Arada dönmek lazımmış demek o günlere. O günlere olmasa bile o resimlere... Hele de bugün hafiften pazartesi sendromlu bir staj başlangıcı ile birleşince hepsi, o resimler iyice oturdu içime. Bitse de gitsek diyen ben birden bitmesin gitmeyelim hep burada böyle kalalım demeye başladım. Çünkü şarkılar doğru söyler:
"Çocuklardık, parlak yıldızlardık o zaman, ay büyülüydü yakamoz deniz, ardından koştuğumuz sonbaharlar..."
"Ah çocukluğum camdan duvarlarım, portakal çiçeği kokulu heyecanlarım, kuştüyülü düşlerim umutlarım..."
Ve hangi güne gelmiş bak bu karman çorman duygular... El salla el salla...
Arada dönmek lazımmış demek o günlere. O günlere olmasa bile o resimlere... Hele de bugün hafiften pazartesi sendromlu bir staj başlangıcı ile birleşince hepsi, o resimler iyice oturdu içime. Bitse de gitsek diyen ben birden bitmesin gitmeyelim hep burada böyle kalalım demeye başladım. Çünkü şarkılar doğru söyler:
"Çocuklardık, parlak yıldızlardık o zaman, ay büyülüydü yakamoz deniz, ardından koştuğumuz sonbaharlar..."
"Ah çocukluğum camdan duvarlarım, portakal çiçeği kokulu heyecanlarım, kuştüyülü düşlerim umutlarım..."
Ve hangi güne gelmiş bak bu karman çorman duygular... El salla el salla...
12 Aralık 2010 Pazar
dar mekanlardan kaçmak
Kaçabilir miyiz dar mekanlardan? Bu dönem üstümüzden silindir gibi geçerken biraz zor, içimiz daraldı bir kere önce kendimizi ferahlatmak gerek. Biraz kendimize zaman ayırmak mesela, vazife gibi, saate baka baka kafa dağıtmak gibi değil ama. Hesapsız kitapsız, saate bakmadan, kafamızı kurcalayanları en aza indirmiş şekilde. Biz ferahlarsak biraz bu dar mekanlar da genişler, boğulmaktan kurtulur muyuz acaba?
Daha çok zaman var o güne değil mi? Yine saate tarihe baktığıma göre evet o hale gelmemize daha çok var. Bari şarkılar dinleyelim onlar açsın içimizi şimdilik...
"Gece gündüz bana birdir ah güzelim
Çünkü gözlerim hep kördür
Kanatsız kuş olmak zordur ah güzelim
Denize varmayan ırmak
Gör beni gör beni gör gel gözüm ol gör beni
Sar beni sar beni sar gökyüzüm ol
Uç beni uç beni uç yavru kuş ol uç beni
Geç beni geç beni geç kanadım ol
Bırak uyusun şu deniz kanatlarımın altında
Gel gezmelere gidelim biz bulutların asfaltında
Hiç yaşamamışız gibi olacak sonunda
Ben kendi yoluma gideceğim güneş kendi yoluna
...."
* Ezginin Günlüğü - Martı
Daha çok zaman var o güne değil mi? Yine saate tarihe baktığıma göre evet o hale gelmemize daha çok var. Bari şarkılar dinleyelim onlar açsın içimizi şimdilik...
"Gece gündüz bana birdir ah güzelim
Çünkü gözlerim hep kördür
Kanatsız kuş olmak zordur ah güzelim
Denize varmayan ırmak
Gör beni gör beni gör gel gözüm ol gör beni
Sar beni sar beni sar gökyüzüm ol
Uç beni uç beni uç yavru kuş ol uç beni
Geç beni geç beni geç kanadım ol
Bırak uyusun şu deniz kanatlarımın altında
Gel gezmelere gidelim biz bulutların asfaltında
Hiç yaşamamışız gibi olacak sonunda
Ben kendi yoluma gideceğim güneş kendi yoluna
...."
* Ezginin Günlüğü - Martı
26 Kasım 2010 Cuma
tık tık tık
Evet yazasım gelmiyor doğru... İçim sıkılıyor öyle sebepsiz, açtığım gibi kapatıyorum blogu bu aralar nedense. Affola.
Bayram buruktu efem, çok hem de... Hastaneler, bakımevleri derken iyi gelmedi bize, çok şey vurdu yüzümüze. Yıllar geçiyor dedi mesela, yaşlanıyorsun. Hadi sen yaşlan sorun değil ama etrafındakilerin yaşlanması pek öyle kolay olmuyor dedi. Biz de dinledik. Eskileri, eski günleri andık, hepsi de güzeldi.
Bu bayram bir kez daha nefret ettim içinde yaşadığımız zamandan. Sebepsiz... Eski bayram mendillerini özledim mesela, çocukken biriktirdiğim, hala bir köşede duran bez mendiller. Yanlış zamanda doğduğuma dair inancım had safhada yine ama gelir yoklar beni ara ara bakmayın siz.
Ardından da kabus gibi sınavlarla dolu bir hafta geldi. Bitse de gitsek artık. Bir lise son psikolojisi, duvarlardan taşma isteği, kağıtları fırlatıp atma isteği var hepimizde. Ders çalışmak her zamankinden de zor geliyor artık. Gündemin en çok konuşulan konusu, "hadi bitirdik peki mutlu sondan sonra ne olacak master mı iş mi?" sorunsalında master'ı tercih edenlere ermiş gözüyle bakıyorum uzun zamandır. Daha da çok okuma istekleri olması beni resmen dehşete düşürüyor. Tabii bu dehşeti "bu gidişle benden köy-kasaba olmaz" havası izliyor o ayrı bir yazı konusu. Her şeyden kaçma isteğimiz, bir gün çalışmadan emekli olam amacımız var ya, sanırım yaşımızdan çok ruhumuz yaşlanmış bizim.
Böyle işte...
"Küçük mutluluklar, çok eski hatıralar peşindeyiz..."
Bayram buruktu efem, çok hem de... Hastaneler, bakımevleri derken iyi gelmedi bize, çok şey vurdu yüzümüze. Yıllar geçiyor dedi mesela, yaşlanıyorsun. Hadi sen yaşlan sorun değil ama etrafındakilerin yaşlanması pek öyle kolay olmuyor dedi. Biz de dinledik. Eskileri, eski günleri andık, hepsi de güzeldi.
Bu bayram bir kez daha nefret ettim içinde yaşadığımız zamandan. Sebepsiz... Eski bayram mendillerini özledim mesela, çocukken biriktirdiğim, hala bir köşede duran bez mendiller. Yanlış zamanda doğduğuma dair inancım had safhada yine ama gelir yoklar beni ara ara bakmayın siz.
Ardından da kabus gibi sınavlarla dolu bir hafta geldi. Bitse de gitsek artık. Bir lise son psikolojisi, duvarlardan taşma isteği, kağıtları fırlatıp atma isteği var hepimizde. Ders çalışmak her zamankinden de zor geliyor artık. Gündemin en çok konuşulan konusu, "hadi bitirdik peki mutlu sondan sonra ne olacak master mı iş mi?" sorunsalında master'ı tercih edenlere ermiş gözüyle bakıyorum uzun zamandır. Daha da çok okuma istekleri olması beni resmen dehşete düşürüyor. Tabii bu dehşeti "bu gidişle benden köy-kasaba olmaz" havası izliyor o ayrı bir yazı konusu. Her şeyden kaçma isteğimiz, bir gün çalışmadan emekli olam amacımız var ya, sanırım yaşımızdan çok ruhumuz yaşlanmış bizim.
Böyle işte...
"Küçük mutluluklar, çok eski hatıralar peşindeyiz..."
19 Ekim 2010 Salı
içinden tramvay geçen şarkı
Biraz havamızı dağıtalım dedim. Nedendir bilinmez içinden tramvay geçen şarkı'yı dinlerken buldum kendimi. Nasıl unutmuştum acaba? Aslında çok daha önce, benim Berlin'imden bahsederken anmalıydım onu da...
İçinden tramvay geçen şarkı, Berlin'deki masa başında, ödev başında harcadığım günlerimin eşlikçisi... Ortamın uygunluğuyla listeme dahil olmuş bir daha da çıkmamış bir kuple... Bana Berlin'i, Schlachtensee'yi, odamı, odamdan görünen ağaçları, ahşap duvarımın üstündeki kartları ve notları hatırlatıyor gözümü kapatınca...
Esasında ise -yıl konusunda ben internetin yalancısıyımdır ki- 1986 yılından bir Ferhan Şensoy ve Ortaoyuncular oyunu. Sadece bu videoyla bile Şeşen'lerdeki değişime hayret etme ve Hümeyra'yı sevme sebebi...
İçinden tramvay geçen şarkı, Berlin'deki masa başında, ödev başında harcadığım günlerimin eşlikçisi... Ortamın uygunluğuyla listeme dahil olmuş bir daha da çıkmamış bir kuple... Bana Berlin'i, Schlachtensee'yi, odamı, odamdan görünen ağaçları, ahşap duvarımın üstündeki kartları ve notları hatırlatıyor gözümü kapatınca...
Esasında ise -yıl konusunda ben internetin yalancısıyımdır ki- 1986 yılından bir Ferhan Şensoy ve Ortaoyuncular oyunu. Sadece bu videoyla bile Şeşen'lerdeki değişime hayret etme ve Hümeyra'yı sevme sebebi...
16 Ağustos 2010 Pazartesi
orda mıyım burda mıyım?
Döndüm!
Çok inanılmaz geliyor şu an sanki hala Berlin'deymişim gibi... Sanki yine uyanıp yığınla kağıt işi peşinden koşacakmışım gibi.. Gibi gibi...
İnsanın her şeye nasıl kendini uydurduğunu görmek beni korkutuyor. Son 4.5 aya göre yatağım yüksek, masam alçak, ışık ters yerde. Nasıl da otomatikleşmişim, nasıl da "makinalaşmışım" meğer. Bilmezdim ya da inanmazdım diyelim.
Rötarlı ve uykusuz bir uçuş ve sersem bir kafaylayım ama sürekli bir sırıtma var yüzümde. Sabah kahvaltısında çay (suyunun tadının güzel olduğu, çayın çay gibi tat verdiği bir çay), simit, anne elinden kek, özellikle son günlerde dilime pelesenk olan tost, sonra öğlen ıspanaklı kiş ve güllaç, akşam dolmalar. Aile saadeti yaşıyoruz ben ve midem:)
Söylenecek çok şey var ya da hiçbir şey yok aslında. Bir doğru dürüst uyuyup uyansam daha düzgün cümleler kurabilirim belki... Ya da yine tembellik ederim, başkaları kurar benim için.
Evime, şehrime, trafiğine, kalabalığına, ve sıcağına; İstanbulum'a
"Anladım ki hiç kimse, hiç kimse sen değil..."
Çok inanılmaz geliyor şu an sanki hala Berlin'deymişim gibi... Sanki yine uyanıp yığınla kağıt işi peşinden koşacakmışım gibi.. Gibi gibi...
İnsanın her şeye nasıl kendini uydurduğunu görmek beni korkutuyor. Son 4.5 aya göre yatağım yüksek, masam alçak, ışık ters yerde. Nasıl da otomatikleşmişim, nasıl da "makinalaşmışım" meğer. Bilmezdim ya da inanmazdım diyelim.
Rötarlı ve uykusuz bir uçuş ve sersem bir kafaylayım ama sürekli bir sırıtma var yüzümde. Sabah kahvaltısında çay (suyunun tadının güzel olduğu, çayın çay gibi tat verdiği bir çay), simit, anne elinden kek, özellikle son günlerde dilime pelesenk olan tost, sonra öğlen ıspanaklı kiş ve güllaç, akşam dolmalar. Aile saadeti yaşıyoruz ben ve midem:)
Söylenecek çok şey var ya da hiçbir şey yok aslında. Bir doğru dürüst uyuyup uyansam daha düzgün cümleler kurabilirim belki... Ya da yine tembellik ederim, başkaları kurar benim için.
Evime, şehrime, trafiğine, kalabalığına, ve sıcağına; İstanbulum'a
"Anladım ki hiç kimse, hiç kimse sen değil..."
3 Ağustos 2010 Salı
yerim dar...
Geçen haftanın boğuculuğunda en çok içimden geçirdiğim şeydi bu herhalde: Off yerim dar! Fonda Grup Gündoğarken çalıyordu avutur gibi, Yaz Bulutları diyordu; "şimdi bu dar yerlere sığılmaz gibi, düz maviler olmalı uçsuz bucaksız..."
Cumartesi yerim genişledi birden tekrar nefes almaya başladım, artık dışarılara vuracağım kendimi diyordum ki dün geceden beri durup durup bardaktan boşanırcasına yağan yağmur başladı bu kez. Fakat artık yağmur gene mutlu etmeye başladı beni, etrafı temizledi içim açıldı..
Pekii "yerim dar"a nasıl geldik yine? Okula gitmiştim bugün yine ve politika binasının en üst katını bugün keşfettim. Aslında keşfedemedim, önce oranın depo filan olduğunu düşündüm ama değilmiş meğer. Daha önce, kolayca tahmin edilebileceği gibi bir kez daha schein peşinde koştururken, resmen süpürge odasından bozma bir oda görmüştüm FU'da ama bu depomtrak yer iyice üstüne tuz biber ekti. Bir de Boğaziçi'nde binaların garip garip yerlerine yapılan odaları komik bulurduk ya, o kadar da komik değillermiş meğer. Meğer herkesin yeri darmış aslında...

Cumartesi yerim genişledi birden tekrar nefes almaya başladım, artık dışarılara vuracağım kendimi diyordum ki dün geceden beri durup durup bardaktan boşanırcasına yağan yağmur başladı bu kez. Fakat artık yağmur gene mutlu etmeye başladı beni, etrafı temizledi içim açıldı..
Pekii "yerim dar"a nasıl geldik yine? Okula gitmiştim bugün yine ve politika binasının en üst katını bugün keşfettim. Aslında keşfedemedim, önce oranın depo filan olduğunu düşündüm ama değilmiş meğer. Daha önce, kolayca tahmin edilebileceği gibi bir kez daha schein peşinde koştururken, resmen süpürge odasından bozma bir oda görmüştüm FU'da ama bu depomtrak yer iyice üstüne tuz biber ekti. Bir de Boğaziçi'nde binaların garip garip yerlerine yapılan odaları komik bulurduk ya, o kadar da komik değillermiş meğer. Meğer herkesin yeri darmış aslında...
21 Temmuz 2010 Çarşamba
Berlin'i içselleştirmek
Dönüş tarihi kesinleşti... 16 Ağustos sabah saatlerinde, İstanbulum'a kavuşmuş olacağım bir terslik olmazsa. Sevinç ve heyecanla bekliyorum efem...
Berlin cephesindeyse ilginç ve hüzünlü anlar yaşanıyor aslında. Geri dönüşler çoktan başladı, hafta sonu gidenlerin ardından el sallamakla, içimizi burkmakla geçti. Pazar ritüeli Mauerpark'a gidip büyük tezahüratlarla, çocuksu bi mutlulukla aldığım; bir süre düzenli kullandıktan sonraysa tembelliğe vurup ihmal ettiğim bisikletimi de yeniden sattım haftasonu. Bu hafta da bir yandan bitmek tükenmek bilmeyen ödev telaşı bir yandan da Ege, Ceyda ve Yaprak'ı uğurlamakla geçiyor ve geçecek. Onlar gidince Berlin iyice boşalacak gözümde, bir yanı eksik kalacak hep. İçim buruk, içim tuhaf, elde var hüzün...
Bugün Almanca sınıfından arkadaşım Katarina'nın Facebook'unda gördüğüm -ders miktarıyla Facebook'ta geçirilen zamanın artışındaki uyuma dikkat!- "Sanki daha dün geldim buraya ve sanki yıllardır buradayım..." sözü, Berlin günlerimizin özeti adeta. Daha yapılacak çok şey vardı, yeni gelmiştik. Ama tadında kalmalıydı, yıpratmaya başlamıştı Berlin bizi, sanki yıllardır buradaydık...
Giderayak Berlin gerçekten de içselleşti bizde, alıştık buralara, Berlin'i de sevdik hatırı kalmasın muhabbeti bir yana bu durumun somut halini de yaşadık geçen gün. Yaprak'la hararetli hararetli konuşup kendimizi rastgele - ya da içgüdülerimizin yönlendirmesiyle- bir U-Bahn'a attıktan sonra, "Dur ya biz n'apıyoruz, bu tren nereye gidiyor, hiç bakmadık" diyerek kafamızı kaldırdığımızda, doğru trene bindiğimizi görüp hayrete düştük. Ey Berlin'in labirent bahn sistemi, sen de bizim bir parçamız mı oldun artık ne?
Son olarak söylenmeli ki, durup durup birbirimize bakarak söylemeye başladığımız şarkıların da karakteri değişti bu aralar... İlk aylarda, moralimizi bozan türlü olumsuzluklara karşı durabilmek için yüksek sesle söylediğimiz neşeli ritmler, yerini mırıldanmalara bırakmaya başladı. Bu aralar Berlin repertuarımızda Mamak Türküsü açık ara önde...
"Geldiğimizde otlar yemyeşildi,
Ve kuzeydeydi güneş...."
Berlin cephesindeyse ilginç ve hüzünlü anlar yaşanıyor aslında. Geri dönüşler çoktan başladı, hafta sonu gidenlerin ardından el sallamakla, içimizi burkmakla geçti. Pazar ritüeli Mauerpark'a gidip büyük tezahüratlarla, çocuksu bi mutlulukla aldığım; bir süre düzenli kullandıktan sonraysa tembelliğe vurup ihmal ettiğim bisikletimi de yeniden sattım haftasonu. Bu hafta da bir yandan bitmek tükenmek bilmeyen ödev telaşı bir yandan da Ege, Ceyda ve Yaprak'ı uğurlamakla geçiyor ve geçecek. Onlar gidince Berlin iyice boşalacak gözümde, bir yanı eksik kalacak hep. İçim buruk, içim tuhaf, elde var hüzün...
Bugün Almanca sınıfından arkadaşım Katarina'nın Facebook'unda gördüğüm -ders miktarıyla Facebook'ta geçirilen zamanın artışındaki uyuma dikkat!- "Sanki daha dün geldim buraya ve sanki yıllardır buradayım..." sözü, Berlin günlerimizin özeti adeta. Daha yapılacak çok şey vardı, yeni gelmiştik. Ama tadında kalmalıydı, yıpratmaya başlamıştı Berlin bizi, sanki yıllardır buradaydık...
Giderayak Berlin gerçekten de içselleşti bizde, alıştık buralara, Berlin'i de sevdik hatırı kalmasın muhabbeti bir yana bu durumun somut halini de yaşadık geçen gün. Yaprak'la hararetli hararetli konuşup kendimizi rastgele - ya da içgüdülerimizin yönlendirmesiyle- bir U-Bahn'a attıktan sonra, "Dur ya biz n'apıyoruz, bu tren nereye gidiyor, hiç bakmadık" diyerek kafamızı kaldırdığımızda, doğru trene bindiğimizi görüp hayrete düştük. Ey Berlin'in labirent bahn sistemi, sen de bizim bir parçamız mı oldun artık ne?
Son olarak söylenmeli ki, durup durup birbirimize bakarak söylemeye başladığımız şarkıların da karakteri değişti bu aralar... İlk aylarda, moralimizi bozan türlü olumsuzluklara karşı durabilmek için yüksek sesle söylediğimiz neşeli ritmler, yerini mırıldanmalara bırakmaya başladı. Bu aralar Berlin repertuarımızda Mamak Türküsü açık ara önde...
"Geldiğimizde otlar yemyeşildi,
Ve kuzeydeydi güneş...."
14 Temmuz 2010 Çarşamba
huzur...
"Evvel zaman içinde dostlar,
Ağaçlara ev kurardık
Tatlı bir düş içinde
Bir yere bir göğe bakardık.
Gönlümüz kuş gibiydi dostlar,
Dünyaya kanat açardık
Tutsak değildik zamana
Başına buyruk yaşardık..."
Hayır aslında çocukken ağaçlara ev kurmadım ben... Ama gerisi az çok doğru. Dün Yaprak'ın doğumgünü sebebiyle Tiergarten'a gidip piknik yaptık. Sıcaklar münasebetiyle akşam pikniği oldu biraz ama Berlin'in koordinatları sağolsun hava 10 buçuğa kadar aydınlık buralarda nasıl olsa. Ve evet dün sıcaktan sararmış çimlerin arasında örtümüzün üstüne uzandım karıncalarla birlikte... Fonda güzel müzikler çaldı... Ben bir yere bir göğe baktım... Yıllar sonra yeniden çocuk gibi bulutların şekline anlamlar yüklemeye çalıştım... Parmaklarımla uçan kuşları takip ettim... Etrafımızda adeta bir daire çizip de üstümüze yağmayan ama şimşekleriyle ve gökgürültüsüyle ortama ayrı bir anlam katan yağmur dolu bulutlarla huzur buldum dün...
Dün yağmur üstümüze yağmadı. Ama "günebakan düşlerimiz yağmur sesiyle çoğaldı" biraz daha. Yaprak bir yıl daha yaşlandı, benim cümlelerim hala yarım, hala "denizini arayan akarsular" olmaya devam ediyoruz. Günebakan, göğe bakan, düne uyan her şarkıya teşekkürler.
Dönüş yaklaşıyor adım adım. Nostaljik ve melankolik takılmalar da artıyor haliyle...
Ağaçlara ev kurardık
Tatlı bir düş içinde
Bir yere bir göğe bakardık.
Gönlümüz kuş gibiydi dostlar,
Dünyaya kanat açardık
Tutsak değildik zamana
Başına buyruk yaşardık..."
Hayır aslında çocukken ağaçlara ev kurmadım ben... Ama gerisi az çok doğru. Dün Yaprak'ın doğumgünü sebebiyle Tiergarten'a gidip piknik yaptık. Sıcaklar münasebetiyle akşam pikniği oldu biraz ama Berlin'in koordinatları sağolsun hava 10 buçuğa kadar aydınlık buralarda nasıl olsa. Ve evet dün sıcaktan sararmış çimlerin arasında örtümüzün üstüne uzandım karıncalarla birlikte... Fonda güzel müzikler çaldı... Ben bir yere bir göğe baktım... Yıllar sonra yeniden çocuk gibi bulutların şekline anlamlar yüklemeye çalıştım... Parmaklarımla uçan kuşları takip ettim... Etrafımızda adeta bir daire çizip de üstümüze yağmayan ama şimşekleriyle ve gökgürültüsüyle ortama ayrı bir anlam katan yağmur dolu bulutlarla huzur buldum dün...
Dün yağmur üstümüze yağmadı. Ama "günebakan düşlerimiz yağmur sesiyle çoğaldı" biraz daha. Yaprak bir yıl daha yaşlandı, benim cümlelerim hala yarım, hala "denizini arayan akarsular" olmaya devam ediyoruz. Günebakan, göğe bakan, düne uyan her şarkıya teşekkürler.
Dönüş yaklaşıyor adım adım. Nostaljik ve melankolik takılmalar da artıyor haliyle...
15 Haziran 2010 Salı
hüzünler başıma vurdu yine...
Aslında pek de gitmemişti hüzünler zaten. Yanında olmak, destek olmak istediklerimin hayatlarına uzaktan bakmak zorluyor beni. Bir yerlerde birileri için bir şeyler yapabilecekken burada eli kolu bağlı oturmak yoruyor. Dile getirmek istemediğim nedenlerden ötürü üstü kapalı konuşuyorum ve sayıklıyorum yine bugün. Hiçbir şey yapamamak canımı sıkıyor.
Yaprak'a selam olsun bu şarkı da...
Yaprak'a selam olsun bu şarkı da...
28 Mayıs 2010 Cuma
vee Sex and the City 2
Yolu Berlin'de Erasmus'a düşmüş, hasbelkader kendini Berlin'in güzide bir köyü olan Schalchtensee'de bulmuş kızlar grubu olarak dün ilk gününden Sex and the City'e gittik, bu anı bekliyormuşuz:) Sanki yapacak hiçbir şey yokmuş gibi, beni bekleyen dağlarca ödevi elimin tersiyle itip sinemaya koştum resmen. Yalnız Sex and the City'nin bende böyle bir etkisi ve derslerimle bir organik bağı var. İlk filme de finallerin çıkışında gitmiştim, sabahlara kadar October Revolution, demokrasi, milliyetçilik akımı, sosyalizm çalışmış ve 3 saat boyunca son finalini yazmış yorgun bünye, sınav sonrası gidilen birinci filmde sıfırlamıştı kendini bir yerde, böyle bir kafa boşaltmak yoktu. Final zamanı kim bilir kaçıncı kez ve komple sezonlar halinde izleme ritüelime girmiyorum bile...
Dün de, Orta Doğu ödevi yazılmak için beni beklerken Sex and the City'nin bana Orta Doğu'dan el sallamasını tercih edip boşalttım kafayı ki bu haftasonu aşırı yüklemeyi kaldırabilsin. Yine de Orta Doğu'nun peşimi bırakmamasını da ayrı bir ironi olarak bir köşeye koyuyorum.
Filmi anlatmak niyetinde değilim, kızlar "gitsin görsün gülsün" diyorum. Uzun zaman sonra kalabalık ve de beklentiyle gidilen bir filmden oldukça zevk aldım. Deli gibi güldüğüm yerler oldu, çok çok eğlendim haliyle. İlk filmine göre çok daha başarılı buldum ayrıca, ilk film bu kadar komik değildi. Samantha'yı özüne döndürünce eski havasına kavuşmuş Sex and the City.
ek: Her zamanki gibi ders çalışmamak için türlü gereksiz aktiviteler buldum kendime ve nette neler yazılmış film hakkında bir bakındım. Film gelmeden önce hakkında söylenenlerin, şu olacakmış bu olacakmış denenlerin hepsi yalan baştan söyleyeyim:)

ve de:
Dün de, Orta Doğu ödevi yazılmak için beni beklerken Sex and the City'nin bana Orta Doğu'dan el sallamasını tercih edip boşalttım kafayı ki bu haftasonu aşırı yüklemeyi kaldırabilsin. Yine de Orta Doğu'nun peşimi bırakmamasını da ayrı bir ironi olarak bir köşeye koyuyorum.
Filmi anlatmak niyetinde değilim, kızlar "gitsin görsün gülsün" diyorum. Uzun zaman sonra kalabalık ve de beklentiyle gidilen bir filmden oldukça zevk aldım. Deli gibi güldüğüm yerler oldu, çok çok eğlendim haliyle. İlk filmine göre çok daha başarılı buldum ayrıca, ilk film bu kadar komik değildi. Samantha'yı özüne döndürünce eski havasına kavuşmuş Sex and the City.
ek: Her zamanki gibi ders çalışmamak için türlü gereksiz aktiviteler buldum kendime ve nette neler yazılmış film hakkında bir bakındım. Film gelmeden önce hakkında söylenenlerin, şu olacakmış bu olacakmış denenlerin hepsi yalan baştan söyleyeyim:)
ve de:
12 Mayıs 2010 Çarşamba
la tribu de Dana
Efenim bu şarkı beraber Prag'a gittiğimiz Fransız arkadaşların çocukluklarından kalma bir şarkıymış. Bizdeki "Nıaaahh kkanasın dünyıııaaammm... Yansıınnn oldu ol-lacak.." etkisinin bir benzerini yaratıyor onlarda. Hep bir ağızdan söyleyip eğlendiler, baktık hakkaten eğlenceli oluyor biz de katılmaya çalıştık. Fransızca'yı katlettiğimizi söyleyebilirim ama "ooo ooo" ve la li la la" kısımlarındaki üstün başarımızın da altını çizmek istiyorum. Berlin'e döndük hala dinliyorum, sanırım artık benim de hatıralarımda yer edindi La Tribu de Dana.
10 Mayıs 2010 Pazartesi
Ahoj!
Döndüüüm:)
Dün ölesiye yorgun olduğum için gelir gelmez kendimi buraya atamadım ama haftasonu gezerken bir yandan da neler yazsam diye geçirdim aklımdan. Bir kısmını kaybolmadan bir karta yazdım, o kart sahibine gönderilecek. Kalanı ise suya yazıldı sanırım o yüzden sadece en renkli anlar var şu an elimde yazacak...
Efenim Berlin'in soğuğundan kaçmanın ve tabii ki başlı başına tatile çıkıp yollara düşmenin heyecanıyla gittik Prag'a ama aşırı şanslı olduğumuzu düşünüyorum. Hava en azından gündüzleri pırıl pırıldı, kısa kolluyla gezmenin dayanılmaz hafifliğini hatırladık Berlin'deki titrek hallerimizden sonra. Bir de tam zamanına getirip gitmişiz, cuma günü 2. Dünya Savaşı'nın bitişi kutlanıyordu. Bunu kendimizi birden Senato binasında müzik-bira-yemek üçlüsü arasında bulunca, yanımda oturan -ve müthiş İngilizce bilen- yaşlı teyzelerden öğrendik. Hepsi de savaşı yaşamış -ki bu sene 65. yılı savaşın bitişinin- teyzelerin amcaların birayı bulup kafa olmaları ve hatta bir teyzenin kendi çapında swing yapması ise boşa değilmiş meğer efem. Yanımdaki hala normal teyze "Ooo enjoy yourself, everything is free of charge today!!" deyince; ne, neden, nasıl gibi soruları bırakıp "hurraa beleş buldun ye ve iç" aksiyonuna daldık. Berlin'deki adıyla "Pfannkuchen", Almanya'nın geri kalan kısmındaki adıyla ise "Berliner" ve bira için teşekkürler Çek meclisi:) Cumartesi de savaşın resmen son bulduğu gün ve resmi tatildi. Meydana epey uğraşıp sahne kurdular ama akşam 8 gibi toplandı hepsi. "Bu mudur?" diye söylendik ama restoranlarının da 8'de kapandığını ve sizi aç bıraktığını düşününce çok da mantıksız değil sanırım. Ayrıca artık Prag'da da jazz dinledim havam batsın cümlesini kurabildiğim için de teşekkürler Prag:)
Dün de epey gezindikten sonra ben ayacıklarımı Prag'da bir yerlerde bırakmış (Jazz dinlemiş olabiliriz ama hala öğrenciyiz her yere yürüyerek gittik haliyle. Zaten metrosunu kullanmaya çalıştığımızda da scyavzjkfey tarzı kelimeler arasında kaybolup durduk.) ve ayaklarım yerine 2 yastık ya da fil ayağı bağlamışken geri dönüş için yola koyulduk. Elimizde kalan Çek Koruna'larını ise birleştirip ne yapalım ne yapalım diye dolandık ve en son 3 Fransız + 2 Türk konseptimize uygun şekilde, üstünde 5 tane matruşka olan bir iğne alarak tüm Çek paramızı bitirdik. İğneyi de bölüşüp kendimize bir "Puppchenfamilie" yarattık. Şansıma ortanca çocuk çıktım, bakalım hadi hayırlısı... Şaka bir yana sevimli ve neşeli bir grup olduk, aramızda Almanca konuşarak multikultinin dibine vurduk. Minik matruşkadan daha iyi bir hatıra olamazdı herhalde bu geziden. Ha tabii bir de artık Fransızca navigasyonu da sökmüş olmamın verdiği gurur, bizim çok eğlenceli bulduğumuz "la tribu de Dana" şarkısı ve 200'e yakın fotoğrafla beraber...



Dün ölesiye yorgun olduğum için gelir gelmez kendimi buraya atamadım ama haftasonu gezerken bir yandan da neler yazsam diye geçirdim aklımdan. Bir kısmını kaybolmadan bir karta yazdım, o kart sahibine gönderilecek. Kalanı ise suya yazıldı sanırım o yüzden sadece en renkli anlar var şu an elimde yazacak...
Efenim Berlin'in soğuğundan kaçmanın ve tabii ki başlı başına tatile çıkıp yollara düşmenin heyecanıyla gittik Prag'a ama aşırı şanslı olduğumuzu düşünüyorum. Hava en azından gündüzleri pırıl pırıldı, kısa kolluyla gezmenin dayanılmaz hafifliğini hatırladık Berlin'deki titrek hallerimizden sonra. Bir de tam zamanına getirip gitmişiz, cuma günü 2. Dünya Savaşı'nın bitişi kutlanıyordu. Bunu kendimizi birden Senato binasında müzik-bira-yemek üçlüsü arasında bulunca, yanımda oturan -ve müthiş İngilizce bilen- yaşlı teyzelerden öğrendik. Hepsi de savaşı yaşamış -ki bu sene 65. yılı savaşın bitişinin- teyzelerin amcaların birayı bulup kafa olmaları ve hatta bir teyzenin kendi çapında swing yapması ise boşa değilmiş meğer efem. Yanımdaki hala normal teyze "Ooo enjoy yourself, everything is free of charge today!!" deyince; ne, neden, nasıl gibi soruları bırakıp "hurraa beleş buldun ye ve iç" aksiyonuna daldık. Berlin'deki adıyla "Pfannkuchen", Almanya'nın geri kalan kısmındaki adıyla ise "Berliner" ve bira için teşekkürler Çek meclisi:) Cumartesi de savaşın resmen son bulduğu gün ve resmi tatildi. Meydana epey uğraşıp sahne kurdular ama akşam 8 gibi toplandı hepsi. "Bu mudur?" diye söylendik ama restoranlarının da 8'de kapandığını ve sizi aç bıraktığını düşününce çok da mantıksız değil sanırım. Ayrıca artık Prag'da da jazz dinledim havam batsın cümlesini kurabildiğim için de teşekkürler Prag:)
Dün de epey gezindikten sonra ben ayacıklarımı Prag'da bir yerlerde bırakmış (Jazz dinlemiş olabiliriz ama hala öğrenciyiz her yere yürüyerek gittik haliyle. Zaten metrosunu kullanmaya çalıştığımızda da scyavzjkfey tarzı kelimeler arasında kaybolup durduk.) ve ayaklarım yerine 2 yastık ya da fil ayağı bağlamışken geri dönüş için yola koyulduk. Elimizde kalan Çek Koruna'larını ise birleştirip ne yapalım ne yapalım diye dolandık ve en son 3 Fransız + 2 Türk konseptimize uygun şekilde, üstünde 5 tane matruşka olan bir iğne alarak tüm Çek paramızı bitirdik. İğneyi de bölüşüp kendimize bir "Puppchenfamilie" yarattık. Şansıma ortanca çocuk çıktım, bakalım hadi hayırlısı... Şaka bir yana sevimli ve neşeli bir grup olduk, aramızda Almanca konuşarak multikultinin dibine vurduk. Minik matruşkadan daha iyi bir hatıra olamazdı herhalde bu geziden. Ha tabii bir de artık Fransızca navigasyonu da sökmüş olmamın verdiği gurur, bizim çok eğlenceli bulduğumuz "la tribu de Dana" şarkısı ve 200'e yakın fotoğrafla beraber...
31 Mart 2010 Çarşamba
her an gitmeler üzerine..
Her duruma şarkı ya da şiir uydurmak geliyor bazen içimden, bugün o kadar da zor olmadı bu. Gitmeler üzerine çok fazla şarkı var şüphesiz ama bunu seçtim, sözler buruk olsa da durgun ve ağlak bir şarkı olmadığı için.
Oldukça da uyuyor sözler yalan değil. Geri sayımı yaptık, artık sayacak günümüz kalmadı. Sabaha karşı gidiyorum gerçekten, içim buruk, içim bir garip, bir tuhaf. Yeni yeni idrak ediyorum bazı şeyleri, "Geç olmadı mı?" denebilir, "ruhsuz" da denebilir bana belki de. Ama hem hüzün hem heyecan var şimdi bende, anlayamıyorum, tarif de edmeyerek saçmalıyorum biraz sanırım:)
Herkesi bıraktığım gibi bulayım istiyorum, herkes üsütne alınsın iyi baksın kendine. İstanbulum'a da iyi bakın. Ha İstanbul demişken... Bu yazının duygusal olmasına niyetlenmiş olsam da söylemeden geçemiyorum, ah be İstanbulum aylardır metron sinyalizasyon cart curt dedi içimize attık ama Allah aşkına bana söyler misin "Next station four Levent" nedir?! Neyse duygusallığıma geri dönüyorum, İstanbul'da baharın da keyfini çıkarın benim için lütfen zira Ebru ajansa gelen haberlere göre Berlin donmakta efem.
Neyse bana şans dileyin yarın bavul-sırt çantası-laptop üçlüsüyle havaalanından yurda sağ salim ulaşabileyim. Sonrasını sonra düşüneceğiz bakalım. Yarın yeni bir gün, yeni bir ay ve yeni bir şehir...
Sabaha karşı gıcırdadı karavan
Aynı melodi döküldü ıslığımdan
Gece tükenmişti şehrin son içimi
Sabaha karşı çağrı geldi yollardan
Başka güneş başka deniz
-tuzu başkaydı suyun
Martının kanadından damlayan
Sabaha karşı yollara karşı
-bir yalnızlık şarkısı
Aynı melodi döküldü ıslığımdan
Yoldaydı artık gidiyordu karavan
Yol ki insanın içine uzayan
Gece tükenmişti şehrin son içimi
Sabaha karşı Badem geldi yollardan
Başka güneş başka deniz
-tuzu başkaydı suyun
Martının kanadından damlayan
Sabaha karşı yollara karşı
-bir yalnızlık şarkısı
Aynı melodi döküldü ıslığımdan
*Badem
not: şarkının klibi yok, sözleri koyuyorum sadece ama dinleyin dinletin güzeldir... Ayrıca belirtmeliyim ki annem şu an yan odada Yaprak Dökümü seansı yapıyor ve içim sadece müziğiyle bile kıyım kıyım kıyıldı.. Eserinle gurur duy kanal d ne diyeyim!!
Oldukça da uyuyor sözler yalan değil. Geri sayımı yaptık, artık sayacak günümüz kalmadı. Sabaha karşı gidiyorum gerçekten, içim buruk, içim bir garip, bir tuhaf. Yeni yeni idrak ediyorum bazı şeyleri, "Geç olmadı mı?" denebilir, "ruhsuz" da denebilir bana belki de. Ama hem hüzün hem heyecan var şimdi bende, anlayamıyorum, tarif de edmeyerek saçmalıyorum biraz sanırım:)
Herkesi bıraktığım gibi bulayım istiyorum, herkes üsütne alınsın iyi baksın kendine. İstanbulum'a da iyi bakın. Ha İstanbul demişken... Bu yazının duygusal olmasına niyetlenmiş olsam da söylemeden geçemiyorum, ah be İstanbulum aylardır metron sinyalizasyon cart curt dedi içimize attık ama Allah aşkına bana söyler misin "Next station four Levent" nedir?! Neyse duygusallığıma geri dönüyorum, İstanbul'da baharın da keyfini çıkarın benim için lütfen zira Ebru ajansa gelen haberlere göre Berlin donmakta efem.
Neyse bana şans dileyin yarın bavul-sırt çantası-laptop üçlüsüyle havaalanından yurda sağ salim ulaşabileyim. Sonrasını sonra düşüneceğiz bakalım. Yarın yeni bir gün, yeni bir ay ve yeni bir şehir...
Sabaha karşı gıcırdadı karavan
Aynı melodi döküldü ıslığımdan
Gece tükenmişti şehrin son içimi
Sabaha karşı çağrı geldi yollardan
Başka güneş başka deniz
-tuzu başkaydı suyun
Martının kanadından damlayan
Sabaha karşı yollara karşı
-bir yalnızlık şarkısı
Aynı melodi döküldü ıslığımdan
Yoldaydı artık gidiyordu karavan
Yol ki insanın içine uzayan
Gece tükenmişti şehrin son içimi
Sabaha karşı Badem geldi yollardan
Başka güneş başka deniz
-tuzu başkaydı suyun
Martının kanadından damlayan
Sabaha karşı yollara karşı
-bir yalnızlık şarkısı
Aynı melodi döküldü ıslığımdan
*Badem
not: şarkının klibi yok, sözleri koyuyorum sadece ama dinleyin dinletin güzeldir... Ayrıca belirtmeliyim ki annem şu an yan odada Yaprak Dökümü seansı yapıyor ve içim sadece müziğiyle bile kıyım kıyım kıyıldı.. Eserinle gurur duy kanal d ne diyeyim!!
18 Mart 2010 Perşembe
evler...
Ufaktan veda turlarına başladım artık. Geçen gün bir akrabaya gittik mesela, çocukluğumun başrolündeki evlerden birinde oturan. İlginç ki ben oradayken "gidiyorum" moduna yoğunlaşmak yerine bütün gün oturup evleri düşündüm. Taşınmak istediklerini bildiğimden "acaba döndüğümde hala bu evde olurlar mı?" diye düşündüm. Çocukken bana "koskomacan" gelen ama şimdi baktığımda öyle devasa filan olmadığını gördüğüm ev... 2 yıl önce doğduğumdan beri oturduğumuz evden taşınırken (ki şimdikinin iki sokak yukarısıydı) de takılmıştım bunlara... Teyzem öldükten, evi satıldıktan sonra evin yeni sahibiyle birlikte aldığı bambaşka hali görünce de... Evlerin, duvarların dili olsa klişesine hak veriyorum zaman zaman. Böyle dilsiz dilsiz içindeki fırtınalara ve meltemlere tanık olup, sahibi değişince sil baştan dayanıp döşenip yeni hatıralar biriktiren duvarlar... Tuhaf değil mi düşünmesi? Evet kabul de ediyorum fazla melankolik. Sanırım boşluktan olsa gerek böyle önemsiz, ıvır zıvır şeyleri döndürüp duruyorum aklımda, öyle işte...
Tüm bu melankolik, nostaljik hallerimin söze dökülmüş hali olan Murathan Mungan'ın bu dizeleri Yeni Türkü'den dinlenmeliydi, bulamadım Youtube'da, Zuhal Olcay versiyonunu koymak da içimden gelmedi, şiir haliyle kalsın daha iyi:)
Taş baskısı bir plakta
Yorgun bir ses cızırdar
Küflü sayfalarında bir albümün
Gülümser o soluk fotoğraflar
Kıvrılırken bir kentin alanına
Tutunur geçmiş yıllarına
Tutunur anılarına
İnce uzun duvarlar
Kaç hayat yaşadınız söyleyin
Sesler yüzler sokaklar
Yankısı kalmadı seslerin odalarımızda
Sahipleri çoktan öldü fotoğrafların
Adımlarımızdan yoruldu yollar
Kaç hayat yaşadınız söyleyin
Sesler yüzler sokaklar
Şarkısını yitirmiş sesler
Gençliğini yitirmiş yüzler
Evlerini yitirmiş sokaklar
Kaç hayat yaşayacaklar daha
Daha kaç hayat yaşayacaklar
Unutlur mu yoksa bir gün
Sesler yüzler sokaklar
Bunca yaşamışlıktan sonra
Hiç unutulmayacaklar
Tüm bu melankolik, nostaljik hallerimin söze dökülmüş hali olan Murathan Mungan'ın bu dizeleri Yeni Türkü'den dinlenmeliydi, bulamadım Youtube'da, Zuhal Olcay versiyonunu koymak da içimden gelmedi, şiir haliyle kalsın daha iyi:)
Taş baskısı bir plakta
Yorgun bir ses cızırdar
Küflü sayfalarında bir albümün
Gülümser o soluk fotoğraflar
Kıvrılırken bir kentin alanına
Tutunur geçmiş yıllarına
Tutunur anılarına
İnce uzun duvarlar
Kaç hayat yaşadınız söyleyin
Sesler yüzler sokaklar
Yankısı kalmadı seslerin odalarımızda
Sahipleri çoktan öldü fotoğrafların
Adımlarımızdan yoruldu yollar
Kaç hayat yaşadınız söyleyin
Sesler yüzler sokaklar
Şarkısını yitirmiş sesler
Gençliğini yitirmiş yüzler
Evlerini yitirmiş sokaklar
Kaç hayat yaşayacaklar daha
Daha kaç hayat yaşayacaklar
Unutlur mu yoksa bir gün
Sesler yüzler sokaklar
Bunca yaşamışlıktan sonra
Hiç unutulmayacaklar
15 Mart 2010 Pazartesi
günler sonra
Ooo kaç gün olmuş buraya yazmayalı... Aslında cumartesi aklımdaydı yazmak, hatta akşam gelir gelmez güzel geçen bir günden bahsetmek, suya yazmaktan hallicedir neticede diyerek o güzel günü kayıtlara geçirmek. Ve fakat eve gelip hiçbir halsizlik vs. belirti hissetmediğim halde saçma sapan bir şekilde ateşimin olduğunu fark edince vurup kafayı yatmak düştü bana, yazmak yalan oldu...
O yüzden cumartesiden başlıyorum şimdi. Nihayet "cemrelerin düşüşü boşa değilmiş galiba" dedirten güzellikte bir havada bu kez bir başka kafede yine saatleeeer harcadım efem. Geçen sefer okulda kahve falıyla renklendirmeye çalışmıştık öldürdüğümüz saatleri, bu kez Havelka'da Trivial Pursuit gördü aynı görevi. İlk kez oynadım başlarda pek bir eğlenceliydi ancak 3. turu döndürmek hataymış, bir yerde bırakmayı da bilmek gerekirmiş meğer. Sonlara doğru "Bitsin artık bu çileee" diye yalvarsak da sanki kafamıza silah dayamışlar gibi inatla sonunu getirmemiz ise nedendi bilemiyorum. Güzel bir hava, yakın zaman sonra uzaklara gidince çok özlenecek arkadaşlar, cıvıl cıvıl Caddebostan, damarlarımdaki kanla yer değişen çay, nargile, Trivial Pursuit ve dönüş yolundaki (Allahtan trafiğe yakalanmadık 20-25 dakikada geçtik karşıya mucizevi şekilde) başağrısı günün özetiydi sanırım. Trivial'a da bu kadar laf ettiğime aldanmasın kimse başta bayağı kaptırmış eğleniyorduk, durmasını bilemedik:)
Cumartesiden beri de değişik bir şeyler yok anlatılacak aslında. Pazar günü rutini anneanneciğimle hasret giderme ve yine aşırı çay yüklemesi. Yok canıım çay yüklemesi değildir o, ben aslında bir haftadır "tein tremoru tetikler mi?" deneyi yapıyorum, ellerim daha nasıl zangırdar acaba diye... Boşluk işte napıcaksınız:P
not: maNga'yı pek de seven bir insan olmayarak Cevapsız Sorular'ı pek bir beğendiğimi söylemeden geçmek istemedim. Zaten bu aralar her yerde çıkıyor karşıma, radyoda ya da televizyonda ya da ilginç üst kat komşumuzun "günlük olağan bangır bangır powertürk dinleme seansları"nda... Hem güzel hem de dilime takılıyor. "Kaldı geriye cevapsız sorular..." Ben de diyorum kaldı geriye 15 gün ne zaman gelecek bu vize?
O yüzden cumartesiden başlıyorum şimdi. Nihayet "cemrelerin düşüşü boşa değilmiş galiba" dedirten güzellikte bir havada bu kez bir başka kafede yine saatleeeer harcadım efem. Geçen sefer okulda kahve falıyla renklendirmeye çalışmıştık öldürdüğümüz saatleri, bu kez Havelka'da Trivial Pursuit gördü aynı görevi. İlk kez oynadım başlarda pek bir eğlenceliydi ancak 3. turu döndürmek hataymış, bir yerde bırakmayı da bilmek gerekirmiş meğer. Sonlara doğru "Bitsin artık bu çileee" diye yalvarsak da sanki kafamıza silah dayamışlar gibi inatla sonunu getirmemiz ise nedendi bilemiyorum. Güzel bir hava, yakın zaman sonra uzaklara gidince çok özlenecek arkadaşlar, cıvıl cıvıl Caddebostan, damarlarımdaki kanla yer değişen çay, nargile, Trivial Pursuit ve dönüş yolundaki (Allahtan trafiğe yakalanmadık 20-25 dakikada geçtik karşıya mucizevi şekilde) başağrısı günün özetiydi sanırım. Trivial'a da bu kadar laf ettiğime aldanmasın kimse başta bayağı kaptırmış eğleniyorduk, durmasını bilemedik:)
Cumartesiden beri de değişik bir şeyler yok anlatılacak aslında. Pazar günü rutini anneanneciğimle hasret giderme ve yine aşırı çay yüklemesi. Yok canıım çay yüklemesi değildir o, ben aslında bir haftadır "tein tremoru tetikler mi?" deneyi yapıyorum, ellerim daha nasıl zangırdar acaba diye... Boşluk işte napıcaksınız:P
not: maNga'yı pek de seven bir insan olmayarak Cevapsız Sorular'ı pek bir beğendiğimi söylemeden geçmek istemedim. Zaten bu aralar her yerde çıkıyor karşıma, radyoda ya da televizyonda ya da ilginç üst kat komşumuzun "günlük olağan bangır bangır powertürk dinleme seansları"nda... Hem güzel hem de dilime takılıyor. "Kaldı geriye cevapsız sorular..." Ben de diyorum kaldı geriye 15 gün ne zaman gelecek bu vize?
5 Mart 2010 Cuma
dön dolaş hep aynı
Yapacak bir şey bulamayınca filmlere çok fena sarmış durumdayım. "İyidir iyidir" diyebiliyorum sadece çünkü öte yanda Almanlar sabrımın sınırını zorlamaya devam etmekte, ona sarıp kendimi duvardan duvara vurmaktan iyidir ne de olsa...
Amaçsız amaçsız televizyona bakarken Beyaz başladı yalnız, üstelik fena rakı-balık modundalar, Eyyvah Eyvah, senden ötürü! ohh oooh
"Yandan Halimem yandan
Severim seni candan
Seviyorsan candan
Boşan gel kocandan"
O değil de manilerdeki üstün yaratıcılığımızı (bu üstteki dörtlüğe fasulyeyle giriş yapmak yaratıcılık isterdi ne de olsa) ve çanak çömlek tıngırtısına oynamaya hazır halimizi seviyorum... Ve evet yine duygusallaştım..
Amaçsız amaçsız televizyona bakarken Beyaz başladı yalnız, üstelik fena rakı-balık modundalar, Eyyvah Eyvah, senden ötürü! ohh oooh
"Yandan Halimem yandan
Severim seni candan
Seviyorsan candan
Boşan gel kocandan"
O değil de manilerdeki üstün yaratıcılığımızı (bu üstteki dörtlüğe fasulyeyle giriş yapmak yaratıcılık isterdi ne de olsa) ve çanak çömlek tıngırtısına oynamaya hazır halimizi seviyorum... Ve evet yine duygusallaştım..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)